Cezeri’nin Olağanüstü Makineleri
Haziran ayında birkaç günlüğüne İstanbul’daydım. İşlerimi halledince, daha önce gazetenin kültür sayfasında gözüme çarpan bir sergiyi görmeye gittim; “ Cezeri’nin Olağanüstü Makineleri”. İyi ki de gitmişim. Sergideki makinelere hayran oldum. Sergi boyunca bize eşlik eden Yıldız Teknik Üniversitesi öğrencisinin eserler hakkında verdiği bilgiler çok aydınlatıcıydı. Günümüzden 800 yıl önce yapılan otomatlar, su gücü kullanılarak gerçekleştirilen robotlar, saatler, … Tüm sergi çok özenli tasarlanmıştı. Çıkışta hediyelik eşya bölümü de son derece kaliteli ve güzel tasarımlarla doluydu. En güzel hediyelik de elbette sergiyle aynı adı taşıyan kitaptı. Bu kitap sadece mühendislikle ilgili olanların değil, bulunduğu coğrafyanın tarihiyle ilgilenen herkesin kitaplığında olmalı. Bu kitap beni çok heyecanlandırdı. Okuduğum günden bu yana her ortamda bu kitabı ve Cezeri’nin hayatını anlatıyorum. Kitap konusunda hep gevezeyimdir ama bunda çıtayı biraz daha yükselttim. Neden derseniz, aralarında yüzyıllar bulunan Anadolu’nun iki insanının zekâsına, emeğine hayranlığım ve saygımdan. Bu iki kişiden biri elbette Cezeri...
”Dünyanın sayılı dehâlarından biri kabul edilen Ortaçağ’ın en büyük mühendisi Cezeri “ yi geç tanıdığım için çok utandım. Doğum ve ölüm tarihi tam olarak bilinmeyen Cezeri 1180 yılında Artuklu Sultanı’nın sarayında başmühendis olarak görev yapmaya başlamış. Yine sultanın isteği üzerine 1206 yılında ürettiği eserleri gelecek kuşaklara bırakabilmek için “ Kitab’ül Hiyel ” olarak anılan kitabını yazmış. Arapça yazılan bu kitapta elli adet makinenin tasarımı ve açıklamaları yer almakta. 17 adet el yazması nüsha dünyanın çeşitli müze ve kütüphanelerinde bulunuyor. Bu eserin Türkçe basımı ise oldukça uzun bir yolculuk içeriyor... Burada da son halka emeğine saygı duruşunda bulunduğum Durmuş Çalışkan... Durmuş Çalışkan’ın bu kitapla olan buluşmasını yine kendisi gibi mühendis olan oğlu Mehmed Ali Çalışkan’ın sözleriyle aktarmak istiyorum;
“.. Sonunda İhsan Hoca’mız ve eşi Şükran Hanım metnin Arapça aslından Türkçeye çevirisini üstlendiler; genç iki makine mühendisi olarak abim ve bana da metni teknik açıdan elden geçirmek, teknik açıklamaları yapmak ve metne açıklayıcı notlar eklemek düştü.
Ancak metin çok karmaşık, aletler çok zorlayıcıydı. Teknik çizimleri yapmak bir tarafa makinelerin fonksiyonun anlamakta bile zorlanıyorduk. Türkçe çeviri metin günümüz teknik diline uyarlanmadıkça da hiçbir şey anlatmıyordu. Bizim mühendislik bilgimiz ve tecrübemiz 800 yıl önceki bir adamı anlamaya yetmiyordu. Donald Hill’in İngilizce metni de açık değildi, teknik notları ise çok yetersizdi. Bizden daha tecrübeli, daha bilgili ve hatta kitabı, üzerine çalışmış herkesten daha iyi anlayacak bir mühendise ihtiyaç vardı. Aradığımız kişi çok uzakta değildi. Rahmetli babam Durmuş Çalışkan meslekte hepimizin idolüydü; işi ona götürdük. Babamın, kitabı ilk gördüğünde düzeneklerdeki karmaşa ve ince ayar ihtiyacını fark ederek birçoğunun çalışmayacağını söylediğini hatırlıyorum. Bunlar hayal ürünü makineler gibi duruyordu. Çalışmaları için tonlarca hesap, ince ayar ve detaylı işçilik gerektiği için muhtemelen hiçbir zaman çalıştırılmadıklarını düşündü. İlk olarak Filli Su Saati’ndeki yılanlara odaklandı ve metal toplarla birleşince aşağıya doğru sakin bir iniş yapamayacaklarını söyledi. Oturup hesap yaparsa bu saatin çalışmayacağı birçok nokta gösterebileceğini düşünüyordu.
