Mehtap Huri Sağsen

Her Şey, Şu Kırmızı Kan için Miydi?

Gezegenimiz birçok farklı ekosistemi birlikte barındırıyor ve ekosistemlerde yaşayan her bir canlının; sistemden çıktığında arkasında bıraktığı her türlü canlının hayatını tehlikeye sokacak kadar önemli bir statüsü ve görevi var.

Hayranlık uyandıran ve insanoğlunun sırrını çözmeyi henüz başaramadığı doğanın muazzam sisteminin en tepesine yetkin kılınmış, adeta bir vücudun içinde bütün yaşamsal organların işlevliğini üstlenmiş kalp misali çalışan etobur hayvanlar, insanlar da içinde olmak üzere bütün canlıların yaşam sebebi.. Bilindiğinin aksine avcı ve zarar veren hayvan diye tanımlanan yırtıcılar, doğanın birer istatistikçisi, muhasebecisi. Sağlıklı türlerin arasından sağlığını yitiren zayıf halkanın ayıklanması, yaşam sirkülasyonunu hiç bozulmadan devam ettirecek hayvanların devamlılığı için güçlü hayvanların hayatta kalmasının sağlanması, verimli iklim koşullarının oluşması, zengin biyolojik çeşitliliğin sürdürülebilirliği için etoburların popülasyonunun aşırı çoğalmadan dengede tutulması gibi birçok işleyen çark, etobur hayvanlar olmadan asla sağlıklı bir şekilde çalışamaz...

Dolayısıyla gezegenimizin eko sistemlerini ayakta tutan etobur hayvanların değerlerine bu bağlamda paha biçilemez.

Popülasyonu dengede tutan hayvanların içinde muazzam bir beceri ve güzellikle yaratılmış olan hayvanlardan biri var ki, o, zayıf halkayı avlarken bir doktor, bir savaşçı, bir kâşif, korumacı, işbirlikçi, akıllı, dirençli, adeta doğanın bozulan kumaşını onaran bir hayat tamircisi.

Onlar zaman zaman insana denk gelseler bile gizli ve derinlerde, insan elinin zor ulaşacağı yerlerde yaşadılar.. Efsunlu bakışlarından, kendi güçlerinin farkında oluşlarından ve kolay ulaşılamaz karakterlerinden dolayı insanların efsanelerine, masallarına konu oldular. Güç ve özgürlük sembollerinin sahibi de yine onlardı.

Bir terazi gibi doğayı dengelediler.

Hem çok korkuldular, hem çok merak uyandırdılar. Sarıgözlerinde bu dünyanın rengi yoktu. Belki de tanrıların oğulları ve kızlarıydılar…

Kötü şöhretleriyle zaman zaman istenmeyen şeytan oldular ve fakat aslında hayvan olmanın dayanılmaz hafifliğinin kozasında bir çocuk kadar masumdular.

Kürklerinin değeri yüzünden insan tarafından birer düşman olarak görülseler de kendi varlıklarını sürdürmeyi başarabilen en güçlü yırtıcıların arasında dünyanın farklı coğrafyalarında bütün ihtişamlarıyla var olmaya, doğayı şekillendirmeye, avlarının nefesini keserlerken başka canlılara nefes olmaya devam ediyorlar.

Uzmanlar, tozlaşmayı sağlayan arıların, toprağı güçlendiren böceklerin ve iklimlerin dahi değişiminde etkileri olup efsanelere konu olan kurtların bir gün nesilleri yok olduğunda onların arkasından yaşam zincirinden kopacak olan hayvan türlerinin ve bitki çeşitliliğinin azalmasıyla dünyada 6.büyük yok oluş sürecinin hızlanacağını söylüyorlar...

Kurtların bir coğrafyanın kaderini olumlu ya da olumsuz değiştirecek kadar büyük etkilere neden olduklarını bilen çok az insan var.

