Bir Orman Meleği, Bambino
“Vahşi doğanın gizli mucizeleri, kendi kendisini muhafaza edecek naif zekâsı, kudretli bir ritmi, hata kabul etmeyen inatçı bir disiplini vardır. Bu öyle güçlü bir disiplindir ki, hiç bozulmadan zenit saati gibi işler durur. O disiplin sağlıklı halkayı yaşatmak ve zedelememek adına kararlılıkla devam ederken yorulmak, durmak nedir bilmez.
Doğanın gizli eli, karıncalara yönlerini nasıl bulacaklarını, yuvalarını ne şekil kuracaklarını, kurt sürülerinin organize olup avlarını nasıl yakalayacaklarını, ya da bir örümceğin ağını atarak yuvasını adeta bir mimar gibi nasıl öreceğini onlar daha var olup vücut bulmadan atalarına kodlamıştır.
Bu kod, türlerin devamlılığını sürdürebilmesi bakımından doğanın sağlıklı eko sistemler oluşturabilmesi için elzem bir referanstır. Bu güçlü kod bütün canlıların görünmeyen gizli elidir ve vahşi yaşamın soluğunu kesmemek için bir çitaya zıpkın gibi bacaklar, bir kartala avını çok yüksek mesafelerden bile görebileceği keskin gözler, bir sincaba içgüdüsel olarak boyundan büyük işlere kalkışacağı, her yeri meşe palamudu ormanlarına çevirebileceği cesaret vermiştir...
Doğa bu hayranlık uyandıracak özellikleri devamlılıkla kendi rahminde kutsal hazineler gibi muhafaza eder, vakti geldiğinde ise doğurur ve yine vakti geldiğinde emanetini rahmine geri alır.
Geri alış bir ölümdür ve fakat vahşi yaşamda kendinden güçlü olan hayvana av olan başka bir hayvan asla ziyan olmaz, toprağa kavuşarak yeniden bu muazzam sistemin yaşayan canlılarına hayat olur.
Böylelikle yabanın berrak akıntısı bulanmadan bütün duruluğu ile yaşadığımız gezegenimizin canlılarına nefes olması için hayra doğru akar durur. Ama bazen, doğanın hayra akan kanunlarına insan müdahalesi olur. İşte o zaman bütün sular bulanmaya başlar.
Suları bulandıran bazen zayıf halkayı ayıklama bahanesi ile yabanın kutsallığına zarar veren avcılardır, bazen de iyi niyetle bile olsa yaban hayvanlarının zor zamanlarında yardım etmek amacıyla müdahil olan başka insanlardır...
Sular tersine çevrildiğinde doğa bütün samimiyetiyle yardım ister. İster ki bulanıklığa sebep olan lığlanmış çamur temizlensin…
Ve doğa i̇nsana sesleni̇r:
- emaneti̇m sana geldi̇, emaneti̇mi̇ muhafaza eyle ve bana geri̇ ver!
Bu seslenişte doğa kendini duyacak insanı aslında kendi seçer ve seçtiği kişi her kimse duyduğu sese kayıtsız kalamayacak olan doğru kişi veya kişilerdir.
Anlatacağım hikâyede doğa kadim alışkanlığını yerine getirerek hüzünlü sesiyle beni çağırdı... Bu hikâye berrak akıntıdan ayrılarak bulanmış suların içinde boğulmak üzere olan, yolumun kesiştiği ve kurtarıp tekrar doğanın berrak sularına geri vermek için çırpındığım, sonunda kurtarmayı başardığım bir orman meleğinin hikâyesi...
Geçtiğimiz Haziran ayı başlarıydı. Covidden dolayı sokağa çıkma yasaklarının olduğu o sıkıcı günlerde bir telefon geldi. Telefonun ucundaki ses, ablamın sesiydi.
