KÖMÜR' ün UMUDA YOLCULUĞU
Dünya edebiyatının en büyük yazarlarından biri olan Johann Wolfgang Von Goethe "Katlanılmış Acıların Anısı Bir Zevktir " der. Bu ünlü edebiyatçı aslında acı çekerek kazanılan zaferlerin ne denli değerli olduğuna dikkat çeker.
Bazı insanların geçmişten taşıdığı, ailesini ve çevresini seçemeyeceğinden, içinde bulunduğu kısıtlı şartlara rağmen geçmişi hatırladığında yüzünü gülümsetip ne kadar da deliymişim, ama iyi ki de yapmışım dedirteceği anıları vardır. Ben bugün bu yaşanmış hikâyeyi kaleme alma fırsatını ve sizlerle paylaşma şerefini yaşıyorsam, işte Goethe' nin de dediği gibi şimdilerde bir hayvan aktivisti olan yetişkin bir insanın katlanılmış acısının anısından bir pay alarak zevk duyma vaktidir...
1986 Şubatıydı.. Kış sabahının soğuk ayazı hikâye kahramanımızın iki odalı köy evlerinin camlarını buğulandırmıştı. Bir sömestrdi, dolayısı ile bütün aile sadece yazları ve ara tatillerde gittikleri köylerinde mutlu iki hafta geçireceklerdi. Köylerde elektriğin olmadığı gaz lambasının başında geçirilen vakitlerin yaşandığı o yıllarda çok erken yatıldığı için, gün ağarırken uyanmıştı küçük kız. Yüreğinde garip bir telaş, tanıdık bir hüzün vardı... Zira bir önceki geceden İlkokula giden bir kız çocuğunun duymaması gereken sözler duymuş, endişe içinde sabahlamıştı.
Sorun, yaz kış köyde kalan büyükannesi ve büyükbabasının yanlarında yaşayan, ailenin emektar ve yaşlı köpeği Kömür' ün yine o yıllarda Veteriner hekimin çok az olması, imkân kısıtlığı yüzünden çaresinin çok zor ve zahmetle bulunduğu uyuz hastalığına yakalanması, büyükannesiyle babasının bir karar alıp köyde uyuza yakalanan köpekleri vuran adama köpeği vurmasını söyleyecek olmalarıydı. Üstelik büyükannesi, küçük kızın babasına, Kömür ' ün köylülerin tavuklarını yediğini ve herkesin bu miskin köpekten kurtulun dediğini de söylemişti. Kardeşler arasında en küçüğü olan kahramanımız bunu duyunca ağlamış, yalvarmış, kimseye sözünü geçirememişti... Büyük küçük demeden herkes Kömür için yapılacak hiçbir şey olmadığını düşünüp zaten çok yaşlıydı diyerek bu hak etmediği kaderi zavallı hayvanın sırtına yüklemişlerdi.
Ancak, babasının büyükannesine şehirde bir veteriner tanıdığını, ama uyuzlu bir hayvanı on beş km uzaktaki şehre götürebilmenin zor olacağını, götürse bile hala tavuk yemeye devam edeceğini de söylediğine kulak misafiri olmuştu. Yani bir veteriner hekimin olduğunu öğrenmiş bulunuyordu. O halde bu amansız hastalığın bir çaresi vardı. Bütün bu konuşmaları duyduktan sonra yüreğinde hayvanlara karşı sonsuz şefkat taşıyan minik bir kız ne yaparsa öyle yapmış, gece yatakta dönüp durmuştu. Şimdi sabah olmuştu ve Kömür' ün köyde uyuzlu köpekleri vurarak yok eden yaşlı adama gitme vaktiydi. Yanında her şeyden habersiz uyuyan ablasını uyandırmama gayretiyle yatakta doğrulmuş buğulu camların ardından gelen babasının ve dedesinin sesini dinliyordu..
Babası dedesine, iyi düşündün mü diyordu.
Dedesi ise "be anam oğlum ne yapacağız, götür bir an önce de, çektiği acıdan hayvan da kurtulsun, biz de komşuların dilinden kurtulalım " diyordu…
Kömür için vakit gelmiş, ölüm fermanı imzalanmıştı. Köpeğin siyah gözleri belirdi birden kızın gözlerinin önünde. Yok, hayır onu öldüremezlerdi, Kömür' e olan sevgisi sonsuzdu. Onu dün akşam köye geldiğinde görüntüsünden tanıyamamıştı. Köpeğin vücudunun her yeri yıllanmış ağaç kabuğuna dönüp yer yer kanamış, bedenini saran siyah ve parlak tüyleri yok olmuş, cam gibi ışıldayan gözleri sönmüştü. Bütün aileyi evin bahçesinde keyifsiz bir şekilde kuyruğu bacağının arasında karşılamış, yine de o hasta haline rağmen etraflarında koşturup durmuştu. Küçük kız, Kömür ' ün bakışlarından şunu okumuştu:
Ben hasta oldum, ama sen yoktun, kurtar beni...