Araştırmalara göre geçtiğimiz yüzyılın ekosistem üzerine en ilginç bulgularından biri yaygın olarak görülen beslenme etkileşimi kavramı. Beslenme etkileşimi besin zincirinin en tepesinde başlayıp alt basamaklarına doğru devam eden ekolojik bir süreç. A.B.D' nde Yellowstone Parkı'ndan bir zamanlar kurtları uzaklaştıran ve uzaklaştırdıktan sonra doğal park alanındaki coğrafi olumsuzlukların kurtların eksikliğinden kaynaklandığını anlayan yetkililerin çektiği belgesel, insanlığa kendine çekidüzen vermesi bakımından büyük hediye.. Belgeselde geri getirildikten sonra doğada zamanla gelişen olumlu değişimler kurt varlığının insanlığın yararı açısından devam etmesi gerektiğinin en belirgin örneği olarak kayıtlara geçti... Hepimiz biliyoruz ki, kurtlar başka canlıları öldürür.

Fakat bunu yaparken başka birçoğuna hayat verir...

Biyogen Ekoloji Grubu tarafından hazırlanan ve ismi " KURTLAR BİR COĞRAFYAYI NASIL DEĞİŞTİRDİ "olan belgesel hakikaten herkesin izlemesi gereken, özellikle de çiftçiler tarafından izlenmesi elzem olan şahane bir belgeseldi… İnsan varlığının kurdun varlığına nasıl muhtaç olduğunun kısa özeti çekimleri 6 yıl süren belgeselde çok güzel tarif ediliyordu ve kurtların bir coğrafyanın kaderini olumlu ya da olumsuz değiştirebilme kapasitesine sahip olduklarının mesajını veriyordu.

Kurtlar doğada insanın tuttuğu bir daldı… Ama insan, zaman zaman tutunduğu dalı her geçen yıl daha da büyük bir hırsla kırıyor...

Belgeselde olumlu varlıklarından bahsedilen kurtlar Yellowstone Parkı' na geri getirilmeden önce geyiklerin sayısı gereğinden fazla artmış ve geyikler alınan tedbirlere rağmen bütün bitki örtüsünü yemişlerdi.

Fakat parka geri getirilen kurtların sayıları az olmasına rağmen olumlu etkileri hemen belli olmaya başlamıştı. Başlangıçta geyiklerin çoğunu öldürmüşlerdi fakat önemli olan bu değildi... Önemli olan, kurtlar geyiklerin bitki örtüsünü tamamen ortadan kaldırmaya meyilli olumsuz davranışlarına müdahil olarak olumlu değişikliğe sebep olmuşlardı.

Şöyle ki, geyikler kurtlar tarafından tamamen tuzağa düşürülecekleri yerlerden özellikle vadi ve boğazlardan uzak durmuşlar ve bu yerler yeniden canlanmaya başlamıştı. Bazı alanlarda ağaçların boyu 6 yılda dörde katlanmıştı. Ve o bölgeye kuşlar gelmiş, böylelikle göçmen kuşların sayısı artmıştı. Ve bunlar olmaya başladığında kunduzların sayısı da beraberinde artmıştı, çünkü kuduzlar ağaç yemeyi sever. Kunduzlar da kurtlar gibi ekosistem mimarlarıdır ve diğer türler için nişler inşa ederler. Ve belgeselde inşa ettikleri bentler, su samurları ve misk sıçanları ve balıklar ve ördekler ve sürüngenler ve amfibiler için yeni yaşam alanları yaratmıştı…

Kurtlar çakalların popülasyonunu da dengeledikleri için tavşanların popülasyonları da sağlıklı dengesine geri kavuştu. Bu değişim, o bölgede daha fazla porsuk, daha fazla gelincik, daha fazla kartal, daha fazla şahin popülasyonu demekti. Belgeselde kurtların bıraktığı leşleri yemek için kargalar ve akbabalar geri geldi. Onlarla ayılar da beslendi. Ve onların da neredeyse hiç normale dönmeyecek hale gelmiş popülasyonları yeniden normale döndü.

Çünkü altı yıl içinde canlanan çalılıklarda daha fazla böğürtlen vardı. Ve ayılar, geyik yavrularının bazılarını yiyerek kurtların yarattığı sağlıklı ekosistem etkisini güçlendirdi. Fakat zamana yayılarak çekimleri yapılan ilginç gelişmelerin sonrasında daha da ilginç bir gelişme oldu:

"kurtlar nehi̇rleri̇n akişini da deği̇şti̇rmi̇şti̇"

Nehirler daha az menderes yapmaya başlamış ve dolayısıyla bölgede daha az erozyon olmuştu.

