Çin ve Tayland Notları

ÇİN VE TAYLAND NOTLARI; 10.ARALIK.2023
Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz. Dolayısı ile bu yazı , gidip görüp öğrenme ve merak insiyaki ile tutulmuş notlardan ibaret düz bir yazımdır.
Çünkü bir ülkeyi anlamak , tanımlamak için o ülkenin tarihini , coğrafi konumunu , ekonomik durumunu ,sosyolojik ve demografik yapısını , kültürünü ,töresini , öğesini yaşam standardını , hatta siyasi geçmişini dahi bilmeyi gerektirir.
Çin’e geçmiş yıllar içinde müteaddit defalar gidip , geldiğim ve burada uzun süreçler
geçirdiğim ve hatta Çinlilere sıkça konuk olduğumdan ,naçizane bir şeyler öğrendiğimi varsayarak yazmaya çalışıyorum. Ancak Tayland için çok yüzeysel, adeta dokümanter bir film tadında kısa görsellikleri anlatabilirim.
Geçmiş zamanlar içinde Çin Seddi, Pekin dahil, bir kaç şehir ziyaret ettiğimden epeyce bilgi edinmiş, deneyim ve derlemelerimi uzun uzun yazılara dökmüştüm.
Bu kez yine uzun notlar neticesinde bu yazımı kaleme almaya çalıştım.
Öncelikle bana çok komik gelen bir şeyi söylemeliyim.
Çinlilerin hepsinin birer takma adı var. Çünkü gerçek isimlerini telaffuz edebilmek çok zor.
En çok etkilendiğim, şey ise çalışkanlıkları ve sebatkarlıkları elbette.
Hemen hepsinin ikinci ve hatta üçüncü bir işleri var. Sürekli üretiyorlar. Alternatif tıp ve akupunktur çok önemli. Ben de akupunktur yaptırdım. Çok da faydasını gördüm.
Öyle çok değişik teknikler , bitki kökenli ilaçlar ,her derde deva preparat yapımında ,simyacı gibiler.
Yine masaj ve tekniklerinde nerdeyse bacasız sanayi olmuşlar. Her taraf da masaj salonları hepsi eğitimli, diplomalı ve sertifikalı. Anotimi okumuşlar besbelli. İnanılmaz bilgili ve başarılılar. Önüne gelen masaj yapmıyor.
Tayland için aynı şeyi söyleyemem . Bana hiç iç açıcı gelmedi.
Neredeyse sokaklara dökülmüş irili ufaklı , itimat telkin etmeyen onlarca ve hijyen yoksunu salonlar.
Ancak Çinliler çok farklı .
Karınca gibi çalışıp , arı gibi bal depoluyorlar. Dolayısı ile dünyanın ikinci büyük ekonomisine sahipler. Dışarıya bağımlı olmamak için her şeyi kendileri üretiyor. Çin de bambu ormanları ve Çin mobilyacılık sektörü de çok önemli. Mobilya konusunda yine geçmiş kültürlerinden esinlenerek adeta sanat eseri gibi mobilya yapıyorlar. Anlayacağınız her konuda, Sezar’ın hakkı Sezar’a…
En büyük etken ise çok tutumlu olup ,tasarruf etmeyi bilmeleri.
Shanghai , dünyanın en büyük şehirlerinden. 25 milyonun üstünde nüfus.
Amerika’yı sollayan gökdelenleri dünyanın ikinci yüksek kulesi (127 ) katlı), gökdelenleri ile göz yoran ışıklı bir galaksi görünümünde.
Lakin saat 10.00 gösterdiğinde bütün bu ihtişam ve itibar bitiyor.
Işıklar söndürülüyor.
Shanghai , tabiri caiz ise bal kabağına dönüşüyor. İtibar endekslerinin düşmesine aldırış etmeden şalteri indiriveriyorlar.
Mao, bunlara Moliere’nin “Cimri “sini hatmettirmiş anlaşılan.
