Sevgi Ne İdi?
Okuyacağınız hikaye, karşılıksız sevmenin ancak ve ancak emek vererek mümkün olabileceğinin, bunun sonucu olarak ta, verilen emeğin yine ancak masum bir hayvan tarafından tam anlamıyla taktir edileceğinin, hayvanlardaki vefa duygusunun insanlardan çok daha üstün olabileceğinin ıslak imzalı ispatıdır.
2019 Martının soğuk ve çiseli bir bahar sabahıydı...
Telefonun ucundaki ses, bunu görmeniz gerekli, ben kurt köpeği meraklısı olduğum için dün gece bizim köye uzak başka bir köyden geldi bu köpek. Sahibi çoban, köpeği karanlıkta getirdi, isminin Zehir olduğunu söyledi ve teslim ederken:
"Abi ben çobanım, bu köpek koyunlarımla yapamadı, bundan dört ay önce arka ayağını domuz kırdı, bir veteriner ayağına plaka taktı ve iki ay sonra getir de plakayı ameliyatla çıkaralım dedi, ama param yoktu, o yüzden götüremedim. Anlayacağın bu plaka dört aydır köpeğin bacağında, dört aydır böyle yaşıyor, ister sen tedavi ettir, istersen başkasına ver, yoksa ölecek" dedi ve benim bir şey söylememe fırsat vermeden arabasına atladığı gibi gitti, ben de çok abartılı bir şey olmadığını düşündüm, çünkü karanlıkta bacağını net görememiştim, ama sabah olduğunda bacağın ne kadar kötü olduğu ortaya çıktı, sizin kurtarma hikâyeleriniz olduğunu ablanızdan bildiğim için de yardım edecek doğru kişi olduğunuza karar verdim. Acaba acil bizim köye gelebilir misiniz, bunun altından hem maddi hem manevi tek başına kalkamam, köpek tedavi edilir de kapımda iyi bekçilik yaparsa, saldırgan olursa ben bir ömür bakarım diyordu.
Bu art arda sıralanan cümleler, hayvanın dış görünüşüne, cins oluşuna istinaden yapılmış, tamamen çıkara ve hayvandan karşılık beklemeye dayalı iyi niyet ve hayvanseverlikle sansürlenmiş bir imdat çağrısıydı... Bu adam ablamların köyünde yaşadığı için benim telefon numaramı muhtemelen yine ablamdan bulmuştu ve hayvanlara bakış açısı yönünden kötü bir şöhrete sahipti.
Her yaz gömlek değiştirir gibi köpek değiştirdiğini, bahçesinde bakacağı köpeklerden saldırgan olmaları beklentisi içinde olduğunu, kapısına gelene havlamadığı takdirde köpeği geldiği gibi getirene geri yolladığını, amacının sevmek değil, saldırgan köpeklerle çevresine aptalca hava atmak olduğunu iyi bildiğim bu kişinin imdat çağrısına gidip gitmemek arasında iki üç dakika kaldıktan sonra bu düşüncemi yanlış buldum, adama olan hırsımın köpeğin canından daha önemsiz olduğunu düşünüp yola koyuldum. On dakika sonra oradaydım. Karşılaştığım manzara içler acısıydı... Orta boylu, iri göbekli, yaşlı, kaba saba adam ağzında sigarası, başında geniş fötr şapkasıyla evinin önünde oturmuş, bir elinde zincirde tuttuğu köpek, bir elinde köpekten sakınmak için tuttuğu çubukla beni bekliyordu.
Beni görür görmez yanaştırmıyor, muhtemelen saldırgan olacak, baksanıza çok güzel bir şey bu. Tam aradığım gibi, dikkat edin bacım, bacağını ellemeye kalkmayın, sizi ısırır diyordu.
