Mehtap Huri Sağsen

Sanatta Hayvan Sömürüsü

İnsanoğlu yer yuvarlağında var olmaya başladığı andan itibaren doğası gereği yaratıcılık onun yaşamının vazgeçilmez ve gerekli bir parçası olmuştu. Çünkü insanın ruhsal kodu bilimle yüceleşmek, felsefeyle derinleşmek, sanatla güzelleşmek üzerine tasarlanmıştı.

Vahşi doğanın sınırlayıcı ve belirleyici gücünün baskısı altında yaşam mücadelesi veren ilk insanlar akıllarını keşfetmeye başladıkları anda, yani açlık, hastalık ve soğukla başa çıkmanın nasıl olacağını çözdüklerinde yaratıcılıklarını doğaya karşı bir silah olarak kullanmışlardı, çünkü sadece bu yöntemle hayatta kalabilirlerdi. Bu bağlamda duygu yüklü yaratılan insanın ait olmaya çabaladığı yeryüzünde, kendine bir yer arayışının sonucu olarak karşımıza çıkan sanat, insanların sadece maddeyi şekillendirdiği bir eylemle sınırlı kalmamış, insan idrak yetisiyle zenginleştirdiği becerilerini hissettiği andan itibaren bu özelliğini güzele, yaratıcılığa yönlendirmişti. Ve böylece ilk insanların hayatta kalabilmek için hayal güçleri ile yapmış oldukları aletler, mağaralara çizdikleri şekiller genetik bir miras olarak günümüz insanına kadar ulaşmıştır...

İnsan, kendini, dolayısıyla aklını keşfetmeye başladığı zaman sanatı icra ederken geçmişten bu günümüze kadar sanat tarihi içinde gezegeni beraber paylaştıkları hayvanların temalarını da kullanmış, insanlığın her döneminde ve her uygarlığın içinde hayvanlar varlıklarını göstermişlerdir. Çünkü doğayı şekillendiren, iklimleri dahi etkileyen hayvanlardır ve insan hayvan ilişkisinin sanata yansıması bu bağlamda olağan bir durumdur. İlk Çağ insanları hayvan resimlerini mağara duvarlarına belki de bunun bir sanat olduğunu, yüzyıllar sonra modern insan toplulukları tarafından büyük ilgi göreceğini bilmeden resimlemişlerdir. Bizler ve atalarımız arasında olağanüstü köprüler kuran mağara figürleri, ya da diğer sanat eserleri ilk insan ve hayvanlar arasındaki kadim bağları göstermektedir ve bu durum, ilk ( Masum) insanların doğaya ne denli saygılı olduklarını belirlememizde etkili bilgi kaynağı olmaktadır. Araştırmalara göre insanın hayvana duyduğu önem, Paleolitik mağara sanatında olduğu kadar hiçbir dönemde daha etkileyici bir biçimde ortaya çıkmamıştır. Söz konusu mağaralarda yüzlerce hayvan figürlerinden oluşan duvar resimleri ve taşınabilir sanat eserleri bulunmuş ve eserlerin çok eski olduğu anlaşılmıştır. 2014’de bilim adamları en eski hayvan figürünün ‘Babirusa’ olarak bilinen bir domuz-geyik figürü olduğunu belirlemiştir.

Bu hayvan figürü günümüzden 35 bin 400 yıl öncesine tarihlenmiş ve bir Endonezya adası olan Sulawesi’deki Leang Timpuseng Mağarası’nda bulunmuştur. Fakat şimdiye kadar bulunan hayvan figürlerinin büyük bir kısmı Avrupalı Paleolitik (Taş devri) insanları tarafından üretilmiştir.

Yüzyıllar boyunca insan tüm zamanlarda hayvanları birer sembolik öge olarak resmetmiştir.

Hayvan figürlerini sembollerken dostluk, vefakârlık, bağlılık, hainlik, sinsilik, oburluk, tembellik, kutsallık, cimrilik, zerafet, yalnızlık, vakurluk, cinsel dürtüler, ilkellik, süs, ölüm, güç, iktidar, din gibi temaları hayvanlar üzerinden vurgulamışlardır.

Dönemden döneme aktarılan bilgiler, gelenek, kültür, toplum değer yargıları, öğretiler sanatın içinde her daim yer almış, her dönemin sanatçısı da bu öğretilerden olumlu ya da olumsuz etkilenerek eser sergilemiştir.