Su kanalları daralmış ve daha çok havuz ve kumul oluşmuştu. Bunların her biri habitatlar için muhteşem gelişmelerdi. Nehirler kurtların gelmesi sebebiyle değişmişti. Ve bunun yegâne sebebi geyiklerin sayılarının dengelenmesinden dolayı yeniden canlanmaya başlayan ormanların nehir kıyılarını doldurması ve buna bağlı olarak kıyıların çöküşünün azalması ve daha sabit hale gelmesiydi. Benzer şekilde bazı bölgelerde geyiklerin uzaklara sürülmesi ve vadi yamaçlarında bitki örtüsünün yeniden canlanmasıyla erozyonlar daha da azalmıştı, çünkü bitki örtüsü artık daha sabitti. Böylece az sayıda olmalarına rağmen kurtlar sadece bir parkın ekosistemini tamir etmekle kalmamış, belgeseldeki devasa bölgenin fiziksel coğrafyasını da altı yıl içinde tümden değiştirmişlerdi. Çünkü kurtlar bunun için yaratılmışlardı. Kurt varlığı yeryüzü için işte bu kadar önemliydi.

Fakat bu önemli mimarların çok kadim, çok yüzsüz bir düşmanı var.

Yüzyıllardır silah elinde tetik çekmek üzere bekleyen, kurdun doğal yaşam alanlarına oteller, tatil beldeleri inşa ederek onlara hiçbir yaşam şansı bırakmayan ve soğuk nefesini kurdun ensesinden çekmeyen düşman, şüphesiz insandır…

Çiftçinin koyununu aldığından, ya da postunun güzelliğinden kaynaklı insanlar tarafından kurtlara beslenen düşmanlık coğrafyadan coğrafyaya değişiklik gösteriyor elbette.

Son yıllarda değerleri anlaşılan kurtların kürk uğruna kurt katliamları azalsa da kurtlar Anadolu' da olmak üzere dünyada nesli tehlike altına girmiş değerli yırtıcılar arasında...

Günümüzde yaşamadıkları tek yer çöller olan kurtların avına olan ilgi avcılar tarafından azalsa da, tarım ve hayvancılıkla geçinen çiftçinin hedefindeler.

İnsanlar vahşi yaşamı kendi çıkarları doğrultusunda tahakküm altına aldığından bu yana hem insanın hem yabanın menfaatini koruma doğrultusunda ülkemizde insan-ayı çatışmasına yönelik az da olsa çalışmalar başlatıldı.

Fakat kurtlar bu çalışmadan henüz nasibini almamış durumda. Kurt saldırılarının büyük bir kısmı da koyunların gece tutuldukları çevirmeler içinde gerçekleşiyor. Taş duvar ya da ahşap çitlerden oluşan çevirmeler kurtlara karşı koruyuculuk sağlayamadığı için rızkını arayan kurtlar küçükbaş kesim hayvanlarını rahatlıkla alabiliyorlar. Bu çevirmelerde taşınabilir elektrikli çit sistemi kullanılması kurtlar için oldukça caydırıcı olacakken, çiftçi atasözündeki misali kapısını kilitsiz bırakmayı tercih ediyor..

İnsan ve kurdun temel ihtiyaçları düşünüldüğünde kurdun insana göre daha adil avlandığı şüphe götürmez bir gerçek.

Siz hiç, aç karnını doyurmak için koyun istifleyen bir kurt gördünüz mü?

Ya da koyunlar üzerinden ticaret yapan, onları sadece öldürmek için besleyen bir kurt?

Onlar doğadaki tasarım harikası varlıklarıyla gezegenimizde nesillerinin devamı için yaşam mücadelesi veriyorlar. Ve insana karşı geliştirdikleri direnişleri ile hayranlık uyandırıyorlar.

Ama benim kurtlara olan hayranlığımın, daha gizli, daha özel bir nedeni var...

Hayatım boyunca yaban hayvanlarına karşı hayranlık besledim. Ve zaman zaman karşılaştığım vahşi hayvanlar bende keyifli deneyimler bıraktı. Kendimi özel ve seçilmiş hissettirdi. Ve köy ortamında doğa ile iç içe yetiştiğim için bende onlarla birlikte geçirdiğim zamanların ilginç hikâyeleri birikti.