Bütün bu duygular beyninin içini yerken, birden irkildi ve çabucak yataktan çıkıp üzerine paltosunu giyindi. Kuzine sobasının gece boyunca yanıp közleşen alevi kardeşlerinin yataklarını tatlı tatlı ısıtırken gıcırdayan kapıyı sessizce açıp holdeki lastik çizmelerini ayağına geçirdi. Mutfakta kahvaltı hazırlayan annesinin servis tabaklarını şıngırdatan sesi geliyordu. Dış kapının arkasında babası ve dedesinin evin önündeki taşlıktan ayrılmasını bekledi. Sesler kesilince kapıyı bir hırsız gibi açarak insanın içini yakan soğuğa aldırmadan kendini evin alt tarafında duran ve adına Avlu dedikleri fındık bahçesinin giriş çitlerinin önüne attı. Ve babasının akşamdan yağan kardan yerlere kadar eğilen bahçe dallarını ileri geri itekleyip her şeyden habersiz Kömür' ü çekerek götürdüğü patika yoldan karı yararak bata çıka telaş içinde yürümeye başladı. Babası çok hızlı yürüyor, Kömür zorlanıyordu. Patilerinin üzerine hastalık yüzünden zor basıyordu. Kız, kalbinin hızlı çarpmasını babasının duyacağından korkuyordu. Ayak seslerinden daha fazlaydı kalbinin sesi, ya da ona öyle geliyordu. Kömür ölüme gidiyordu ve küçük kız ne pahasına olursa olsun, bu ölümü durdurmak için geceden bir plan yapmıştı.
Kimseye görünmemek için köyün içinden geçen araba yolunu kullanmayacak, komşu bahçelerinden yürüyerek beş altı km uzaktaki şehre transit giden ana yola çıkacak, eğer başarabilirse önüne gelen ilk arabaya el sallayacak ve Kömür' ü veterinere götürecekti. Bu zor kurtarma hikâyesinde en büyük engel, köpeği babasının elinden teslim alacak o yaşlı, zalim adamdı. O adama alçak boylu olduğu için köyde Horoz Ahmet derlerdi. Horoz Ahmet Amca… Ne kadar tuhaf gelirdi bu isim küçük kıza. İpekten kozalar içerisinde yaratılan günahsız bir hayvanın masum karakterini, hasta oldu diye yine ipekten kozalar içerisinde yaratılan köpeklerin yaşamını çalan bir adama yüklemek yapılacak en saçma hareketti. Peki ya babası? Babası bu kadar nasıl zalim olabilmişti?
Bir zamanlar ona bekçilik eden, aile için canını feda eden bu sevimli dostunu nasıl kendi elleriyle cellada verebilirdi? Ona bunu yaptıran ne idi? İçindeki önceden öğretilmiş kural ve kaide miydi, yoksa olmayan vicdanı mıydı?
Küçük kız, aklında kızgın sorular, yüreğinde kopan sessiz çığlıklarla Kömür’ ün arkasından görünmeden Horoz Ahmet denilen adamın evinin harman yerine kadar babasını takip etti. Bahçede saklanarak konuşmaları dinlemeye başladı. İki adam konuştular. Babası yüzünde ilginç bir suskunlukla bahçeden değil de araba yolundan elini kolunu sallayarak çekti gitti. Yuvarlak çehresini beyaz sakalların çevrelediği, çatık kaşlı, kırmızı suratlı, acayip bakışlı tıknaz tipli adam kömürü evin hemen önündeki harmanın sağ tarafında duran salkım söğüt ağacına bağlayıp içeriye girdi. Az işlerim var, yapayım halledeceğim demişti babasına…
İşte tam sırasıydı. Macera şimdi başlıyordu. Bu bir yaşam savaşıydı ve bu yaşam savaşını annesinden ve babasından nasıl bir ceza alırsa alsın, ne kadar çok korkarsa korksun, onlar değil, Kömür kazanacaktı.