Sanmayın ki, sadece Shanghai böyle. Diğer şehirler de bu kadar gelişmiş ve modern.
Zaten alt yapıları olan ve binlerce yıllık kültürel zenginlikleri olan bir ülke Çin.
Ayrıca akıl, sır erdiremediğim şey ise 50-60 yıl önce sadece patates yiyip, tek tip elbise giyen ve Opium çeken bu toplum nasıl bu hale geldi?
Dünya ekonomisinde başa güreşen hatta Amerika’yı kündeye getiren Çin, elektrik enerjisinden tasarruf ediyor. Üstelik, dünyanın birçok ülkesindeki ve Amerika dahil olmak üzere bir çok enerji, madencilik ve telekomünikasyon yatırımları, elektronik, teknolojinin Çin güdümünde olmasına rağmen. Böylesine bir ekonomi ve zenginliğe sahipken. Bu kadar tasarruflu olmak insanın akıl sınırlarını zorluyor.?!
Tek bir özellikleri var bize benzeyen. Pazarlık etmeyi çok seviyorlar.
Sanayi, turizm, bankacılık, enerji, otel zincirleri fabrikalar, üretim ne ararsan hepsinde başa güreşiyorlar. Paralarını çok koruyorlar. Çin de sadece Çin yeni Yuan’ı geçer.
Doların yüzüne bile bakmıyorlar. Paraya da pek el sürülmüyor. Alışverişin çoğu QR ile hallediliyor. Öyle elden ele dolaşan kâğıt para hiç görmedim.
Her gelişimde büyük bir beğeni ve şaşkınlıkla dönüyorum ülkeme.
Özenerek, Üzülerek. Niye bizde yok diye, dertlenerek.
Bu şehirde trafik yok. Kameralar izliyor sadece sürekli.
Gereksiz uyarı tabelaları yok zırt, pırt her yerde. Gereksiz hız tahdit levhaları da yok. Önceden oyunu kuralına göre oynayıp şartları ve kanunlarını koymuş çünkü.
Trafik ışığı çok az. Sürekli akan bir trafik. Sürat yapmak yasak. 60- 80 km. Aşamazsınız.
Yol, bomboş bile olsa kimse asla sürat yapmıyor. Çünkü yasak ve cezalar ağır.
Bağıran, çağıran, klakson çalan, drift atan yok. En önemlisi de akıllı kavşak diye bir saçmalık hiç yok burada trafiğe pranga takan!!..
Üstelik herkes birbirine yol vermek için yarışıyor. Teşekkür edip bir de üstüne gülümsemezler mi? Yaklaşık 2 aydır buradayım. Sadece 2-3 kez klakson sesi duymuşumdur. Sadece hafta sonu geceleri biraz trafik yoğunluğu oluyor.
Çünkü hafta sonları herkes kendini bir şekilde ödüllendiriyor.
Yollar çok geniş ve 4-5 şeritli hatta 6 şeritli ve çift gidiş gelişli caddeler.
Alttan, üstten yollar, kavşaklar, ana arterler açık. Çoğunluk toplu taşıma ve metroyu tercih ediyor.
Yaz, kış turist yoğunluğu çok yüksek. Metrolar keza tertemiz ayakta insan yok denecek kadar az metrolarda. Ama yine de ilave etmeliyim ki, Moskova, metrosunun üzerine metro yok bence dünyada.
Tüneller çok uzun Puxsi ve Pudong’ birbirine bağlayan görkemli köprüler.
Bir de motosiklet çok. İnanılmaz çok. Ama öylesine akıcı ve saygılı bir trafik.
Çünkü Çin de kanuni yaptırımlar çok önemli. Cezalar çok yüksek. Hatta bir söz var.
“ Çin hapishanelerinin girişi var çıkışı yoktur” Unutmadan yazmalıyım ki, isterseniz enternasyonal ehliyetiniz olsun. İsterseniz, Grand Prix yarışçısı olun !..