Eski uygarlıklarda insanoğlu sanat yoluyla başa çıkılamayan güçlerden korkusunu vurgulamış, bunu yılanlar ve ejderhalar, insan olmayan her şeyin birleşiminden oluşan karmaşık yaratıklar olarak resmetmiştir.

Mitolojik geçmişi ile insanları hayrete düşüren Mısır sanatında hayvan teması önemli bir yere sahiptir. Yine araştırmalara göre, eski Mısırlılar, Nil Nehri’nin bereketli taşkın düzlüklerini aslanlar, timsahlar, hipopotamlar ve yılanlar gibi tehlikeli ve güçlü yaratıklarla paylaşmak zorunda kaldıkları için doğayla yakın akrabalıklarını unutmamış, bunu sanatla anlatmışlardır.

Günümüzde sanatla ilgilenen eski insanların buluntularında genellikle hayvan, özellikle de hayvan biçimi olmakla birlikte, hayvan figürünün eyer, zırh, silah, bıçak, ayna, kumaş ve süs eşyası üzerine kazılarak yapıldığı örneklerine rastlanmıştır.

Sanatın tüm zamanlardaki değerlendirmesini yapacak olursak Ortaçağa doğru gelindiğinde sanat tarihi içinde hayvan üslubu geniş bir alana yayılmaya başlamıştır.

Ortaçağda insanlar hayvanların öyküleriyle ilgili kitaplar hazırlamışlar gerçek ve hayali hayvanların özelliklerini sıralamışlar ve onlara büyük ahlaki simgeler bahşetmişlerdir.

Tarih boyunca insanı güzelleştiren sanat kollarında ( yazıda, şiirde, resimde, heykelde, müzikte) hayvanlar birer sahne, birer araç olarak kullanılmıştır. O zamanlarda simgesel hayvan kullanımı masum ve zararsızdır.

Ama zaman geçip dünyada keşifler başladığında, para için yeni kıtalar ele geçirildiğinde insanın hayvanla olan sanat ilişkisi kapitalizmin dişleri arasına takılmış, sanat tarihinde hayvanlar acımasız ve düşüncesizce sömürülmeye başlanmıştır. Sanat, kapitalizmin bulanık akıntısında günümüze doğru ilerlerken, yapıcı, yaratıcı ve hayranlık uyandırıcı sonuçları hedeflese de, sanatta kullanılan hayvan temasında etik sorunları oluşmuştur. Yani, kendi rızası alınmadan üzerine insan statüsü yüklenip türlü türlü karakterlere sokulan hayvanlara yapılan yakıştırmalar...

Bu adaletsizlik insanın kendi aklını hayvanın karşısında büyük görmesinden, başkasına gönderme yaparken olaya alet edilerek sanatın sansürüne takılan ve hakkını arayamayan hayvanın insan karşısında zayıf halka olmasından kaynaklanmaktadır.

‘Hayvanlar âlemi’ insanların birbirlerini sanatla taşlama, ya da serzenişte bulunma gibi eylemlerinde en başından beri sanatçıların ilgisini çeken bir konudur. Fakat sanatın güzel olabilmesinin, şeffaf ve kusursuz görünebilmesinin tek yolu söz konusu eserin sömürüden değil, güzelliklerden ve yaratıcı gücün kaynağını tamamen masumiyetten almasıdır... Sanatta sömürü varsa, orada gerçek sanat yok demektir.

Sanatın yakın geçmişinde yaşanılan olayları anlatan kaynaklara göre:

Amerika Kıtası'nın keşfi batılı insanların hayat görüşünü ve düşünce yapısını tamamen değiştirmiş, bakış açısını genişletmişti. Daha önceden görülmemiş hayvan türlerinin bulunmasıyla, yeni keşfedilen bu topraklar sanatçıların ilgisini çekmişti. Yerel hayvan türleri ya öldürülerek ya da yakalanarak Avrupa’ya, sanatçı ve bilim adamları tarafından araştırma ve incelemeler için getirtilmeye başlanmıştı. Bazı hayvanlar zamanla iklim şartlarına alıştırılarak Avrupa topraklarına, acımasızca kendi yurtluklarından alınarak taşınmışlardı. Hindi bu hayvan türlerinin başında geliyordu. Doğal güzelliği insanları büyülemeye yetiyordu ve dönem şairlerinin, ressamlarının, heykeltıraşlarının eserlerine konu oluyordu. O dönemin toplumu hayvanların kimilerini zararlı, kimilerini yararlı olarak kalıplaştırmış ve hatta fobi sebebi yapmıştı. Fareleri bulaştırdıkları veba hastalığından dolayı tiksinilen ilan etmiş, yarasaları tuhaf görünüşlerinden dolayı haksızca şeytansılaştırmıştı.

