Kötülük Nedir?

Bir gün böyle bir başlıkla yazmak isteyebileceğimi hiç düşünmemiştim.
2024 yılının Eylül ayındayız.
Bazı genetik çalışmalar köpeklerin evcilleştirme sürecinin 15.000 yıl öncesine dayandığını belirtmekte.
Onları, biz insanoğlu evcilleştirip, hayatımızın içine almış, avcılıkta, çobanlıkta bekçilikte vs. kullanıp arkadaşlık yapmışız. Tıpta , bilimde hastanelerde , terapilerde ,depremlerde her türlü onları karşılıksız kullanmışız. Yetmemiş uzaya bile yollamış köpek Laıka ‘yı Ruslar.
Yazmaya kalksam onları nasıl karşılıksız kullanıp sömürdüğümüzü sayfalar yetmez.
En önemlisi onların sadakatini, şefkatini dostluğunu kullanan bizler…
Aynı, insanoğlu eli ile şimdi de ölüme, katliama mahkûm edildiler.
Yıllardır ben, bu dergiye yazı yazarım ama bu sayı ve bu köşe yazısı en zor olanı.
Günlerdir sessiz canların, canlarını insan eli ile cebren, alenen ve hunharca, alındığını görmekten hasta oldum. Ruhum hastalandı. Gece uykusu, gündüz yaşam tutkusu ve isteği bırakmadılar.
Günlerdir hayvan cinayetlerini izlemekten helak olduk.
2024 yılının Haziran ayı, belleklere kanlı çivilerle kazıldı.
İkinci bir Hayırsız Ada, katliamı olarak anılacak daima.
Toplum vicdanında sürekli kanayan bir yara olarak kalacaktır.
Hiç kapanmayan bir yara.
Biz, hayvan hakkı savunucularının çektiği ızdırap bir yana.
Onların bu acılarını dehşetle nasıl yaşadıklarını düşünmek, insanı çıldırma noktasına getiriyor.
O köpeği, elleri ile boğazlayan boğan, malum kişi, o eli ile kutsal saydığımız ekmeği tutuyor.
O kişi, çocuğunun yüzüne bakıyor. O kişi sokakta yürüyor su içiyor.
Güneşe bakıyor ve hatta gülüyor belki de.
Günlerdir kafamda bu başlık ,kılıç gibi sallanıyor.
İçimdeki acıyı , öfkeyi , kavgayı bir kılıç darbesi ile kesip atmak mümkün olabilseydi.
Avaz avaz bağırmak, böğürmek bile yetmiyor içimdeki acıyı ve kederi boşaltmaya.
Hiçbir şey yapamadan, çaresizce olmayan adaletin ve kanunun peşinden koşturmak.
Biz hayvan hakkı savunucularının tek derdi sokak hayvanları oldu. Her gün onlarca acıyı ve vahşeti görüp öylece sessiz kalmak ve eli kolu , bağlı susarak üstelik.
Şiddetin, neredeyse ilkokullara kadar indiği toplumumuzda her gün onlarca cinayet ,uyuşturucu, gasp, tecavüz , hırsızlık yapılan ülkede bizim gücümüz sadece savunmasız, dilsiz garibanlara mı geçmeliydi ?
Hani her canlının eşit yaşam hakkı vardı?
Hani bir canlıyı yaşatmaktan öte daha kutsal bir şey yoktu ?
Hani günahtı , hani ayıptı ?!
Dini ,ahlaki, vicdani, ilmi , bilimsel boyutları vardı. ?
Hani can almak sadece Allah’a mahsustu?
Ne oldu bütün kavramlar çöküp , kavram karmaşası mı oldu?
Hadi , hukuksal boyutundan vazgeçtim.
İslami gelenek ve kültürümüzde önemli bir yeri olan ümmet kavramının hayvanlar için de kullanılmış olması çok önemli ve dikkat çekici idi.
Hani Allah buyurmuştu; ” Onlar benim sessiz ümmetimdir ve size emanetimdir.” Diye…
Müslümanlığın en önemli öznesi ve merhamet olan bu ülkenin, bu insanlarına ne oldu ?