Hayatım boyunca en saldırgan köpeği bile ilk gördüğünde kucaklayabilen ben, adının Zehir olduğunun söylendiği bu çocuğu yine kucakladığım gibi yüksek bir masaya çıkarıp kontrol ettim. Kuyruğunu bacaklarının arasına almış yardım bekliyordu. Adam yanımda kuru gürültüden başka bir işe yaramıyor, eyvah, tutma, ısıracak, başım belaya girecek diye söyleniyordu. Oysa ben Zehir' in bana yardım et dediğini daha onun gözlerine bakar bakmaz anlamıştım... Isırmak değil, tam tersi bana sığınıyordu. Arka ayağı neredeyse eklem yerinden çürümüş, bacağa tutması için takılan demir parçası çürükten dışarıya çıkmış, deri morarmış, etleri lime lime olmuş, ağır bir enfeksiyon vücuduna yayılmıştı. Hayvan adeta çürük kokuyordu. Adama bakıp, bu iş o kadar kolay olmayacak, bunu uzun bir tedavi süreci bekliyor bu hayvandan sana hayır gelmez, onu bana bırak dedim.
O da anlamıştı, ikna olmuş gibi görünen bir tavır takınarak tamam dedi. Sanıyordu ki, iyileşirse geri alırım. Oysa hayvanın bir karnesi dahi yoktu. Bu cahil, ama bana saygılı davranan adam bu kadar eziyetli bir süreçte elbette hiç emeği geçmemiş bir köpeği çekemezdi. Ama iyileştiğinde, başıma bela olabilirdi. İyileşirse tekrar konuşuruz dedim, hayır, iyileşirse bana ait, geri alırım dedi.
Dalga geçer gibi başımı salladım. Zehir' in o adamı son görüşüydü o gün...
Dört aydır yavaş yavaş çürüyen bacağı enfekte olduğu için, yolda arabanın içine çok ağır bir koku yayılmıştı. İlk kez karşılaştığım bu olağanüstü kurtla aramda çok garip bir şeyler olacağını, onu bir daha kimseye bırakmayacağımı hissediyordum. Köpek, bacaktan dışarıya çıkan demir sallandıkça derin derin inliyor, ağzını sürekli bacağına götürüyor, sonra da gözlerime bakıyordu. Baygın baygın bakışları vardı.
Adına tamamen saçma ve anlamsızca Zehir denilen bu mazlum çocuk dört ay boyunca nasıl hayatta kalabilmişti?
Onu kurt köpeği meraklısı adama teslim eden sahibi çoban, onun her geçen gün gözlerinin ferinin solmasına, acı içinde kıvranmasına nasıl göz yummuştu?
Bir yandan solgun ve sürmeli gözlerini izliyor, bir yandan da çobanın bu denli acımasız olmasına öfkeleniyordum.
Veterinerin önünde durduk, arabanın kapısını açar açmaz inleyerek aşağı indi. Sırtındaki bütün kaburgaları sayılıyordu.
Birden tekrar arabaya girip saklanmak istedi, Çektiği acı sulu gözlerinden belli oluyordu. Çok yakışıklı bir çocuktu. Bakışları, kulaklarını dikişi, hareketleri, ona arabanın içinde âşık olmamı kaçınılmaz kılmıştı. Güven bana Zehir, iyileşeceksin oğlum dedim. Anladı, beni hiç zorlamadan veterinere girdi ve bu tedavi sürecinin hiç te kolay olmayacağını, Zehir' in bacağının iki kez operasyon göreceğini, önce bacaktaki demir plakanın alınacağını, sonra çürümüş bacağın uzun süre kremlerle dokularının yerine getirilene dek pansuman edileceğini, sonra da ikinci kez ameliyat geçireceğini, hasarlı kemiğin bacaktan uzaklaştırılacağını ve ancak o şekilde iyileşebileceğini ve bu tedavinin en az dört ay süreceğini öğrendim.