Yarasanın gündüzleri uyuyup geceleri ortaya çıkması, sanatçıların gözünde korkunç karakter imajı çizgilerini kuvvetlendirmişti.

Neredeyse tüm hayvanlar, sanat içinde insanların ahlaki değer yargılarında farklı karakter ve yansımalarla algılanmış, sanatçılar da bu yansımaları özdeşleştirmişti.

Kaynaklar, sanatta insanın hayvana bakış açısını şöyle anlatmaktadır: "İlkçağdan bu yana tüm canlılar ya ‘iyi’ ya da ‘kötü’ yü temsil etmişti. İnsanlar tarafından Ezop masallarından La Fontain’e kadar, fiziksel görünüşleri ve yaşam tarzlarıyla hayvanların daima temsil ettikleri bir karakter, ve gerçek hayatta bağdaştırıldıkları kişilikler oluşturulmuştur.. Karınca daima çalışkan ve ileri görüşlü ancak cimri olarak resmedilip hikayelendirilmiştir ve ağustosböceği de bu hikâyelerde kaygısız ancak herkese borçlu bir hayvan olarak yerini almıştır.

İnsanların sanatta kullandığı hayvan temalarında köpeklere olan hayranlık tarih öncesi çağlara dayanmaktadır. İlk evcil hayvan oluşuyla köpeğin sadık ve uysal olmasının yanında sahibine itaat ettiği için, aynı zamanda da avcılıkta iyi bir dost olduğundan insan hayatında değerli bir yere konulmuştur.

Güzelliğinin yanında karakter sahibi oluşu, asil duruşu ile köpekler, soyluların portrelerinde, ayaklarının yanında diz çökmüş biçimde sık sık yer almışlardır. Bazı ressamlar köpekleri kadife bir yastığın üzerinde nazikçe poz verirken sarı ipek bir kumaşın önünde, aristokrat zevkler eşliğinde resmetmiş, köpeklerin aksine kedileri toplum tarafından ortaçağdan itibaren vahşi, yırtıcı bir imge olarak görmüşlerdir. Genellikle uyuşuk, tembel, nankör ve düzenbaz olarak nitelendirilen kedilerin dönem sanatçıları tarafından olumsuz değerlendirilmesi önyargıların sanata en büyük zararıdır.

Kediler aynı zamanda kadınsı olgularla ve lüks ile özdeşleştirilmiştir. Rönesans itibariyle, Avrupa’ya dışarıdan getirilen egzotik kediler sayesinde biraz olsun kalıplaşmış olan bu negatif görüş yaralanmıştır. Ancak kedi yine de güzel bir hayvan olarak görülmemiştir. Karanlık çağ dönem sanatçıları kediyi sadakatsiz, ahlaksız ve sahtekar olarak tanımlarken tam aksine köpeği ise bir hayvanda bulunması gereken tüm güzel yönlere sahip tek hayvan olarak tarif etmişlerdir.. Ancak, 18. yüzyıl itibariyle fare istilalarıyla karşı karşıya kalan toplum, kedinin fare avlamadaki ustalığını fark edince, yavaş yavaş kediye hayatına dâhil etmeye başlamıştır."

Yine araştırmalara göre: "Dönem sanatçılarını en büyük şaşkınlığa uğratan hayvan ise maymun olmuştur. İnsanın kendine bu kadar benzeyen bir hayvan ile arasındaki karmaşık ilişki sanata da yansımıştır. Kendini ve doğasını bu kadar iyi taklit edebilen bir başka varlığa rastlayınca sanatçılar maymunu bir alterego (bana benzeyen bir başkası) yani diğer-ben şeklinde nitelendirmişlerdir.

İnsan gibi mimikleriyle ilgi çeken ancak benzerliğiyle de bir o kadar ürküten bu canlı, birçok ressamın fırçasına konu olmuştur."

Sanatta hayvanlar üzerinden yapılan yanlışlar günümüz sanatçılarında da misli misli devam etmektedir.