Öyle gelip de araba kiralayıp gezemezsiniz Çin diyarında.
Önce Çin, trafik kural ve kaidelerini öğrenip Çin ehliyeti kazanıp almak zorundasınız.
Buraya adapte olmanın koşulları zor. Postu atıp, yerleşmek zor zanaat.
Her taraf, ana caddeler ve sokaklar, alışveriş merkezleri aklınıza gelen her yer yeşil ve çiçek cenneti. Çiçeklerin renkleri uyumu ise tam bir senkronize görünüm arz etmekte.
Yeşil görmekten gözüm yoruldu dersem, mübalağa olmaz inanın.
Bazı caddelerde gökyüzünü göremiyorsunuz. En çok da Çınar ağaçları…
Ağaçları tedavi ediyorlar.
Yanlış duymadınız biraz zedelenmiş, ağaçları yeşil bir merhem sürerek iyileştirip korumaya alıyorlar. Tek bir kurumuş veya kesilip de göz estetiği bozan ağaç görmedim.
Hasılı şehir, telaşlı bir temaşa içinde ve sessizce akarak yaşıyor.
Türk konsolosluğunun tertiplediği 29. Ekim Cumhuriyet resepsiyonunda Shanghai Belediye Başkanını tebrik etmeliydim. Dünyanın en temiz ve en yaşanılası şehrinin yöneticisi olarak.
Aynı gözlemleri Japonya da edinmiş, 9 ay önce de Japonya’nın temizliği karşısında çok şaşırmıştım. Bu arada biraz da gülmece katayım yazıma.
Çinliler, uçaklar dolusu Türkiye ‘ye gidiyorlar. Saç ekimi ve göz ve miyop rahatsızlıkları için.
Bir de sarımsak olayımız var. Geçenlerde beni, Meksika kökenli bir Çinli, lüks bir restorana davet etti. Şık yemekler ve yanında bir sarımsak tabağı.
Tabii ben sarımsak tabağına çaktırmadan yan gözle bakarken o yemeye başladı.
Yani burada gündüz vakti sarımsak yemek ayıp değil ve free.
Sarımsak hayranı olarak ben, körün aradığı bir göz, Allah verdi iki göz misali, sarımsak tabağına gömüldüm. Bir de Çin stickleri var tabii. Çok hoşuma gitmesine rağmen bu çubukları kullanmayı öğrenemedim bir türlü.
Ayrıca çok milliyetçiler. Yollarda, tabelalarda İngilizce yazı yok denecek kadar az.
Hatta hiç yok bile diyebilirim. Ancak hepsi çok eğitimli hepsi İngilizce konuşuyor.
Bizim memlekette ise Türkçe tabela artık yok denecek kadar azaldı.
Eskiyi ise koruyup muhafaza ediyorlar.
Olmak ya da olmamak!!..
Öyle yecüc, mecüc halleri hiç kalmamış. Pırıl pırıl genç, güzel, mutlu ve sürekli tebessüm eden yeni jenerasyon, genç insanlar. cK kotları çekip parklarda dans ediyorlar.
Yarınlardan korkuları yok. Geleceğe güvenle bakıp sadece gülümsüyorlar. Sanki mutlu ve iyi yaşamak için ittifak halindeler.
Ben hiç bu kadar gülümsemek zorunda kalmadım. Benim gülme kaslarım dumura uğradığı için gülmek çok zor geldi bana.
Oysa gülmek ve gülümseyebilmek ne kadar da gerekli insan için.
Kaldırımları mutlaka yazmalıyım. Şehrin bütün kaldırımları eşit yükseklikte ve sanırım 15 cm. Bir ülkenin medeniyet ve kültür seviyesinin farklı bir göstergesi de kaldırımların yükseklik ölçüsüdür.
Kimse siyaset konuşmuyor, seçim konuşmuyor. Tartışma yok.
Pahalılık, fiyat konuşulmuyor, herkes kazancının peşinde.