Bulunduğum şehirdeki deniz mesafesinden 8 km yukarıda yaşayan ablam, köpeklerinin evin önündeki harmana bir karaca yavrusu getirdiğini, yavruyu sonradan fark ettiklerini ve yavrunun henüz yeni doğma olasılığının çok yüksek olduğunu, ne yapması gerektiğini bilmediğini söylüyordu.
O kadar yakından ancak belgesellerde görebilme şansına sahip olduğum karaca için hem heyecanlanmış, hem de annesiz kalmasına kederlenmiştim...
Bırakalım annesizliği, o artık tam anlamıyla yabanıl olamayacaktı... Yaban, kendi iyiliği için insana tesadüf etmemeliydi.
Daha önceleri defalarca güvercin, martı, ibibik kuşu, kartal, sincap, çakal gibi hayvanlara yardım ederek onları zor durumlarından kurtarmıştım, çünkü Tanrı' nın yaban hayvanları ile yolumu kesiştirmek gibi özel bir çabası vardı, ama anne sütüne muhtaç bir karaca yavrusuna ilk kez tesadüf ediyordum ve nasıl yardım edebilirdim bilmiyordum.
Tek bildiğim yaban hayvanlarının yavrusuna insan eli değdiğinde annesinin yavruyu bir daha kabul etmeyecek olduğuydu. Daha sonradan edindiğim bilgiler insan kokusuna ve sesine hiç alışık olmayan karacaların beyin frekansları yaprak hışırtısını, rüzgârı, güneşi, karı, yağmuru ve ağaç gövdelerinin hâkim olduğu sessiz kuytuları algılıyor, doğanın gövdesinde vücut bulmamış hiçbir şeye tahammül gösteremiyor olduklarıydı. Onlar doğadan başka her şeyi algılamada zorluk yaşayacak kadar ürkek, efsanelere konu olacak kadar güzel ve hassas canlılardı. Onlar efsunlu varlıkları ile vahşi doğanın göğsünde takılı olan ve kendilerini mütemadiyen gizleyen eşsiz ziynetlerdi...
" Karacalar, efsunlu güzellikleri yüzünden asırlardır zarar görseler bile bu var olma savaşında türlerinin devamlılıklarını hiç bozulmadan sürdürmeyi başarmışlardı.
Orman derinliğine düşen karanlık gecelerde yıldızları kıskandıracak biçimleri ile elmas gibi ışıldamışlar, onlara tesadüf edende güzellikleri yüzünden hayranlık, savunmasızlıkları yüzünden öldürme isteği uyandırmışlar, ele geçirme arzusuna ve hareket eden her şeyi avlama dürtüsüne tabi olan insan tarafından hep pusuya düşürülmüşlerdi. Efsanelere konu olmaları da, narin güzellikleri ve masumiyetlerindendi.”
AMA ŞİMDİ GÜN, NARİN BİLEKLİYİ AVLAMA GÜNÜ DEĞİL, YAŞATMA GÜNÜ İDİ...
Arabama atladığım gibi doğanın imdat dileyen sesine doğru koştum.
Onunla ilk karşılaştığımda bir kolinin içinde yatıyordu. Ablamlar benim gelip onu doğa korumaya teslim etmek için almamı beklemişlerdi.
İnsanın hayatında unutamayacağı bazı anları vardır. İşte o an, benim hayatımda hiç unutulmayacak kadar güzel bir andı...
Sırtındaki çizgilerini, kalkık burnunu, iri ve dik kulaklarını, şekilli kafasını, estetik bedenini dakikalarca izledim ve karaca yavrusunu kalem ile çizilmiş gibi güzel şekillendiren, içine nefes koyan ve ruh veren muazzam tasarım karşısında hayran kaldım...
Karşımda duran bir mucize idi. Sürmeli iki çift göz hiçbir şeyden habersiz etrafa bakıyordu.