Günümüz insanı daha henüz sanatın hassas bir terazide durduğunu, büyülü yapısını ve bu büyüyü etik olmayan düşüncelerin hayvanlara verdiği zarar devreye girdiğinde sanatın bir güzelliği temsil eden dal olmaktan çıkıp sömürüyü temsil eden şeytani bir düşünceye dönüştüğü bilincine ulaşamamıştır ..

Bir davranışı ya da düşünceyi, daha kalıcı kılmak için antropomorfizimden (İnsan biçimcilik, insani niteliklerin başka bir varlığa, atfedilmesi.) yararlanılan dönemlerin içinde en acımasız dönem yasadığımız dönemdir. Bu durum, ilk bakışta oldukça doğal ve iyi niyetli görünse de sanatta özellikle (şiir, hikâye, resim) kullanılan yapıtlardaki hayvanların doğallıktan uzaklaştırılarak, onlara insana özgü değerlerin yansıtılması, kendi doğallıklarının dışında ele alınmaları sanat ile ilgilenen toplumu doğaya insan biçimci bakma konusunda farkına varmadan koşullandırılmaktadır. Oysa doğanın insanlaştırılması, ya da kötü karakterli insan biçimci bir dille anlatılması, insanın hayvanlara bilinçaltı da olsa aşağılayıcı duygularla bakmasını sağlayan, insanların hayvan temel haklarına bakış açılarına olumsuz yönde ket vuran önyargılı bir üsluptur.

Günümüzde hayvanlar üzerinde işlenen sanat günahları gerçeklerinin bazılarından örnekleme yapacak olursak, "2017 yılında gerçekleştirilen iki yılda bir düzenlenen kültürel ve sanatsal boyutta bütün eserlerin sergilendiği 15. İstanbul Bienalinde bir eşek, “sanat” adı altında çalıştırılmış, sömürülmüş ve sergi malzemesi muamelesi görerek teşhir edilmişti.

Sözde eserin sahibi sanatçı Xiao Yu' doğa ile tarım arasındaki karşılıklı bağımlılık ve evcilleştirilmiş hayvanlar ile insanın ilişkisini konu ettiğini vurgularken eşeği aşağılamış hayvan hakkı savunucularının verdiği tepkiler yüzünden gösterisini geri çekmek zorunda kalmış, eşek kendi iradesi dışında kullanıldığı görevinden böylelikle beraat etmişti.

Aynı bienalde Bir başka “sanatçı” ise, fildişlerini kullanarak bir heykel oluşturmuş, bir başkası da asıl yaşamaları gereken yer bambaşka bir ortam olan kurtçukları, içi strafor dolu şeffaf bir materyalin içine hapsedip onların ölümünü insanlara izletmişti.

Tüm bunlar, “sanat” adı altında İstanbul Bienali’nde yer bulmuş, sanatta etiğe ve yaşam hakkına saygı duyan topluluklar tarafından büyük eleştiri almıştı. Konuyu ele alan yazarlar, adeta savaş suçlarından sonra “sanat suçu” nun işlendiği günlere tanıklık edildiğini vurgulamışlardı.

Türkiye İstanbul’da gerçekleştirilen bienal, bize sanatta hayvan sömürüsünün geldiği son noktayı gösteren çarpıcı bir olaya örnekti.

Elbette bunun dışında sinemada da sanat adı altında hayvanlar sömürülüp öldürülmekte. Buna verilecek korkunç örneklerden bahsetmek gerekirse: Jean Roneir' in yönetmenliğini yaptığı " The rules of the game" filmidir. Filmin 12 dakikası av sahnesinden oluşmaktadır ve onlarca tavşan ve kuş gerçek mermiyle öldürülmüştür.

Filmde geçen şu replik oldukça dikkat çekicidir. Filmin ana karakterlerinden biri ölür ve başka bir karakter şöyle der: - "Acı çekmedi, avda bir hayvan gibi düştü!"

1959 yapımı William Wyler' in yönettiği, başrolünde Charlton Heston' un oynadığı 11 oskar ödüllü " Ben-Hur" filminin çekimleri boyunca 100 den fazla atın öldürülmesi de korkunç sanat suçları arasındadır. Yine bir başka sinema örneği olarak Fransis Ford Coppola ' nın yönetmenliğini yaptığı "The gotfather" serisinin ilk filmindeki kesik at başı sahnesi için gerçek bir at başı kullanılmıştır. Elbette bu örnekler sanatta sadece hayvan sömürüsü denizindeki bir kum tanesi..