Konser, sanatsal etkinlikler, spora ve sağlıklı yaşama koşullanmışlar.
Çay ve ılık su içiyorlar sürekli. Herkesin bir termosu var mutlaka.
Trafikte, motorda sürekli su veya çay içiyorlar. Geleneksel çay kültürünü de yinelemeliyim. Çay-Master olmak önemli.
Çaya ve içimine çok özen gösteriyorlar.
Çay içimi bir ritüel adeta. Bu gelişimde önemli bir şey daha öğrendim.
Çayı 7 yıl bekletip içmeli imiş. Tatlansın ve aromasını bulsun diye.
Japon’lar da çay konusunda Çinlilerden geri kalmamışlar. Bana göre gene de ipi göğüsleyen Çinliler…
Geri dönüşümlü ambalaj, torba, kâğıt ise ücretsiz. Geri dönüşüm ve tasarruf önemli bir yer tutuyor yaşamlarında.
Eee!.. Tabi hal böyle olunca dünyanın en güçlü ve mücehhez ordusuna sahip olup, Amerika’ya da icabında “Höst! “Diyorlar.
Bir diğer önemli konu ise, aile kavramı. Çok önem veriyorlar aile kavramına.
Aile bağları çok kuvvetli. Genellikle hatta çoğunlukla evlilikler görücü usulü oluyormuş İtalyanlar da böyledir diye biliyorum.
Kürtaj ve boşanma yasaları için çok uğraştılar bir zamanlar İtalyanlar.
Keşişler ya da rahipler dersek, öğrendiğime göre hepsi eğitimli. Hatta iki üniversite bitirip üzerine master yapanları ise çoğunluktaymış.
Zaten din ile öyle çok ilgileri yok gibi. Taoizm, Budizm gibi bir de yerel inançlar var anladığım kadarı ile. Konfüçyüs imgesi de en önemli temel kaideleri gibi.
Esas dertleri eğitim. Eğitime inanılmaz önem veriyorlar.
Devlet denetimi ve kontrolü her alanda her şeyde var. Dolayısı ile halk büyük bir güven duygusu ve huzur içinde yaşıyor. Güven duygusu insanı, insan yapan unsurdur.
Gecenin hangi saati olursa olsun. Yalnız başınıza sokağa çıkıp yürüyüş yapabilirsiniz.
Her yer korumalı ve her yer güvenlik kameraları ile donanmış.
Ben Türkiye de gece otomobilimle dahi sokağa çıkmaya cesaret edemezken, burada rahatlıkla akşam yürüyüşleri yaptım.
Herkes işinde gücünde iştahla, iştiyakla ve keyifle çalışıyorlar.
Yaşlı nüfus dağılımı çok. Yaşlılar çok uzun yaşıyor ve ölmüyorlar.
Hepsinin müreffeh bir hayatları var. Sağlıklı yaşıyorlar. Ekmek yok denecek kadar az yiyorlar.
Bol su ve çay, haşlanmış pirinç, zeytinyağı sebze, meyve yemek bunları gayet fit yapmış
Restoran ve otellerde ekmek istemezseniz getirmiyorlar.
Bitki, sebze, meyve, pirinç, zeytinyağı tüketirken, pirinci ise sadece haşlayarak yiyorlar.
Yani bizim gibi tereyağı basmıyorlar içine. Burada pilav yemek benim için zulüm.
Memlekete gidince ilk işim bol tereyağlı nohutlu pilav yemek olacak.
Çinliler aklınıza gelen, gelmeyen her şeyi yiyorlar. Sokak yemekleri ise çok lezzetli
Daha önceki gelişlerimde bu kadar çok sevmemiştim yemeklerini ama iki aydır müptelası oldum bazı yemek ve değişik sebzelerin.
Genç nüfus ise azınlıkta. Çünkü uzun yıllar doğum ve çocuk sayısına kota koydular.
Herkes bakıp, büyüteceği ve eğiteceği kadar çocuğa sahip oldu.