Hiç bulunmaması gereken bir dünyaya gelmişti, yani insanların dünyasına... Ormanın şah damarından kopup gelmek büyük şansızlıktı karaca için... Ona bakarken yüreğim daraldı. Üstelik yetimdi ve anne sütüne ihtiyacı vardı.
Yeni doğmuştu ve muhtemelen annesini bile ememeden köpek bulmuştu onu. Annesi köpeği görür görmez kaçmıştı. Köpeğin, daha göbek bağı düşmemiş karacayı fındık bahçesinden neden harmana getirdiğini bilmiyorduk. Ama yavruya hiç zarar vermediğini, onu ağzında tutarken çok dikkat ettiğini, çam ağacının dibine bırakır bırakmaz karacanın köpeği annesi sanıp peşinden koştuğunu iyi biliyorduk, çünkü evin köşesine daha önce yerleştirilip harmanı gözetleyen ve olup biten her şeyi bize an an gösteren kamera kayıtlarını incelemiştik.
Evin köpeği Poyraz, sanki karacanın annesi gibi davranıyordu. Yavruyu yalıyor, başını onun önüne uzatıyordu. Koşmak ve zıplamak için yaratılan, yanlara doğru pergel gibi açılan ince ve uzun bacakları vardı. O kadar narindi ki tutmaya kıyamıyordum.
Sanki dünyada yüzyıllardır yaşayan bir bilge kadar sakindi. Ve sanki dünyaya defalarca gelmiş, ölmüş, sonra tekrar yine, yeniden doğmuş kadar da aşinaydı...
Bulunduğum bölgedeki Doğa Koruma Milli Parklar Müdürlüğüne telefon açıp yapmam gerekeni yaptım ve karacayı gelip almalarını söyledim. (Yaban hayatıyla ilgili sorunlara her zaman doğa koruma M.P.Ş. Müdürlükleri bakar.) Telefona bir devlet memurluğundan öte insanlığını da sevdiğim, samimiyetine inandığım, karşılıklı olarak birbirimize güvendiğimiz yetkili kişi çıktı.
Durumu anlatınca da, onu tez zamanda yakın civardaki bahçelerinden birine geri koymamızı, annesinin belki geri gelebileceğini söyledi. Ben Elbette bunu çok iyi biliyordum. Fakat annesinin gelmesi için bırakacağım yerde güçlü olsun diye ona can sütü içirdim. Pek tatmin etmese de, tatlı kaşığıyla ağzına sütü boşalttım. İçirdikten sonra biraz kendine geldi.
Onun ağzı anne sütü kokması gerekirken, şimdi kendine yabancı, yapay bir dünyada hiç bilmediği bir insanın elinde karnı doymuş, ehli yaşama uyum göstermeye başlamıştı... Sonra annesinin gelip alabileceği uzak düzlüğe doğru yürümeye başladım.
Daha saatler önce doğmuştu ama içgüdüsel olarak adım adım beni takip ediyordu. Kuşa benzeyen tiz ve kısa bir ses çıkararak arkamdan geliyordu. Bacaklarının açılması için koşmaya başladım... Ben koştukça o da hızını arttırıyor, ben durdukça o da duruyordu.
Beni annesi sanıyordu. Sonunda onu kaderi ile baş başa bırakacağım ve uzaktan takip edeceğim bahçenin ortasına vardık. O büyülü günün hem tadını çıkartmak istiyor, hem de bencillik yaptığımı, onu bir an önce bahçede yalnız bırakarak uzaklaşmam gerektiğini biliyor, suçluluk duyuyordum.
Doğanın imdat çağrısına kulak vermiş, karacayı kurtarmak için harekete geçmiştim ve emanete hıyanet etmemeliydim. Karacanın üzerindeki insan kokusunun gitmesi ve annesinin onu kabul etmesi için önce ellerimi ıslatarak acı acı anne arayan yavrunun muhteşem desenli sırtına sürdüm... Böylelikle yavrunun üzerine ot kokusu sinecek, annesi onu kabul edecekti.