Zehir'i çok uzun, zor ve ağrılı bir süreç bekliyordu. Tanrı o gün, çektiği acılara saygısından, güneşi Zehir için doğdurmuştu ve yolunu benimle kesiştirmişti. Zehir' i çobandan alan adama telefon açıp hayvanın tedavi sürecinin tahmin ettiğim gibi uzun olacağını söyledim. İlk kelimesi, bacım o hayvan bana yaramaz şu an, zaten sakat kalır, iyileşince barınağa bırakın oldu. Adam işimi kolaylaştırmıştı.
Bunca sıkıntı arasında bir de Zehir'i sahiplenmek için adamla savaş vermeyecektim. Kendiliğinden gelişiyordu her şey. İlk iş olarak ona çobanın taktığı bu saçma ismi değiştirdim. Belki onun kişisel hakkına saygısızlıktı bu, ama bu kadar güzel bir varlığın ismi ölümcül bir maddeyle eşleştirilemezdi.
Bu çocuk bana, çok eskiden Maraş' ta sahipsiz sokak hayvanları ile ilgili barınakta saha çalışması yaptığım yıllarda yine böyle karşıma çıkan, çok sevdiğim, terkedilmiş olan yaşlı ve güçten düşmüş bir kurt köpeğini hatırlattığı için ona Rexs dedim.
Rexs ismini çok yakıştırdım. Barınakta mutlu yaşayan Rexs dostuma benziyordu. Oradan ayrılıp Ordu'ya yerleştikten iki yıl sonra, yaşlılıktan öldüğünü üzülerek öğrenmiştim. Kim bilir, belki de Rexs Reenkarnasyon ile bana geri gelmişti. Belki de bu yüzden bu denli ısınmıştım ona. Rexs bir ev köpeği olmamasına rağmen evimdeki üç kedime zerre kadar zarar vermedi. İki gün içinde kedileri yalamaya başladı. Kediler korksa da Rexs onların değil bambaşka bir şeyin derdindeydi: Sevgi...
Bir buçuk yaşlarındaydı ve fakat bana kalırsa hiç sevgi görmemişti. Bir hafta içinde sevgi, bakım ve ilgiyle kilo alıp toparladı. Ben bunca hayvan gördüm ama Rexs kadar haddini bilen, sevgi dolu, terbiyeli, akıllı, içi yaşam enerjisi ile kaynayan güçlü bir hayvan görmedim. Hiç tuvalet eğitimi olmamasına rağmen evime asla tuvaletini yapmadı.
Bir hafta sonra ameliyat edildi ve demir plaka bacaktan uzaklaştırıldı.
Tam iki ay, Rexs evimdeki yatak odasında kaldı. Bacağındaki çürük deriyi her gün kendi ellerimle pansuman ettim. Yaranın yavaş yavaş kaybolduğunu derinin artık ikinci bir kemik ameliyatı için hazır olduğunu görüyordum.
HAYTAP (Hayvan Hakları Federasyonu) ın kurtarma hikâyeleri vardır. Rexs' i de kurtarma hikâyesine aldık. Masrafını Haytap' ın karşıladığı çok pahalı ve zor olan ameliyat gayet başarılı geçti.
Rexs Samsun ' da özel bir klinikte neredeyse iki ay kaldı. Samsun'da yaşayan Haytap temsilcisi ve aynı zamanda yüreği merhametle dolu olan Gül Turan dostum gidip onunla klinikte ilgilendi. Ben de Ordu dan dan gidip gidip ziyaret ettim. Rexs artık herkesin köpeği, herkesin çorbada tuzu olduğu bir başarı öyküsüne dönüşmüştü.
Bu hayat kurtarma hikâyelerimin arasında en güzeli, en eğlenceli olanıydı...
Bir can, ölmek üzere iken tarafımdan iyileştirilmiş ve üstelik bu iyileştirme hikâyesinde veteriner arkadaşlarımdan, temsilci arkadaşlarımdan Haytap' tan büyük destek almış bu zor süreci çevremdeki iyi insanların yardımlarıyla çok kolay atlatmıştım.
Her şey yoluna girmeye başlamıştı. Onu gidip klinikten çıkardığım gün, bacağındaki muazzam iyileşmeyi görünce yaptığım onca çabanın boşa gitmediğini görmenin sonucu karşısındaki mutluluğumu size anlatamam.