YAŞAM HAKKI BÜTÜN CANLILARA DOĞUŞTAN VERİLMİŞ BİR HAKTI ve SONRADAN BAŞKALARININ İNSİYATİFİNE BIRAKILMAYACAK KADAR KUTSALDI
Kömür' de, yaşam hakkını doğuştan kazanmıştı ve yaşlı bir adamın iki dudağının arasındaki ölüm fermanı küçük kızı durduramazdı…
İlkokul ikinci sınıfa giden bir kız ne yapabilir diye düşünebilirsiniz ama o çocuk cesareti ile çok şey yaptı...
Meydan boşalınca usul usul dostunun yanına gitti. Köpekte çıt çıkmıyordu. Sadece başını iki bacağının arasına almış ölümü bekliyordu. Dostu yanına yaklaştığında kuyruğunu salladı. Korkma dedi kız, seni götüreceğim. Köpek anlamıştı. Ağaca kör düğüm atılarak sıkıca bağlanmış ipi açmak için tırnakları geri döndü kızın. Dostu o uğraşırken ellerini yalıyordu. Kız hem ağlıyor, hem panik halinde çabalıyordu. Sonunda ipi çözdü. Evin arka tarafından tekrar bahçeye daldılar. Kız köpeğin ipi elinde bahçede olanca gücüyle koşarken Horoz Ahmet geliyormuş gibi korku içinde çabuk ol Kömür, çabuk ol diye yalvarıyordu. Köpek ona hiç zorluk çıkarmıyordu. Cinayet işlenmesi planlanan meydan boşalmıştı…
Buz gibi karların arasından ve oldukça dik bir yokuştan yuvarlana yuvarlana indiler, Horoz Ahmet denilen adamın bahçesiyle komşu bahçeyi birbirinden ayıran düzlükte nefeslendiler. Bu acımasız kış sabahında sessiz ve kimselerin olmadığı bahçelerden en az beş km yol yürüyeceklerdi.
Umuda yolculuktu bu… Kömür' e ölüm biçenlere asi bir duruştu…
Küçük kız, dostuna: ~ "Bana yardım et, dayan, çok zamanımız yok , bizi bulduklarında ben eve, sen ölüme gideceksin, ana yola yürümeliyiz" diyordu.. .Köpek anlamış gibiydi..
Kış güneşi tepeye doğru yavaş yavaş yükselirken bahçelerde karın ağırlığından eğilen ve erimenin etkisiyle özgür kalan dallar başlarını havaya kaldırıyordu. Düşe kalka korku içinde ilerlediler. Kızın elleri soğuktan morarmaya başlamış, incecik elbisesine yapışan kar bedenini buz gibi yapmıştı. Güneş tepeye yükselmişti yükselmesine de, keskin bir rüzgâr vardı.
Ayaklarındaki çorapları, daha yolun başında sırılsıklam olmuştu. Uyuzlu köpeğin gücü de yoktu çok fazla. Yolu yarılamışlardı ama sanki bütün gün yürümüş gibi her yerleri ağrıyordu. Köpek en sonunda yere yığıldı... Küçük kız ağlıyordu:
~ Ne olur Kömür, ne olur kalk. Az kaldı. Bizi bulmasınlar. Çaresizlik vardı sadece...
Cebinden çıkardığı ekmek parçasını Kömür' e uzattı. Hayvan yedi ve tekrar ayağa kalktı. Kız son bir gayret ana yola kadar köpeğin ipini çektire çektire yürüdü. Tam, öğle vaktiydi. O kadar yorulmuş, o kadar ıslanmışlardı ki, asfaltın kenarında yere oturdular. Asfalt buz gibiydi. Öğlen olmasına rağmen, rüzgâr şiddetini arttırmış, ıslık çalmaya başlamıştı ve kimse durmuyordu. Asfalttan geçen arabalar biraz yavaşlayıp yollarına devam ediyordu. Zaman geçtikçe Kömür' ü şehre ulaştırmadan yakalanmanın endişesi başladı küçük kızın içinde.
Ama kahramanımız yine de rahattı, çünkü onun böyle bir şey yapacağını ailesi rüyada görse inanmazdı. Ciddi, fazla gülmeyen, vesveseli, aşırı merhametli, hüzünlü bir çocuktu. Annesinin bir Gürcü yemeği olan Havizi Papa' sını özledi birden. Nasıl da acıkmıştı. Kim bilir geride kalanlar, Horoz Ahmet Amca, büyükannesi, büyükbabası, ailesi onu nerede arıyorlardı. Ah, annesi, ne kadar korkmuştu kim bilir? Kız yüreğinde kimsesiz kalmışlığın verdiği bir hüzünle eğilip ellerini yaşlı ve hasta köpeğin vücudunda gezdirdi. Yoldan geçip giden arabaların karın etkisi ile güneşi yansıtması köpeğin hastalıktan sönmüş gözlerini parlatıyordu.