Sonra onu dalların diplerinden fışkırmış otların üzerine yatırdım ve koşup uzaktan izlemeye başladım. Bu uzaktan izleme gece yarısına ve gün ışıyana kadar uzadı. Düşünsenize, karanlık bir gece yarısı sessizliğinde sabaha kadar bir anne karaca beklemek kaç kişiye nasip olur şu hayatta?
Bahçenin ortasında kaderi ile baş başa annesini bekliyordu Bambino... O bir erkek karaca yavrusuydu ve ona isim bile vermiştim: BAMBİNO...
Bambino, Sabahın ilk ışıkları ile yattığı yerden ayağa kalkıyor, o tiz sesi ile anneyi çağırıyor, bense gizlendiğim yerden çıt çıkarmadan olup biteni takip ediyordum.
Anneyi bekleme seansları tam 3 gün sürdü. Ne gelen vardı ne giden... 3.gün dolunca umut tamamen bitti. Yaban hayattan çok iyi anlayan bir veteriner hekim arkadaşım, 3 gün içinde gelmeyen bir annenin daha da gelmeyeceğini söylemişti.
Son gün, bugün de bitti Bambino şansın açık olsun dedim. Artık, yapmam gerekeni yapmalıydım.
Fakat Bambino' yu doğa korumanın, annesiz karaca yavruları için çok da iyi koşullarda olmayan, gün içindeki mesai saati bittiğinde ilgili veteriner hekimin kapısını kapatıp evine gittiği dolayısı ile üç saatte bir kimsenin biberonla beslemediği ve üstelik yavrulara içinde gerekli besinler olan keçi sütünün değil, bir karaca yavrusunun gelişimine çok az katkı sağlayan inek sütünün içirildiği imkanları kısıtlı rehabilitasyon merkezine vermek istemiyordum...
Bambino' nun bir sütanneye, hem de bütün özelliklerini muhafaza edecek ıssız bir yere ihtiyacı vardı.
Ben ne kadar güzel bakarsam bakayım, onu pamuklara dahi sarsam yeteri kadar güneş ışığı alamazsa geçici de olsa apartman dairesinde asla gelişemezdi... Şefkate de ihtiyacı vardı evet, ama bir yaban hayvanı için ona şefkat verebilecek en güzel şey, ılık ılık sütü akan bir anne ile nefes alan doğaydı...
Etrafımdaki insanlar bana fırsatını bulmuşken onu biraz daha tut, bir haftadan bir şey olmaz, tadını çıkart, böyle bir fırsat bir daha karşına çıkmaz deseler de, ben doğru olanın ne olduğunu iyi biliyordum.
Doğa korumayı aradım ve annesinin gelmediğini, başaramadığımı söyledim.
Yetkili kişi, siz keçi sütü verdiğiniz için bir hafta daha sizde dursun da, ölüm riski azalsın dedi.
Ve ekledi:
- Mehtap hanım biliyorsunuz, bir yaban hayvanını evde bakmak yasal değil. Ama sizin tüzel kimliğiniz ve gözümüzde güven veren bir statünüz var, dolayısıyla bir hafta sonra kendine geldiğinde bize teslim etmek kaydıyla sizde kalmasında hiçbir sakınca yok dedi.
Karacanın bende bir hafta daha kalması her iki taraf için de uygun görülmüştü... Oy birliği ile Bambino bir hafta daha bendeydi... Yani bir hafta daha kendi türünün familyasına en yakın olan keçi sütünü biberonla içirecektim. Karacanın bende kalmasına izin verilmesindeki en büyük etken de zaten, keçi sütüyle beslememdi.