Rexs benim yanımda yepyeni bir hayata başlamış, aramızdaki bağ artık hiç kopmayacak şekilde sevginin gücü ile mühürlenmişti. Rexs' in geçmişine ait bir merak sürekli aklımı kurcalıyordu: Acaba Rexs eski sahibini özlüyor muydu? Acaba onu unutmuş muydu? Acaba Rexs, çobanı mı daha çok seviyordu, yoksa beni mi? Acaba çoban onun başına gelenleri, yani para ödememek için zamanında veterinere götürmediğinden dolayı Rexs' in çektiği acıları bilse, vicdan azabına kapılıp gelip onu geri ister miydi? Rexs onu görse ne yapardı? Boynuna atlar mıydı?
Bütün bunları düşünüyor fakat cevabını bilmiyordum. Tek bildiğim, hayatını kurtarıp sevgimle yeniden şekillendirdiğim bir köpeğin bana can yoldaşı olduğu ve bu durumdan son derece mutluluk duyduğumdu. Günler öylece gelip geçiyordu.
Onu arada kendi köyüme götürüyordum, arada da şehirdeki evimde tutuyordum. Köyde de çok mutluydu. Derken, Kasım ayı geldi. Rexs' in şehirdeki evimde olduğu bir gün onu yine her zamanki gibi sahil yolunda gezdirmeye çıkarmıştım.. Ve o gün, Rexs' in eski sahibine dair kafamdaki bütün sorulardan kurtulacak, o filmlere konu olmuş meşhur sözdeki gibi sevginin sahip olmak değil, emek vermek olduğuna bir kez daha şahit olacaktım.
Sevginin emek olduğunu kim bilmez ki?
Ama işte, insan bazen bunu sadece duyarak değil yaşayarak öğreniyor ve bu öğreti bu yazıda olduğu gibi insanın en güzel deneyimlerinden biri haline gelip daha da pekişiyor.
Rexs eğitim zamanı geçmiş bir kurttu. Dolayısıyla onu gezdirirken ipi çeke çeke yürüyordu. Çok heyecanlı, çok çevik ve korkusuzdu. Yine beni çektire çektire yürürken birden durdu. İçinden boğuk ve hırlama ile karışık iniltili bir ses çıkardı.
Kulaklarını öne yatırdı, kuyruğunu kaldırdı, karşıdan gelen genç adama dik dik bakmaya başladı.
Adam yanaştıkça onu elimde tutmakta zorlanıyordum. Aramızda bir iki metre mesafe kalana kadar adama saldıracağını düşündüm. Kimseye yapmadığı bir ilgi ile adama koşmak istiyordu.
Adam yaklaştı, gülümsedi, durdu.
Merhaba dedi, merhaba, buyurun dedim.
Rexs konuşmaya fırsat olmadan adamın üzerine atlayıp yalamaya başladı.
O kadar şaşkındım ki, anlatamam. Heyecanlı bir sesle: Aman aman, bu ne ilgi, bunu kimseye yapmıyordu. Dikkat edin, üzeriniz ıslanmasın dedim.
Yeni yağmur yağmıştı. Rexs' in patileri adamın üzerindeki açık renkli kazağı kirletti.
Sadece şaşkınlık içinde bir iki dakika Rexs' in bu yabancıya olan sevgi gösterisini izledim. Zinciri hala elimdeydi. Bıraksam adamı devirecekti. Sonunda yeter Rexs, dur dedim. Durmuyordu. Adam ziyanı yok abla, benim de böyle bir köpeğim vardı, bacağını domuz parçaladı, param yoktu tedavi ettiremedim, öleceğini anlayınca gözümün önünde ölmesin diye bir başkasına verdim dedi. O an dünyanın küçüklüğü karşısında saygıyla eğildim. Bunları söylerken Rexs' in başını seviyordu. Hemen anladım.