Tüm hayvanlar, karıncadan file ekolojik düzen ve dengenin en önemli halkasıdır.
Bu halkadan kıyım yapmak, halkayı , kopartmak, canlarını acıtmak inançlarımıza ve kendimize ihanettir. Birincil olarak buna hakkımız yoktur.
Çünkü onlar da kendi sosyal toplumları içinde özgür bireydir. Yaşam hakları vardır ve kutsaldır.
Yaklaşık 20 yıldır, kısırlaştırmanın önemini herkesler bağırarak anlattılar.
Yaklaşık 1300 belediyesi olan bu ülkede yine yaklaşık sadece 200 adet barınak var.
Bunların çoğu sadece ilkel koşullara sahip kısırlaştırma yapılmayan barınaklardır.
Yani köpekler toplanır . orada hastalık ve açlıkla ve hatta şiddete maruz kalarak ölürler.
Başka bir deyimle ölüm kamplarıdır. Barınakların girişi vardır. Çıkışı asla yoktur.
Ya da çok az vaka , iyi bir sonla biter.
Hayvan dile gelip de size , ” Beni aşılat ,kısırlaştır , tedavi et ve yaşat mı diyecekti.?
En büyük suçlular başta Tarım Bakanlığı , yerel yönetimler ,il ve ilçe tarımlar ve belediyelerdir.
Kısırlaştırma yapmayan , onlar için fon ayırmayan hayvanlara ait parayı, her türlü lüzumsuz envantere ayıran belediyeler en büyük suçlulardır.
Sadece lüzumsuz konserlere harcadıkları para ile bile çözüme gidebilecekken hiçbir şey yapmadan öylece koltuklarında oturdular. Çünkü hayvanların oy hakkı yoktu.
Çünkü belediye seçimlerinde onlar oy kullanmıyordu. İşin en açıklayıcı ve en vurucu kısmı budur.
4.000.000 sokak köpeği gibi bir yaftalamada bulundular.
Acaba hangi bilimsel araştırma sonucu bu sayıya eriştiler.
Çünkü bu konuda söz sahibi olan bilim insanlarının böyle bir kesin sonuca varılması için çok iyi bir seçim ve sayım yapılması gerektiği ,bunun da çok zor bir matematik olduğunu dile getirdiler.
Ayrıca bunun için de çok uzun bir süreç gerektiğini söylenirken , kara saplı balta usulü ile 4.000.000 diyerek hayali bir sayı buluverdiler.
Belki bunun içinde binlerce yılkı atı , kedi, eşek , terk edilmiş farklı kategoride hayvanlarla belki bu sayıya ulaşılırdı. Bilmiyoruz…
Dedim ya , varsa içinde kötülük yapmak , her şeye bir kılıf uydurmak kolaydır.
Yıllarca köpekleri , bindirilmiş kıtalar halinde ve bir top gibi oradan oraya atıp savurdular.
Bu düzen, hep böyle sistematik bir şekilde sürdü gitti ve bugüne gelindi.
Hiçbir yetkili merciye, ilim adamlarına, veterinerlik fakültelerine, değerli hocalarına, Türkiye de bu konuda söz sahibi yetkili ve çok önemli insanlara danışmadılar.
STK lara hayvan hakkı Savucularına danışmadılar. Kedi köpek için tek bir yayını olmayan bir zooteknist çıkıp karar verdi hayvanların ölüm kamplarına tıkılmalarına.
Bütün bunları yüksek liyakat ve bilgi ve donanım sahibi bilim insanları ve STK lardan destek alarak yapsalardı bugün belki de böyle acıları yaşanmayacaktı.
Çünkü belediye başkanları her şeyi sadece kendi bildiklerine inanırlar.
Sadece insan odaklı düşünce mekanizmaları vardır.
Hele de yetkiyi alıp , koltuğa oturmuşsa onlardan daha bilge kimse olamaz.
Her zaman şöyle derim ben.
“En iyi belediye başkanı henüz seçilmemiş olandır”
Ancak bu arada çok iyi niyetli ve nitelikli, liyakat sahibi görmüş, geçirmiş ve tevazu sahibi ön görülü belediye başkanlarımızı da tenzih etmek isterim.