Karacayı bulduğum gün ( 2 gün önce) şehre uzak bir dağ köyünden keçileri olan bir çiftçi bana yavruya içirmem için keçi sütü vermişti. Yaşlı adamın telefonunu bir tanıdıktan almış ve bana süt yollamasını istemiştim. Çiftçi de yavruya emniyetli bir yer bulamazsanız bana getirin, daha önce yetişkin ama yaralı bir karaca iyileştirdim, benimle bir yıl yaşadı. Keçilerimle dağa yayılmaya gidiyordu, bir gün uzaktan karaca sürüsünü gördük, arkasına baka baka sürüye gitti, merak etmeyin, bende kalırsa bir gün yine kendi sürüsünü bulur ve bu yavru da gider demişti...
Çiftçinin yüzünü hiç görmesem de bende çok samimi bir intiba bırakmıştı. Süt bitmişti ve Bambino açtı... İçimde Bambino' ya karşı inanılmaz bir acıma hissi besliyordum. Bambino' yu küçük bir koliye yerleştirip koliyi arka koltuğa bağladım ve yola koyuldum..
Ona keçilerin sütünü memesinden içirtip evime geri getirecek, bir hafta sonra da akıbetini hiç bilmeyeceğim rehabilitasyon merkezine teslim edecektim...
Ne acıydı!
O kadar emekten sonra ya onun başına bir şey gelseydi? Düşüncesi bile yüreğimi yakıyordu. Doğa korumanın da o çiftçiden haberi vardı. Hatta, çiftçi karacayı alıp doğa korumanın, yani bizim kontrolümüzde muhafaza edip büyütürse, iki ay sonra yavruyu gider alır ve onu İstanbul Polonezköy' deki karaca üretme çiftliğine yollarız demişti ve fakat, Bambino' yu Polonezköy' de nasıl bir hayat beklediğini bilmediğimden bu bana pek mantıklı gelmemiş, sonra söz konusu yeri bir iki tanıdığa sorarak araştırmış, edindiğim kanaatim olumsuz hislerimi doğrulamıştı...
Çiftçinin yolu bir türlü bitmek bilmedi. Dik virajlı yollardan geçerek sonunda dağ köyüne ulaştım. Yola çıkmadan kendisini aradığım ve o bölgeyi bilmiyorum diye panik halinde yol tarifi aldığım çiftçi beni yol kenarında bekliyordu
Esmer benizli, beyaz saçlı, güleç yüzlü bir insandı. Arabamdan indiğimde tebessüm ederek yanıma doğru yürüdü. Açık renkli gömleğini pantolonunun üzerine bırakmış, beline bir iş önlüğü bağlamıştı. Yaka cebinde cep telefonunda bir oyun havası çalıyordu. İki elini açarak, bacım hoş geldin, sefa getirdin benim adım Kadir dedi...
Bu sıcak karşılaması, bahar gününün serin akşam çisesinde içimi ısıtmıştı. Teşekkür ettim ve başımdan geçenleri bir ağız dolusu cümleyle Kadir amcaya anlattım...
Bacım sen merak etme şimdi rahatlaştırırız onu dedi ve kolinin içinde yatan Bambino' yu kucağına aldı, dil dökerek sevmeye başladı: - Oy benim güzel oğlum, oy yakışıklı oğlum, Eren' im, Ceren' im (Daha sonra öğrendiğime göre torunlarının isimleriydi) oy benim yetim yavrum diyordu...
Bambino ile beraber çabucak keçilerinin olduğu yere girdi ve memeleri süt dolu bir keçiyi kısa bağlayıp yavruyu altına koydu... Ah Bambino.... Henüz emmeyi bile bilmiyordu.
Kadir amca yere çöktü ve karacanın karnının altına kolunu destek yaparak ona emmeyi öğretti. Bir iki koklama, burnu ile yoklamadan sonra uzun sürmeden süt dolu memeleri yavru iştahla emmeye başladı.
Yavru sütleri emerken sanki ben doymuştum.
Çiftçi Kadir amca da bak, gördün mü, karnı kalktı, doydu, iyi olacak, bu çocuk çok acıkmış, ah yetim Eren' im, ah biçare Ceren' im diye mırıldanıyordu. Sen merak etme, sen bunu bir hafta bana bırak, hiçbir şeyi kalmaz...