İçten içe kin duyduğum köpeğini en zor gününde yalnız bırakan o cani karşımdaydı ve üstelik kendi Köpeğini tanımamıştı.
İsmi neydi dedim, o beklediğim kelimeyi ağzından çıkarıverdi: Zehir...
Ve adam zehir der demez Rexs daha da heyecanlandı. Zincirini bıraktım. Uzun boylu, çatık kaşlı, yüzü kayış gibi güneş yanığı olmuş bu lakayıt adamın etrafında koşuyor, üzerine atlıyor, dönüp dönüp yalıyordu.
O an, içimdeki duyguların hüznüyle düşündüm, bir insan sekiz ay önce köpeğini en zor gününde terk ediyordu, üstelik gördüğünde tanıyamıyordu da, oysa aynı köpek asla onu unutmuyordu. Adama dik dik baktım ve Rexs' i bir bankın ayağına bağladım. Dedim ki, aylar önce en zor döneminde terk ettiğiniz Zehir' in akıbetini öğrenmeyi hiç düşündünüz mü?
Adam sorularımdan, tavırlarımdan şüphelenmiş olacak ki, evet, çok merak ettim, köye götürüp verdiğim adam onun artık kendisinde olmadığını, hayvan korumacılar tarafından kurtarıldığını söyledi, ben de rahatladım dedi. Adam bir şeyler anlatıp duruyordu. Artık dinlemiyordum. Sonunda, köpeğin bacağına bakın dedim..
Eğildi, baktı ve yoksa bu Zehir mi diye bağırdı. Zehir dedim. Oğlum, aslan oğlum yavrum, iyileşmişsin diyordu. Arkasından heyecanla ekliyordu: Abla ama bu mucize gibi. Bu genç adam konuştukça içimde ona karşı iyi anlamda bir düzelme oldu. Ve dedim ki: Sizi aylarca merak ettim, böyle bir güzelliği yüzüstü bırakan insafsız kişiyi hep tanımak istedim, en sonunda Tanrı sizi karşıma çıkardı. Siz onu tanımayacak kadar değersiz görüyordunuz, ama o sizi belki de ömrünün sonuna kadar unutmayacaktı.
İşte bir hayvan ve insan kalbinin arasındaki fark bu.
Çünkü insandan bambaşka bir şekilde yaratılmıştı, sadıktı. Genç adam başını ileri geri çevirdi, ne diyeceğini bilemedi, abla seni evdekilere anlatacağım, bu iyiliğin çok önemli gibi klişeli lafları savurdu durdu. Uzun uzun sevdi Rexs 'i.. Banka oturup sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi sohbet ettik, çünkü ortak bir paydamız vardı. Birbirimizin telefon numaralarını aldık. Sonunda, aslında bu genç adamın kötü bir insan olmadığı, ama cahil davrandığı, hayvanlara benim baktığım gözle zaten bakamayacağı kararına varmıştım.
Rexs' i çözüp ayrılırken Rexs hala ona gitmek istiyordu…
İçimde o an derin bir hüzün oluştu. Acaba bu gerçekten ona gitme isteği miydi, refleks miydi? Bunu öğrenmem gerekiyordu. Eğer isterse, onu adama verebilirdim. Çünkü onu çok seviyordum. Onun için ondan vazgeçmeyi başarabilirdim.
Çünkü sevgi, ünlü şair Can Yücel' in dediği gibi, "emekti, emek ise, vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekti."
Adam, eğer isterseniz geri alabilirim Rexs' i ya da bir yere gidecek olursanız bana bırakabilirsiniz demişti. Yani Rexs ona gitse, çoban kabul ederdi. El sıkışıp ayrıldık. Çoban arkasını dönüp uzaklaşmaya başlamıştı. Rexs ise arkasından yetişmek için çabalıyordu. O an karar vermek zorundaydım. Aylardır kendi kendime sorduğum bütün soruların cevabını köpeği bıraktığım an alabilirdim...