“3 de yetmez, 5 doğurun demediler!” Şimdi ise nüfus gençleşsin diye doğum serbest.
Benim okurlarım bilirim, merak ederler hayvanların durumunu.
Sokak köpeği çok az. Sokak kedisi biraz var. Pet Shop çok.
Bazı Vet. Klinikleri sigortalı o da devletin denetiminde ve diğerlerinden daha ehven fiyatlı.
Ama bir Poodle, Pomeranian ve French bulldog modasıdır gidiyor.
Bizim memleket de böyle oldu. Golden cinsi köpekleri atıp daha küçük ırka yöneldiler.
Bu konuyu açarsam dozunu kaçılabilirim cümlelerimin.
İnsan ve vahşi kapitalizm, her alanda olduğu gibi hayvan sektörünün de başına bela.
Çin, için çok kötü bulguları da dile getirebilirdim elbette.
Ancak biz de bir söz vardır. “İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına “diye.
Teşbih de kusur olmaz. İğneyi bizim memlekete batırmak istemiyorum.
Bir batırırsam, çıkaramam belki.
Çin’in çuvaldızı duruversin kenarda.
Ben bu ülkenin hayranı falan değilim. Sadece imreniyorum.
Sadece bizim niye yok diye.
Öykünüyorum hepsi bu.
Son söz uzaklarda, buralarda;
Kurallar güzel. Bol nezaket ve letafet, temizlik.
Gülümseme, zarafet, saygı ve teşekkür var.
Bu diyarın adı, Çin…
HER ŞEY İNSAN İÇİN
VE… TAİLAND;
Çin’e giderken aklımda Tayland’a gitme fikri yoktu. Biraz da spontane gelişti durum.
Çünkü Çin de en çok 29 gün kalabilirsiniz. Aksi olursa sizi derhal deport ediyorlar.
Ben de yaklaşık bir ayı bulduğum için zevahiri kurtaralım diye Tayland’a giriş yaparak tekrar Çin de bir ay daha kalabilme hakkını elde ettim.
İki uçak değiştirerek Bangkok aktarmalı Koh Samui’ye indim.
İnmez olaydım da böylesine derin ve manzum hikayeleri de anlatmasaydım şu ucu aşınmış eski küçük kalemimle!…
Koh Samui , bir ada . Tayland’da 1000 yakın ada var.
Ancak Koh Samui gibi bazı adaları çok ünlü ve cennetten kopya edilmiş gibi.
Nerden başlasam , nasıl anlatsam bilemedim.
Cennetin nasıl bir yer olduğunu kimseler bilmiyor .Bencileyin gibi…
Cennet bir kavram sadece .
Elle hiç tutulmamış, görülmemiş bir kavram kargaşası hatta.
Cennete gidip de döneni ve anlatanı hiç görmedim ve duymadım ben.
Ama herkesin oraya gidip yerleşmek gibi bir arzusu var.
Tayland da çok şey anlatacak kadar kalmadım. Hepsi 6 gün.
Zamanımın çoğunu ise maviyi ve yeşili izleyerek geçirdim.
İnanılmaz güzel yerler, manzaralar izledim. Sanki bir ressamın elinden çıkan dahiyane bir tablo gibi idi.
Hayatımda hiç görmediğim kırmızı, mavi rengarenk kuşlar, egzotik bitkiler, egzotik meyveler, ağaçlar.
Bir de onların Coconat dedikleri Hindistan cevizi ağaçları bitmek tükenmek bilmeyen.
Deniz, deniz değil de sanki bir mavi ipek örtü. Enginde birleşince ikisi, hangisi deniz, hangisi gökyüzü ayırt edilemiyor.
Tapınakları çok güzel en büyük Buda heykeli som altından yapılmış Tayland da.
Korkunç bir turizm gelirleri var.
Anladığım kadarı ile turizmin değişik boyut ve farklı bir yelpazesi de var.