Bu meleğin annenin memesinden gelen taze süte ihtiyacı var, sen bilemezsin ki biberondan ne zevk alır bu yavrucak? Güven bana, o kadar yol gelmişsin, bir daha geri sürükleme bu biçareyi, devlet de zaten geçici süre benim keçilerimden süt almasına izin vermiş diyordu…
Bir iki hafta sonra tanıyamazsın bunu, serpilir, ama iste keşke almasalar buradan da, o ne zaman isterse kendi kendine gitse, zaten bu civarda çok karaca var, büyüdüğünde bağlasan durmaz kendi yolunu tutar diye ekliyordu...
Bu güleç yüzlü, cebinde taşıdığı telefonundan müzik sesi kesilmeyen neşeli adamı huzurla izliyor, bir yandan doğanın imdat diye seslendiği kişinin ben değil, Kadir amca olduğunu düşünüyordum...
Ben sadece karacanın kurtulmasına vesileydim. Karacayı Kadir amca kurtaracaktı biliyordum... Yapılması gereken her şey yapılmış, karaca doymuştu...
Geri çekilip, Kadir amcanın "garip bırakır mıyım hiç ben bu çocuğu", diye diye dil döktüğü, karacanın doyduğu, neşesinin yerine geldiği o huzurlu manzarayı izledim. Tebessüm yüzünde inci gibi duran bu samimi adamı kucaklamak istedim. Sevinçten gözlerimden yaşlar geliyordu...
Kadir amca biliyor musun çok üzülüyordum, ama şimdi Bambino için çok mutluyum, eve gidince ben biberonla içiririm diyordum...
Çiftçi, başını masumca kaldırıp, burada kalabilir, sonra gelip alırlar, devletin hükmünden sual sorulmaz dedi...
Ve ekledi:
Çok alışacağım, ama yeter ki sonu hayırlı olsun....
O an, Bambino için hayırlı olan tek yerin Kadir amcanın keçilerinin özgürce otladığı ve karacaların çiftliğin yanlarında gezindiği o yer olduğunu anladım ve fakat Kadir amcaya bir şey söylemedim.
Biraz sohbet ettikten sonra, bu samimi adamın yanından karacayla beraber ayrıldım. Aslında karar vermiştim ama Bambino' nun son kez kafasını boyun çukuruma uzatarak uyumasını istedim. Onunla kurduğum duygusal bağı kimse bilmeyecekti. Bambi, doğanın bana emaneten armağan ettiği bir yıldız gibiydi. Kayıp gidecekti ellerimden ama bana onun hatırası yetecekti.
Eve geri geldiğimde vakit çok geç olmuştu. Onu yatağa koydum ve yanına uzandım.. Daha henüz sertleşmemiş toynaklarını sevdim. Yüzünü unutmamak için hafızama kodladım. O ve ben, karanlıkta birbirine tesadüf eden ve dünyaları birbirinden çok farklı iki ayrı yolcu gibiydik. Ama her ikimiz de, sevmeyi seviyorduk...
Ne olmuştu o bir yaban olduysa, onun da iki kulağı, iki gözü, atan bir kalbi ve duyguları vardı...
Bunları düşünürken, Bambi" nin boyun çukuruma bırakıp geri çektiği ılık nefesini dinliyordum. Sanki bu dünyanın nefesi değildi.
Kendimi şanslı ve seçilmiş hissediyordum...
Bambino evimde sadece üç gece kalmıştı. Bütün bunlar sadece üç gün içinde olup bitmişti. Ama sanki Bambino ile yüzyıllardır yaşıyor gibiydim.
Sabah yüzümü yalamasıyla uyandım. Belki bu bir veda teşekkürü idi.