Çıkarılan kanunun akıl v e mantıkla hele vicdanla merhametle asla ilintisi yok.
İnsanları farkı bir boyuta , kavgaya , düşmanlığa , öfkeye ve kin tutmaya sürüklüyor.
Belki de bu vesile ile toplumda bir bölünmeye gidiyoruz gibi bir gözlem içinde hissediyorum ben kendim şahsen.
Çıkarılan yasanın toplumsal etkileri iyi düşünülüp değerlendirilmeliydi.
Hayvana yapılan şiddet, toplumun tüm katmanlarını farklı bir şekilde etkilemekte.
Kimileri çok üzülüp depresyonlara girerken, öfke patlamaları yaşarken ,kimileri de ters orantılı olarak örnek alıp daha çok şiddete başvurmakta. Bu çocuk , kadın , ağaç hayvana yansımakta.
Kimi topluluklarda ise kronik olarak böyle görüntülere maruz kaldığında giderek bunları kanıksamaya , alışmaya ve böyle olaylara duyarsızlaşmaya başlar.
Sözün özü; Zaman içinde şiddet , sıradan ve normalmiş gibi olur.
Başka bir deyimle ise , bu yasa , topluma şiddet enjekte etmektir.
Şu anda birçok belediye hukuk ve vicdana aykırı bir şekilde en iptidai usullerle eziyet ederek hayvan topluyor. Onlar toplarken, diğer tarafta pet hoplar en pahalı hayvanları katalog göstererek kapınıza kadar gelip teslimatta bulunuyor.
Üretim evleri legal ve legal olmayan hepsi hayvan üretiyor. Yurt dışından kaçak hayvanlar getirilip satılıyor. Köylerde üretim önlenmiyor. Ceza yok. İsteyen zehirleyip öldürülüyor.
İsteyen, bile isteye üzerine aracı sürüp geçiyor. Kimisi yakıyor. Kimisi kurşunluyor.
Peki niçin bunlara yasal işlem uygulanmıyor.
Bir taraftan 4.000. 000 köpek var derken, sadece total kapasiteleri 150-200 bin köpek alabilecek barınaklara bu hayvanları tıkmaya çalışılıyor. Benim akıl sınırlarım bütün bu olayları algılamıyor.
Öte yandan her gün bir barınak ve insan vahşeti bitmiyor.
Sosyal medya ve gazeteler barınaklarda yapılan olayları sergiliyorlar.
Barınaklardaki çoğu hekim cerrahi yapmazken, kısırlaştırma yapılamazken ve barınaklarda merhametten yoksun personeller çalıştırılırken kazma, kürek acımasızca kullanılırken bu acılara bizler daha ne kadar dayanabiliriz.
Üstelik bunlar gördüklerimiz ve şahit olduklarımız. Gönüllülerin tespitleri.
Bir de hiç bilmediğimiz, görmediğimiz ilçeler ve köyler var.
Kim bilir, oralarda neler yaşanıyor gözlerden uzak.
Zaten bu hayvanlar toplanırken ve barınaklara getirilirken, çektikleri korku ve bekleyiş, ızdırap ölüm kadar beter bir duygu. Çektikleri korku ve ızdırap, işkence tarifsiz. Küçük büyük ırklar iç içe.
Susuz , sıcak araçlarda bekletiliyor. Görüyoruz. .Araç içinde havasızlıktan boğulan hayvanları bile biliyoruz. Gördük şahit olduk.
Varsa inkâr eden, ben isim ve tarihi ile kaç hayvanın boğulduğunun yazabilirim.
Bu arada elle boğulanlar hariç elbette.
Bir başka fantezi de ötenazi.
Ötenazi iyi ölüm demektir. Bireyin kendi özgür irade ve seçeneği ile olur.
Ancak tek bir Vet. Hekim kararı ile öldürülemez hayvan. Üç hekimin rapor hazırlayıp elzemse tüm hayati koşulları işlevini kaybetmişse yapılır. Ayrıca çok yüksek gideri olan bir iştir.