Kamyonetin en bol olduğu yer . Öyle çok kamyonet vardı ki.
Bu kamyonetlerle bizdeki pamuk işçileri gibi üst üste taşıyorlar özellikle kadın işçileri.
Para birimleri” Baht” paralarının alım gücü nasıldır bilemedim.
Ancak Ada halkı tipik Taylandlı ve biraz yoksul görünümlü. .Yüz yapıları Çinlilerden farklı.
Devamlı gülümseyen yüzler. Bir ara içime kuşku düştü.
Bu gülümseme acaba mekanik mi diye ?
Ancak burada kötü olan tek şey. Yasal olmayan bazı şeyler ( tek tek isim zikretmek istemiyorum.) Gayet rahat ve su satar gibi satılıyor. Yasak değil.
Hatta yolda yürürken çağırıyorlar satmak için.
Bu yüzden ben Tayland’ı çok güvenilir bir yer olarak tanımlayamayacağım.
Buraya sadece kısa süreli turistik geziler yapılır.
Tai mutfağı , ise harika. Hatta muhteşem diyebilirim.
Dünya mutfak sıralamasında Tai mutfağı 3. Sırada olmalı bence.
Sıcak ve soğuk çorbaları , Hindistan cevizi sütü ve egzotik bitki ve meyvelerle yapılan yemekler müthiş lezzetli. Bizim damak tadımızdan farklı bir mutfak.
Hindistan cevizi ve sütü ile harika yemekler yapıyorlar. Mesala bir balık altı yatağı yapıyorlar.İçinde bal, üzüm, hurma ,kayısı fıstık, kaju ,Pupkin, nohut, sarımsak ,badem, soğan cümbüşü ile servis ediliyor. Ancak bunu okumak, yerine tadınca anlıyorsunuz,
cennetten çıkma bir taam olduğunu…
Yemekler genellikle ya çiğ ya da çok az pişmiş servis ediliyor. Belki de lezzetin sırrı bu.
Bir de baş tacı pirinç tabii.
Uçaktan bakınca uçsuz bucaksız pirinç tarlalarını görmek mümkün.
Muzlar , ananaslar ,pomelinler, ejderler , mangolar daha neler neler yerlerde zebil.
Muzu bile incecik jilet gibi kesip kurutup hafif baharatlamışlar .Damak çatlatan bir lezzet.
Ben ilk kez bir zeytinyağının , bu kadar güzel rahiyası olduğunu burda keşfettim.
Burnum bu kokuyu kesin kodlamıştır.
Damak çatlatan lezzetleri ile nakşettim bu adayı kalbime.
Ekmek kullanmıyorlar gibi.
Benden başka da ekmek isteyen yok gibi idi zaten. En büyük baş rol ise , baharatlar…
Çayları bile baharatlı. Butterfly adlı bir çayları var. Sarmaşık gibi bir bitki
Fincana koyup biraz sıcak su koyunca mavi renkli bir çay oluyor.
İlerleyen dakikalarda bir kaç damla limon suyu ilave ederseniz, bu kez mor renkli bir çaya dönüşüyor. Bal ilavesi ile içerseniz farklı bir lezzet. Antioksidan , uyku verici ve daha bir çok özelliği olan bir çay bu. Ayrıca akşam yemeklerinden sonra içiliyormuş.
Hiç çay sevmeyen ben, bu çaya bayıldım. Bir de çeşit çeşit yaprakları var. Bizim asma yapraklarına benzemeyen her şeyi bu leziz yapraklara sarıp yiyorlar.
Trafik burda soldan. Keşmekeş ve kalabalık .
Her taraf İngilizce tabelalarla dolu.Film platosu gibi yerler , dağlar, ormanlar vadiler.
Bu vadilerde zip-line gibi çılgın sporlar yapılıyor. Cablecar denilen asansörlerle tırmanılıyor bu dağlara. Ancak bu sporu izlemek bile insanda adrenalini tavan yaptırıyor.