Dedi ki: - Biliyor musun Kömür, seninle kaçmak çok güzeldi. Belki öğretmenim ve arkadaşlarım bunu duyduklarında çok şaşırır. Eğer ikimiz de yaşamayı başarırsak ilk iş okulda bütün olan biteni anlatmak.
Köpeğin kulakları kış rüzgârında usul usul oynuyordu. Tam beş km yol yürümüşlerdi. Yaşamak ve yaşatmak için. Umuda yolculuğun yarısına gelmek büyük başarıydı. Kızın çizmeleri ağzına kadar kar dolmuştu. Hiç kimse durmayacak buraya kadarmış diyeceklerdi ki, yanlarında bir kamyonet belirdi.
Adam arabanın kapısını açıp, kızım sen bu kış vakti burada ne yapıyorsun, köpeğe dokunma uyuz bu, annen nerede diye sordu… Arkasından ekledi: ~ Adın ne? Kimlerdensin?
~ Minnok, ağbim Minnok der bana… İsmimi söylersem babamı bulursun, babamı bulursan, Horoz Ahmet Kömür' ü öldürür…
Adam arabanın kontağını kapadı, olan biteni öğrenmek için yere indi. Kız, kuruyup çatlamış dudaklarından döktüğü bütün hikâyesini bir çırpıda anlattı. Bütün her şeyi adam da biliyordu artık. Kız şöyle diyordu: ~ Amca ne olur, ne olur yardım et, onu vuracak… Veteriner, amca bir veteriner varmış şehirde.. Bilmiyoruz, ne Kömür ne de ben bizi oraya götür. Çok zor geldik buraya. Yaşasın Kömür, adım Minnok, adım Minnok, adım Minnok. Başka ismim yok.
Ard arda sıralanan bu sözler belki de, başında şapkası, boynunda atkısı, ellerinde eldiveni olan, kocaman gözlükleri ile kıza tuhaf tuhaf bakan adamı şaşırttı, ama onu şehire götürmedi. Az bekle dedi; yolun karşısına geçip bir binaya girdi ve geri döndü. Çok geçmeden iki polis geldi. Kız ismini söylememekte ısrarlıydı. Eğer Kömür' ü kurtarırsanız size kimin kızı olduğumu söyleyeceğim, cebimde biraz para var onu da vereceğim diyordu. Artık hikâyeyi polis de biliyordu..
5199 Hayvan Hakları Yasası' nın olmadığı, belediyelerin bırakın uyuzlu hayvanları, sağlıklı hayvanları katlettiği o yıllarda bu kurtarma hikâyesi hem adamı, hem polisi etkilemiş olacak ki, iki araba arka arkaya veterinerin yolunu tuttu. Kız sımsıkı sarıldığı Kömür kucağında yorgunluktan uykuya dalmak üzereydi ki araba durdu.
Veteriner yazısı gözükmüştü. Veterinerin anlamını bile bilmiyordu ama onun Kömür' e iyi gelecek bir insan olduğunu biliyordu. İşte diyordu, işte bitti Kömür. İşte geldik. Bak polis amca yardım etti, bak kurtuldun.. Gözlerinden yaşlar geliyordu. Köpeğin tüyleri dökük kulaklarını tutuyor, vücudunu ona dayayıp ölmeyeceksin diye çığlık atıyordu...
Küçük bir kızdı en nihayetinde. Adamlara parası olduğunu söylese de, üzerinde beş kuruşu yoktu. Polis, kamyonet şoförü, veteriner hekim biraz konuştular. Sonra köpeği içeriye taşıdılar.
Kız, Kömür' ün arkasından gitmek istedi. Polis onu engelleyince olanca gücüyle bağırmaya başladı. Ona iftira attılar, o tavuk yemiyor, yardım edin, onu iyileştirin, o hep sizinle kalsın, köye dönerse öldürecekler... Gözlerindeki korku alev gibiydi ve fakat daha fazla dayanamadı. Tam bayılmak üzereyken veteriner dedikleri adam eğildi ve ona dedi ki:
- Sen küçük ama çok akıllı bir kızsın. Sana söz, Kömür iyileşecek, ona sahip çıkacağım ve ne zaman istersen gelip göreceksin. Küçük kız, mutluluk ve hüzün arasına sıkıştırdığı yorgunluğuyla el salladı son bir kez Kömür ' e ve etrafındakiler gölge haline geldi, sesler kısıldı, uzaklaştı, bayılmıştı...