Bu hikâyelerden biri de kurtla ilgili.

Öyle bir hikâye ki, iğne gibi yakama ilikli...

Üzerinden uzun yıllar geçmesine rağmen çocukluğumdan bu yaşıma kadar benimle beraber geldi. Anlatacaklarımı bu yaşıma kadar ailem dışında çok az insanla paylaştım, ama derin bir derenin dibinde parlayan çakıl taşlarının derenin suyunun çekildiğinde gün yüzüne çıkması misali sırrımın da artık gün yüzüne çıkıp parlamasını istedim, düşündüm ki, paylaşılamayan sırlar yürekte ağırlık yapar...

Eski zamanların birinin serin ve rüzgârlı geçen sonbahar sonrasıydı. Kışın rüzgârlı akşamları etkisini iyice hissettirmeye başlamış, oldukça nüfuslu bir adam olan dedem, babaannemle yaz boyunca yaşadıkları deniz seviyesinden 3 saat yukarıda konuşlanmış yayla evlerinden şehirdeki evlerine taşınmanın hazırlığını tamamlamıştı. Bir iki güne ayrılacakları obadan koyunlarını bekçimizle önden şehir merkezine yakın köyümüze yollamış, geride kalan bir grup koyunu kışın yaylada kalacak diğer bekçilere bırakmak üzere kapalı koyun ağılına koydurtmuştu...

Ava merakı olan dedem hayvanların canının yanmadığını düşünerek yaşayan, ama yine de herkes tarafından sözü dinlenen, hatırı sayılan bir adamdı.

Ben de, çiftlik yaşamını hayvanları çok seven, yazın bir iki haftasını büyükannesi ve büyükbabasının yanında geçirmeyi iple çeken küçük bir kız...

Meşe odunlarıyla doldurulan sobanın ninni gibi sesler çıkararak yandığı ve soğukların iyice kendini hissettirdiği bir geceydi ve havanın aydınlanmasına çok az kalmamıştı...

Uykumun arasında dışarıdan gelen gürültüler birden odaya dolmuştu.. Büyükannem haricinde benimle beraber yaylaya gelen iki ablam uyuyordu. Dedem zaten yoktu, çünkü bizim ağıla kadar gelip koyunların içinden Kınalı Kuzu' yu alan ve ismi Sarı Gözlü Canavar olan kurdun izinin peşine düşmüştü…

Vahşi yaşamın yaylaların doruklarından insan obalarına yakınlaştığı aylar başladığı için dedem tedbirini alıp ağılı bekçilere kapalı güvenli hale getirtse de dedemin tabirince ayı ve kurt tehdidi yaylada her zaman kaçınılmaz bir gerçekti.

Sesleri duyduğumda merakla dışarıya çıkıp, geniş bir bağlak üzerinde tek duran ve yan tarafında bekçi kulübelerinin olduğu evin arka tarafına dolandım. Ağıl kapısının önünde sesler yükseldi ardından da meraklı kalabalığın konuşmalarına kulak kabarttım.

Kalabalığın ortasında bütün heybeti herkesin dilinde olan dedem ve yabancı iki adam duruyordu.

Elbiselerinin desenleri dışarıda ay ışığı olduğu için seçiliyordu. İkisi de asker desenli giyinmişti.

Beni görmeleri uzun sürmedi. Ve kapalı bir pikabın arkasından yarı candaki kurdun iri gövdesini yere indirmeleri de... Önce ona yardım ettiklerini sandım, ama sonra kurşunla vurduklarını anladım. Hoyrat oba insanının bakışları arasında kalan canavar dedikleri kurdun masum ve acı içinde kıvranan bedenini, kana bulaşmış tüylerini, kendi dünyasına artık bir daha dönemeyecek olduğunun bilinciyle dehşet içinde bakan ve yalvaran gözlerini gördüğüm ve fakat eli silahlı, kanlı adamların karşısında hiçbir şey yapamadığım o ana tarif yazamam. Çünkü kelimelerim kifayetsiz kalır, sadece ne hissettin diye sorsanız, nefesim durdu diyebilirim...