Evlerin çatı yapıları çok değişik ve karakteristik özellikleri var.
İki kez yoga yapanlara katıldım.Yoga bizim memlekette genellikle spor diye tanımlanırken, burada bir felsefe olarak adlandırılıyor.
Düşün sistemi ile beynin karışıklıklarını ve de kırışıklıklarını açmak kötü düşüncelerden uzaklaşmak kendine dönmek gibi bir eylem.
Başlarken hafif bir ses tonu ile bağırıyorsun bitirirken de yine aynı ses tonu ile veda ederek , evrene, doğaya kendine ve arzın ressamına teşekkür ediyorsun.
Bir sabah yanımda zenci bir kadın vardı. Yoga yaparken.
Hiç tanımadığım ve belki de bir daha hiç görmeyeceğim bu kadın bana başımın üzerin fır fır dönen kelebeği göstererek , o kadar içten gülümsedi ki. Bu gülümsemeyi hafızama yazdım.
Gözlerimi kapadım etrafımda sürekli dönen o kelebeğin oğlum olabileceğini hayal ettim. Gözyaşlarım süzüldü kendiliğinden .
Bir daha o zenci kadını hiç görmedim.
Bir sabah yağmur yağdı. Yağmur değil de şelale mübarek.
Aradan yarım saat geçmeden güneş açıyor. Hava sıcaklığı çok yüksek.
Tam da tropikal iklim işte. İnsanlar dükkanlara girerken döşemeler kirlenmesin diye ayakkabılarını çıkartarak giriyorlar. Burada da kaplan yağından , yılan yağından tut , çok yapma ilaç ve preparat var. Hatta bunların sanayisini kurmuşlar nerdeyse .
Eczanelerde bile satılıyor. Filleri önce görmek istediysem vazgeçtim.
Çünkü onlara neler yapıldığını biliyorum. İnsanoğlunun para için yapmayacağı vahşilik yok.
Bir mücevher fuarında yüzlerce fildişinden akıl almaz obje, mücevher ve onları satın almak isteyen kadınları düşününce.
Yalnızca fildişi mi ?
Adeta inci tarlası gibi , rengarenk boyut ve kalitede.. .
Mercanlar için resifleri yok edip denizleri bitirdik.
Yani küresel çarkın acımasız dişleri sürekli dönerek ,öğütüyor , tüketiyor her yerde olduğu gibi. Sokak köpeği inanılmaz çoktu. Hemen hepsi aç , yoksul yavrulu ,yavrusuz.
Kedilerin çoğunluğu Siyam ırklı idi. Keza onlar da bakımsız ve çoğu ne yazık ki hamileydi.
Oysa Tailand da son zamanlarda atılıma geçen bir ekonomiye sahip diye biliyorum. Ama hayvanlar için kimse para harcamak istemez.
Çünkü insanoğlu o kadar büyük gaflet içinde ki.
Hayvanların , bitkilerin , kısaca doğanın sadece kendilerine sunulmuş ve tüketilmesi gereken bir hazine olduğunu düşünmekteler. Üstelik bunu hiç olmazsa Aborjinler gibi saygı, sevgi , minnet , teşekkür ve üzüntüyle değil de barbarca yapıyorlar. Her gün binlerce hayvana yapılan işkenceyi fütursuzca umarsızca İzliyorlar.
Soracak olursanız Çin mi Thailand mı diye? Tereddütsüz Çin derim elbette.
Hatta kıyaslanmayacak kadar, çok büyük özellik ve farklılıklar var.
Sonuçta uzak doğu deyince aklıma ilk gelen gülümseme ,nezaket, teşekkür ve eğilip iki ellerini birleştirip dizlerini kırarak reverans yapan Tai insanları ve kadınların nazik reveransları var.
Gezip gördükçe insan ruhu dinginleşiyor. Güzel bakıp, güzelleşiyorsunuz.
Herkesin güzel bakması ve hepimizin gülümseyebilmesi dileği ile..