Ne kadar uyuduğunu bilmiyordu. Uyandığında bir hastane odasında babası ve annesi karşısında ona bakıyorlardı. Koluna serum takmışlardı ve hava aydınlıktı. Birden yatakta doğrulmak istedi, ama sırtında, bacaklarında korkunç bir acı hissetti. Aşırı üşüttüğünü sonra öğrenecekti. Solgun yüzüyle sordu: ~ Kömür?
Babası yatağa eğilip onu alnından öptü ve sözlerini sıraladı: ~ Merak etme kömür ölmedi.
Onu veteriner çok sevmiş. Muayenehanesinin arka tarafında bahçedeki kulübeye koymuş. Ona ben bakarım diyor. Tabii sen izin verirsen. Duydukları küçük kızı öyle mutlu etmişti ki, bütün acısını unuttu. Gözlerinden akan mutluluk yaşlarını durdurmaya çalışsa da her biri inci gibi dökülüyordu. Başını cama dayayıp baba beni Kömür 'e götür dedi. Sömestr tatilinin nerede ise bir haftası hastane odasında geçti.
Ama Minnok isteğini başarmış, ne pahasına olursa olsun Kömür' ün yaşam hakkını ona geri vermişti.
Hastane çıkışı okulun açılmasına iki gün kala Kömür' ü ziyarete gitti. Köpeği gördüğünde yüzündeki ifade tarifsizdi. Koştu kucaklamasına izin vermeseler de kucakladı. Veteriner hekim babasına bu kızdan kork sen diyordu. Kömür' ün gözleri ışıl ışıldı. Ya da ona öyle geldi, iyi görünüyordu ve vücudunda yara henüz geçmese de, kremlerle parlatılmıştı, dolayısıyla kan yoktu. Yol arkadaşım diyordu Kömür' e. Seni çok seviyorum. Horoz Ahmet Amca artık sana zarar veremeyecek diyordu. Veteriner hekim, bu olaydan çok etkilendiği için Kömür' ün bakımını tamamen üstlenmişti. Aslında Kömür' ün çok fazla ömrü yoktu ama hayatının geri kalan yıllarını huzur içinde geçirecekti.
Kahramanımız onu yaşadığı son iki yıl içinde sık sık görecek, hatta veteriner hekim ile babası ahbap olacak, ailecek görüşmeye başlayacaklardı. Kömür yazları kahramanımızın köyünde vakit geçirecek, Horoz Ahmet Amca bile uyuzlu köpekleri vurmayı bırakacak, uyuzlu köpeklerin tedavisi için o yeşil gözlü veteriner köye gelmeyi üstlenecek, bu olay kızın okul yaşamını örnek öğrenci olarak gösterilmesine sebep olup olumlu yönde etkileyecekti...
Kömür kurtuldu diye, Kömür ve Kömür gibi olan binlerce canın kaderi hala değişmedi elbette. Bazı insanlar hala duyarsız, hala vicdansız. Günümüz Türkiye’sinde özellikle kırsalda, köpekler uyuz hastalığına yakalandıkları için tedavisi son derece kolay olduğu halde katlediliyor. Bu konuda şehrin sahipsiz sokak hayvanlarından sorumlu olan belediyeler haricinde il - ilçe tarım müdürlüklerine de büyük görevler düşüyor. Sahipli ya da sahipsiz bütün hayvanların çipleme sistemi ile işaretlenmesi, sahibi tarafından yok edilmesi, terk edilmesi, vücut bütünlüğünün bozulması halinde hayvanın nerede öldüğü, ya da nereden terk edildiğinin bulunması açısından resmi kurumların bu işaretlenme yöntemi ile tedbir alması gerekiyor.
Bu hikâye elbette ne ilk, ne de son. Yani kırsalda yaşayan uyuzlu hayvanların hazin sonları. Ama şunu ifade etmek isterim ki, eğer bu gerçek yaşanmış hikâyede kahramanımızın yattığı hastane odasına girip bir şeyler söyleme fırsatım olsaydı, şunları söylerdim:
~ İyi ki Kömür uyuz oldu, iyi ki sen onu kurtararak Horoz Ahmet Amca da içinde olmak üzere bütün aile büyüklerine ömürlerinin sonlarına kadar unutamayacakları bir adalet dersi verdin, iyi ki de yaptın küçüğüm, iyileştiğinde daha cesur, daha azimli, daha güçlü bir çocuk olarak ömrünü sürdüreceksin. Sen, daha neler neler iyileştireceksin… Yaşatmak için daha çok ip göğüsleyeceksin, varlığın bütün ailene ve hayvanlara hediye olsun...
Yaşam hakkı uğruna hiçbir şeyden taviz vermeyen insanlara benden selam olsun. Sevgilerimle