İçimden bir şeyler mırıldanıyordum…
" Güle güle güzel karaca,
Toynakların değmesin taşa,
Toynakların değsin toprağa
Rüzgâr ninni söylesin
Sen yetim değilsin,
Sen bir orman meleğisin
Güle güle şirin, hüzünlü karaca
Elveda sana"
İçimde bir parça hüzün ve umutlarla, yanımda Bambi, yola koyuldum... Kadir amcaya karacayı sana getireceğim diye telefon açmıştım. Bekliyordu beni, biliyordu bir iki hafta karacanın kendinde kalacağını, ama karacayı biraz bakıp doğa korumaya geri vereceğini sanıyordu. Ona doğanın emanetini teslim edeceğimi, bir daha da almayacağımı bilmiyordu...
Kadir amcanın evine vardığımda beni her zamanki gibi güleç yüzüyle, cebinde çalan müzik sesiyle karşıladı. Biraz konuştuktan sonra ona sordum...
Söyle bakalım Kadir amca, bu karacayı şimdi sana bırakıp gitsem ve bir daha geri gelmesem, elinde sana bırakıp gittiğime dair bir belge var mı dedim, yok dedi...
Peki, senin benden aldığına dair bir belge var mı dedim, yok dedi...
O halde, bu karaca sana emanet, burada olduğunu senden, benden ve yıldızlardan başka kimse bilmeyecek...
Çiftçinin gözleri parladı. O gözlerde kendisine güvenen ve karacayı emanet eden bir kişinin güvenini kazanmanın gururu vardı.
Gözün arkada kalmasın bacım, ben onu en iyi şekilde muhafaza edeceğim, ister burada kalır, ister sürüsüne gider dedi.
İkimiz, neredeyse haritada bile yeri belli olmayan bu dağ köyünde tokalaştık... İkimiz de bu sırrı kimselere söylemeyecektik. Bambino' yu Kadir amcanın saklı cennetine götürmek sakladığım en güzel sırdı...
Eve dönünce olayın başından sonuna kadar bana yardımcı olan çok yakın bir dostumu aradım ve aramızda şöyle bir konuşma geçti
-Dostum merhaba. Dün çok güzel bir olay oldu...
- Hayırdır Mehtap, yoksa karacanın annesi mi geldi? Keşke fotoğraflasaydın.
- Evet Dostum, nasıl mutlu oldum anlatamam, karacayı o koyduğum yerde annesi buldu.
Şey, yani uzaktan bakıyordum. Ürküp kaçar diye kımıldayamadım, dolayısıyla uzaktan fotoğraflayamadım, ama yavru annesinin peşinden gitti. Çok mutluyum çok...
Çiftçide değil yani.
- Elbette ki, dostum bunun beyaz bir yalan olduğunu anlamıştı... Telefonun ucundan muzipçe güldü. Ve dedi ki, ben de aynını yapardım, ama hiç kimselere bu sırdan bahsetme. Hangi sır dediğimde telefonun ucundan içten bir gülme sesi daha geldi.
Ben anlayacağımı anlamıştım. Ve anladıklarıma istinaden buraya bir şeyler yazayım:
"Bütün bunları okuyup, çiftçinin nerede ve hangi köyde yaşadığını merak edip sormak isterseniz, Bambino' nun iyiliği için artık ben de hatırlamıyorum.
Görmedim, duymadım, bilmiyorum...
Kadir amca diye bir kişiye rastlamadım, o Bambino' ya keçisinin sütünü emzirmedi, ben de Bambino' yu ona bırakmadım... Bambino sadece benim kafamdan uydurduğum bir masal kahramanıydı ve ondandır ki, benim evimden çıkıp yine hayalimde yarattığım çiftçi Kadir amcanın saklı cennetinden içeri girdi, bu yazıda kullanılan karacayla bana ait olan fotoğraflar da birer foto shop... Bütün anlattığım mutlu olmanız ve gülümsemeniz için yazılmış bir masaldı ve masal bitti"