Bunları yapabilecek hekim sayısı azdır. Ekipman çok az barınakta bulunur.
Ötenazi çok hassas ve önemli bir konudur. Uygun ilaç, teknik beceri, yeterlilik, zamanlama, karar vericilik, el manipülasyonu, ve en önemlisi tecrübe gerektirir.
Buna karar verenler, sadece adını duydukları bir şeyi zikretmişlerdir.
Özet olarak ötenazi kocaman bir storydir. Biz de uygun şartlar tespit edilerek yapılması mümkün değildir.
Oysa kısırlaştırma, çok daha az maliyetli ve insani bir işlemdir.
Bana kalsa Vet. Hekimler psikolojik testten ve yeterlilikten geçip de bu mesleğe atanmalıdır.
Hayvana bir obje gibi bakan Vet. Hekim sayısı o kadar çok ki.
Çünkü nelere şahit olduk geçen yıllar içinde.
Kendi hayvanlarım için bile neler yaşayıp gördüm geçip giden zamanlarda
Kuduz vakasına da girmeyi çok isterim.
Ancak çok değer verdiğim Tamer Dodurka hocam çok güzel anlatmış. Merak eden açıp okusun. Kuduz da bir story olup patlatılması gereken bir balon…
Ve ardında yatan gerçekler..
Belediyelerin hayvan sahiplendirme sloganı da sadece bir story ve fantezidir.
Mark Twain bir yazısında şöyle diyor.
“İstanbul’a geldiğimde, hayatımda hiç bu kadar mahzun bakışlı ve kalbi kırık köpek görmemiştim “
Diyor. Mark Twain bir de şimdi görseydi, bu savunmasız garibanlara. Yapılanları.
Bir insanın hissettiği acı ile , bir köpeğin hissettiği acı arasında hiçbir fark yoktur.
Onlara da bizim gibi aynı duygulara sahiplerdir. Zaten memeli hayvanların da insandan pek farklı duyguları yoktur. Hepsi bir küçük çocuktur. Bir ineğin de dokuz ay on gün gebelik evresi geçirdiğini söylersem memeli hayvanları daha iyi anlatmış olurum.
Bir çocuk ile bir kedinin veya köpeğin arasında hiçbir fark yoktur.
Hepsi de savunmasız ve masum canlardır. Ve hepsi Yüce Allah’ın verdiği nefesle yaşar.
Ayrıca Bakımevi – barınak tartışmasına da açıklık getirmek isterim.
Bizdekilerin hemen hepsi barınaktır ve ilkeldir. Koşulları çok kötüdür.
Bakım evi ise adı üstünde farklı ve üst üniteliklere niteliklere haiz olan bir statüdür.
Bu karar veren yetkililer eminim hayatlarında bir kez bile bir barınak görmemişlerdir.
Her şeye rağmen tüm kötülüklere karşın yine de sokak hayvanlarını yaşatmak ulusal bir direnç olmalı.
Zaten inancım odur ki, öldürüldükleri kadar çoğalacaklar.
Murphy kanunu diye bir şey var.
Nice Hayırsız ada katliamları, Cemil Topuzlu’nun iftiharla anlattığı itlafları ve nice ölümler ve zulümler görerek yaşamaya direndiler.
Ta ki, insanoğlu bilim ve tekniğin, teknolojinin gerçekliğini görüp anlayana dek.
Artarak kıyımlara aldırış etmeden popülasyonlarını sürdüreceklerdir.
İnancım o ki; Bir gün bu hayvanların makus talihi biz görmesek de bir son bulacaktır.
Çünkü hiçbir kötülük sonsuza kadar devam etmez.
Hak sıralaması diye bir kavram yoktur.
Her canlının eşit yaşam hakkı vardır.
“Biz inadına yaşatmak için varız…” diyen belediyeleri ve Vet. hekimler hep var olsun diliyorum.
Gün geçtikçe yok edilen, zehirlenen, öldürülen hayvan sayısı artıyor.
Toprak utandı, iblis utandı …
İNSANOĞLU UTANMADI….*