Çünkü bir küçük kız çocuğunun en son görmesi gereken şeyi görmüştüm…

Obada başka çocuklar da vardı fakat onlar benim gibi çığlık atmamış, bilakis obaya gelen o sözde canavara bir oyuncak muamelesi yapmışlardı. İnsanların arasından babaannemin sesiyle kendime geldim.

- Mehtap Huri, bakma etkilenirsin!

Etkilenmek ne kelime? Yıllarca geçmedi etkisi… Hala da benimle…

Ağlıyordum. Babaannem koşup arkamdan beni tuttu ve eve girdirmeye çalıştı. Sadece on iki yaşındaydım. Ve o geceden sonra hayatımda hiçbir şey eskisi gibi olmadı. İçeri girmeyi reddedip bir hamleyle son nefesini veren hayvanın yüzüne baktım. Kulağının arkasında kocaman bir oyuk açılmıştı ve oyuktan kan geliyordu.

Şu dünyadaki vefasızlığa bakın ki, doğa için son derece kıymetli olan ve insanoğlunun tek tüyünü dahi yaratamayacak kadar güzel tasarlanan bir can, iki üç kendini bilmez adamın ayaklarının dibinde debeleniyordu.

Çığlığımı orada olmayan ve evlerinde uyuyan insanların da duyduğunu bugün hala komşu Emine Teyze söyler...

Kurdun öldüğünü anlayınca olanca hızımla otları tırpanlanmış ve sararmış bağlağın uzak yerlerine koştuğum gibi derin bir hendeğin içine yatıp dedemden saklandım.

Hendeğin içinde yatarken en son hatırladığım babaannemin buraya gel hastalanacaksın, nereye saklandın diye bana seslendiği.

Ben dinlemedim. Sonra babaannemin ayak seslerinin uzaklaştığını duydum. Hava aydınlanmaya başladığında ise hendekten çıkıp nasıl olsa çıkar bir yerden mantığıyla peşimi bırakan babaannemin eve dönüp uyuyakaldığı sedire uzandım. Üşüyor ve titriyordum.

Kurdun sarı gözleri aklımdan gitmiyordu. Kurdun ölüsünü ne yaptıklarını hiç sormadım kimseye.

Dedeme göre o bir canavardı ve yediği kuzunun cezasını çekmişti.

O olaydan sonra gecelerce ateşlendim. Eve geri döndüğümde olayı anneme anlattım. Annem beni köyün hocasına götürdü ve içinde dua olan bir cevşen yazdırdı, çünkü kurt, her gece rüyama giriyordu. Rüyamda sürekli kulağının arkasındaki oyuktan gelen kan yatağımın üzerine akıyor, o kadar çoğalıyordu ki beni kanıyla boğuyordu. Nefes nefese uyanıyordum ve ertesi gece bir daha aynı rüyayı görüyordum… Annemin yazdırdığı cevşen hiçbir işe yaramadı. Annem hala görüyor musun diye sordukça ben saklamaya başladım ve olay kapandı.

Dedemden yıllarca nefret ettim…

Kurttan korkuyordum.

Bu korku yetişkinliğime kadar devam etti. Bir gün, aynı ovada yirmili yaşlarda bağlakların ortasından kurşun gibi geçen ve uzaklığı bana yüz metre olan bir kurtla karşılaştım. Uzağımdan geçerken sanki özellikle gözlerime baktı. Arkasından obanın çoban köpekleri koşuyordu.

Enteresan bir şekilde kurt korkumu o bağlağın ortasında yendim. Sanki aynı kurt, başka bir kurdun bedeninde bana görünmek için geri gelmişti. Saliselik bir zaman diliminde onunla duygusal bağ kurmuştum...

Ve o günden sonra rüyalarımı kontrol etmeye başladım... Kurt rüyama gelen ve onunla tarifi imkânsız yerlere gittiğim dostum olmuştu. Kulağının arkasındaki kan hiç gitmese de bana hep huzur veriyordu. Otuzlu yaşlarda psikolojik yardım aldığım bir doktor bana telkinlerde bulunmuştu.

Olayın ardından uzun yıllar geçse de kurt ve ben hala rüyalarda buluşuyoruz. Bu güzel ve huzurlu bir buluşma.