Onu çok seviyordum ve çobanı seçmesinden çok korkuyordum. Gerçeğimle yüzleşme fırsatıydı bu. Kendimi bir uçurumun kenarında hissettim. Rexs olmadan ben ne yapardım? Ya koşup gitse ve bana geri gelmeseydi? Ona ne çok emek vermiştim. Sonunda zinciri bıraktım. Sahil boyunca uzanan yolda adam iyice uzaklaşmıştı. Korku ve endişe içinde git Rexs dedim. Kulaklarını yatırdı ve olanca gücüyle adamın arkasından koştu, çaresizce gerisinden bakıyordum. Deniz kıyısında uzanan ağaçlardan düşen sararmış güz yaprakları gibi koptu Rexs benden. Adam o kadar uzaklaşmıştı ki neredeyse tanınmıyordu.
Ve Rexs ona gitti. Banka oturdum ve düşünmeye başladım. Adamın beni arayıp, abla bu hayvan beni istiyor demesini bekliyordum. Onları uzaktan izliyordum. Rexs çobanın etrafında dönüyordu. Sonra oturdu. Beş dakika falan sonra adam yürümeye başladı. O kadar uzaktaydılar ki, kızıl tüyleri bile seçilmiyordu. Ama Rexs peşinden gitmiyordu, hala oturuyordu. Arkasından baktığı gözden kaybolduğunda, Rexs' in gitmeyeceğini anladım. Olanca gücümle Rexs buradayım oğlum diye bağırmaya başladım. Yanımdan geçenlere aldırmıyordum..
Sese baktı ve kalkıp yavaş yavaş gelmeye başladı. Birden hızlandı. Dili dışarıda, ben seni bırakır mıyım der gibi geliyordu. İlkindi güneşi arkasından vururken, kızıl tüyleri parlıyordu.
Kollarımı açtım, çarptı, etrafımda daire çizdi.
Ben ona seçme şansı vermiştim ve o, hayvan olmanın dayanılmaz hafifliği içerisinde kendisine emek vereni seçmişti. O meşhur sözdeki gibi, sevgi emekti.
Sevgi, önce ben yerine, önce sen diyebilmekti.
Kendinden önce onun mutluluğunu düşünebilmekti, onun yanında huzur bulmak, güven duymaktı.
Rexs beni seçmişti ve kendisini bana, beni de kendisine ait kabul etmişti.
Anlamıştım ki, çobanın arkasından koşuş bir vedaydı. Biraz sakinleştikten sonra ayaklarıma yattı. Sarı gözlerine baktım. O göz göze gelişin altında, yepyeni bir merhaba, bir sadakât, vefa yatıyordu. Rexs' e göre çobanın ona olan sevgisi ile benim sevgim arasında karşılıksız verme kadar büyük bir fark vardı.
Huzur içinde, haydi dostum dedim, evimize gidelim. O önden, ben geriden eve doğru yürürken çoban aradı. Abla onu çok çağırdım ama yerinden bile kalkmadı, artık almam ben onu, sadık olmaz artık bana, ama ne zaman emanet bırakmak istersen misafir ederim dedi.
Telefonu kapatmadan önce dedim ki: Tanrı ' yı çok seviyorum, o kime, nerede ve nasıl yardım edeceğini çok iyi biliyor. Bir zamanlar Rexs' in yolunu benimle kesiştirdi, bugün de benim yolumu sizinle kesiştirdi. Aklımdaki bütün soru işaretleri gitti. Sağ olun, var olun. Genç adam sustu. Beni anlayamadığını net ifade eden bir sesle teşekkür edip telefonu kapadı.
Rexs kime sadık kalacağını insanlardan çok daha iyi biliyordu. Sevginin emek olduğunu da... Eve dönüş yolunda birlikte yürürken gözlerim doluyordu ve sürekli şu cümleyi tekrarlıyordum: Sevgi, emekti... Sevgi, emekti... Sevgi, emekti...
Emeklerimizin çoğalması dileğiyle...