Sinema dünyasının sanat suçlarının yanı sıra Belçika' lı kavramsal sanatçı Wim Delvoye yapıtlarında genel olarak hayvanları kullanmıştır.

Delvoye 1992 yılında kesimhaneden aldığı domuz derileri üzerine dövmeler yapmış, daha sonra da dövmeleri canlı domuzlarda uygulamıştır. En sonunda domuzları öldürüp cesetlerin bozulmaması için kimyasal koruyucularla muhafaza etmiştir.

Bu, bir insanın alçalabileceği en derin noktadır.

Buna benzer bir başka sanat suçunu ülkemiz dışında gerçekleştirilen bir bienalde Maurizio Cattelan yerleştirme çalışmasında " İntihar eden sincap" isimli eseriyle 1996 yılında işlemiştir. Ölü sincabı rahatsız edici bir duygusal etkiyle sanat adı altında sergilemiştir. Onun dışında sergilediği tavandan asılmış ölü atlar da son derece korkunçtur..

Tüm bu üzücü ve modern sanatı zedeleyen örnekler bizi şu kanaate getiriyor: Sanatın dokunulmazlığı vardır, fakat bu şu demek değildir: "Sanatçılar etik bazı değerleri hiçe sayıp engelleyerek sözde sanat yapıtları yapabilirler. "Üzülerek söylemeliyim ki biz, dünyayı birlikte paylaştığımız hayvanların onurlarını, vücut bütünlüklerini, isimlerini, türlerini sanat adı altında yerle yeksan ettiğimiz için gelecek yüzyılların insanları, bizim çağımız sanatını hayvanlarla ilişkilendirdiklerinde modern sanat olarak değil, karanlık çağ sanatı olarak değerlendireceklerdir...

Sanat, eğer güzele hizmet etmeyi hedefleyen bir yetenekse, sanatçı etik olmayan her durumdan kaçınmalı, ortaya varlıkları yüceleştiren, eşit gören, sanatı izleyende güzel hisler bırakan eserler yaratmalı, hayvanları ötekileştirmeden ilk insanların mağara resimlerine nakışladığı ve önemsediği gibi önemsemeli, sanatta güzelleşeyim derken çirkinleşip hayvanları basamak olarak kullanmaktan vazgeçmelidir.

Kim bilir, belki de günümüzde işlenen sanat suçlarının utancını bize unutturacak yeni ve empati yetisi yüksek sanatçılar yetişecektir. Ve sanat, hayvanları birer duygusuz varlıkmış gibi göstermekten vazgeçip, onları duyguları olan bir varlık olarak kabullenip hayvanların dünyasına güneş ışığı gibi dalacaktır.

Hayvanların sanatta dahi metalaştırıldığı bu çirkin ve duygusuz çağda sanatta güzelliklere ihtiyacımız var şimdi. Çocukluk eğer insanın erdem yolunda önemli kılavuzuysa, çocukluğundan itibaren şefkatle yetiştirilmiş, yaşam hakkına saygı öğretilmiş sanatçılara çok ihtiyacımız var... Sanat eğer bir tuzsa ve tuz da koktuysa ne yapar insanlık?

Ve şimdi, sanat bu denli yozlaşmışken bir çocuğun kuru boyalarla yaptığı çiçekler üzerine konmuş kelebeği, ya da sahibi tarafından okşanan bir kediyi resmettiğini görmeye paha biçilebilir mi?

Hayvanların sanat adı altında aşağılanmadığı, öldürülmeği, onlara kötü karakterli insan özneleri yüklenmediği insanı ve hayvanı eşit tutan, tuz misali tat veren insanı güzelleştiren sanat eserlerinde buluşmak dileğiyle...

.

Basılı arşivden
Bu yazı ilk kez 4P1K Sayı 31 (Ocak 2022) sayısında yayımlandı.
ReklamTailtown
Mehtap Huri Sağsen
Yazar

Mehtap Huri Sağsen

Mehtap Huri Sağsen (veya Sağesen), HAYTAP (Hayvan Hakları Federasyonu) Ordu İl Temsilcisi ve hayvan hakları aktivistidir. 4P1K’de 14 yazısı yayımlandı. Tüm yazıları