O geceden sonra yakama iliklediğim kurt, şimdilerde benim en büyük dert ortağım. Onun geleceğini uykuya dalmadan anlıyorum. Ve geldiğinde yatağın ucuna oturup arkasından beni çağıran sarı gözlere doğru yürüyorum. Ve odanın kapısından adımımı yosunlu ağaçların olduğu karanlık ama güzel bir ormana atıyorum.

Sarı gözlü ile saatlerce yürüyorum. Yeşil vadilerden, yüksek tepelerden geçiyor ve yine yatak odamın kapısından içeri giriyorum… Hava aydınlanırken uyanıyorum.

Kurt gitmiş oluyor ve ben dünyaya geri dönüyorum.

Bazen günlerce gelmiyor. Fakat hayatımın bütün zor zamanlarında başıma geleceklerin sinyalini bana hep kurt verdi. O bu dünyaya ait değil biliyorum. Bu rüyaları neden görüyorum onu da bilmiyorum. Tek bildiğim kurtla bir bütün olduğum…

Geçenlerde eski fotoğraflara bakarken dedemin eski ve solmuş albümdeki fotoğrafına tesadüf ettim. Mavi gözlü ihtiyarı uzun uzun süzdürdüm. Hayattayken kırgın olduğum dedem, sanki fotoğrafta bana bir şeyler söylemek istiyordu.

Pişmanım gibi, üzgünüm gibi... Ve onun yerine ben konuşmaya başladım. Fotoğraf, insanmışçasına beni dinledi...

Ve dedeme seslendim:

-"İnsan kalbi atmak için yaratılmıştır ve nefret ona ağır gelir. Ve nefretinden kurtulmak ister. İçindeki nefreti dışarı kusarken öyle korkar ki, işlediği cinayeti görmemek için vicdanının bütün ışığını kısar. Zira karanlığın kusur örtmede, olanları gizlemede üstüne yoktur. Sen de kıstın vicdan ışığını. Sonra gösteri başlattın. Şeytanca bir hamleyle ve ağzından saçılan nefret salyalarınla, vicdan ışığının sisli karanlığında indirdin ölümcül kurşunu masumun şakağına.

Söylesene, yediği kuzuyu geri mi getirecektin?

Karşısında kendisine yapılan haksızlığa öfkelenen kurdu hem suçsuz, hem güçsüz buldun. Böylelikle işin kolaylaştı değil mi? Biraz bekledin ve bütün cesaretini toplayıp hınçla bir kurşun daha indirdin. İndirdin, çünkü iç gıcıklayan bir arzuyla zavallı hayvanın akan kanını görmek istiyordun. Kuzunu yemesinin bedelini kanıyla ödettin. Vicdan ışığının gücü dibe çöktü sonra.

Her şey bittiğinde, öfken geçtiğinde, kıstığın ışık senin kontrolünün dışında tekrar belirginleşmeye, yükselmeye başladı. Gittikçe arttı ve olanca gücüyle son bir çırpınışla farlarını içinde yaşattığın kör katilin kalbine dayadı. Kalbin, parlayan farların etkisiyle kendisini kör eden nefretinden başını kaldırdı ve ayakları önüne yığılan zavallı kurbanın acısını işte o zaman anladı.

En nihayetinde sen de insandın ve geçici bir pişmanlık kapladı değil mi içini?

Ben ne yaptım der gibi kanlı ellerine baktın, sonra da meydana devirdiğin ve kulağının arkasını oyduğun masuma.

Ve şimdi soruyorum sana:

-Kuzu bahaneydi değil mi?

Sahi her şey, şu kırmızı kan için miydi?

Katil olmana değdi mi?

Basılı arşivden
Bu yazı ilk kez 4P1K Sayı 28 (Ekim 2021) sayısında yayımlandı.
ReklamTailtown
Mehtap Huri Sağsen
Yazar

Mehtap Huri Sağsen

Mehtap Huri Sağsen (veya Sağesen), HAYTAP (Hayvan Hakları Federasyonu) Ordu İl Temsilcisi ve hayvan hakları aktivistidir. 4P1K’de 14 yazısı yayımlandı. Tüm yazıları