Söz konusu hesabı yapmak ve birkaç saat sonra kitabı bize geri vermek için çalışma masasına oturdu. Ancak o masadan sonraki 15 yıl boyunca kalkmadı. Daha ilk saatlerde Cezeri’nin dehasına hayran olmuş, makinelerinde tek bir karanlık nokta kalmayana kadar milim milim her detayını çalışma azmine bürünmüştü. Sadece muhteşem bir kitapla değil, hayata, sorunlara, makinelere kendisi gibi bakan bir meslektaşını bulmuştu. Cezeri 800 yıl önce yaşamıştı ama mühendislik meselelerine tıpkı kendisi gibi detaycı yaklaşıyor, sorunlara benzer çözümler düşünüyordu. 15 yıl babamdan Cezeri’yi dinledik; dehasını, makinelerini ve hatta babamın Cezeri ve makineleriyle ilgili gördüğü rüyaları. Metinde hızla ilerliyordu ama sayısız detay vardı ve o hıza rağmen Cezeri’nin tam analizi babamın 15 yılını almıştı.
…. Babamın niyeti tüm bu görsel malzeme ile makineler hakkında yazdığı yazıları birleştirip herkesin anlayabileceği bir Cezeri kitabı yapmaktı. Bu kitabın neredeyse tüm malzemesini hazırlamıştı; hastalığı yüzünden bağlı olduğu tedavi rutininden kurtulur kurtulmaz son rötuşları yapıp yeni kitabı yayımlayacaktık. Ancak bu kısmet olmadı…. “
2018 yılının Mart ayında vefat eden Durmuş Çalışkan’ın geride bıraktığı yazılar, açıklamalar onun mirasına sahip çıkan çocukları ve mühendisler tarafından kitap haline getirildi. Cezeri Müzesi için ürettiği makineler de müzede yerini aldı.
“ Bilgisayarların çocukların kucağında gezdiği, robotların olağan sayıldığı günümüzde Cezeri’nin makineleri kimin ilgisini çeker ki? “demeyin…
İstanbul’da yaşıyorsanız önce eşinizin, çocuğunuzun, arkadaşınızın elinden tutun Cezeri Müzesi’ni gezin. Mühendis olmanıza gerek yok... İçecek sunan robotları, sultan abdest alırken kimse ona hizmet etmesin diye yapılan peşkir ve sabun uzatan çocuklu çeşme otomatını, filli ya da tavus kuşlu su saatini görün. Kan ölçme otomatı, vurmalı çalgıcılı eğlence kayığı... İlginizi çeken o kadar çok şey göreceksiniz ki… Bu eserlerin tümünde günümüzde eksikliği çekilen bir olguyu daha fark edeceksiniz; estetiği… Cezeri yaptığı eserleri sadece bir makine olarak görmemiş, onlara ruh da katmış. Her eserinde ayrı bir zarafet var. Tavus kuşu şeklindeki musluk bunun en güzel örneklerinden. Sultanın abdest alırken kullandığı bu otomatta tavus kuşu kullanılması -Türk kültüründe temizliği simgelediği için-bilinçli bir tercih. Ya gladyatör arabasının üzerinde duran asker ne demek derseniz söyleyeyim; pusula... Askerin elindeki kılıç hep kuzeyi gösteriyor.
Müzeyi gezseniz de gezemeseniz de “ Cezeri’nin olağanüstü Makineleri” kitabını edinmenizi öneririm. Bu kitabı okumak size tarihi bir bilgi vermekle kalmayacak, bakan değil baktığını gören insanlardan olmanıza da katkı yapacaktır.
Richard Bach’ın kitabından Martı Jonathan’ın bir sözü aklıma geliyor; “Uzaklığı yenince hep aynı yerdeyiz, zamanı yenince hep aynı anın içindeyiz.”
Zamanı yenen bu iki güzel ruhun zekâsı, emeği önünde saygıyla eğiliyor; kitap ve müzenin oluşumunda emeği geçen, isimlerini buraya sığdıramayacağım o büyük ekibe de teşekkürlerimi gönderiyorum.


