Serra Uygun

Namibia’da Safari

Toplam iki haftadan fazla süren Namibia gezimizin üçüncü etabı Atlantik Okyanusu sahillerine bakan Swakopfmund şehrine 7 saat süren taşlık dağlık ve çorak arazisinde cipin içerisinde hoplaya zıplaya saatte 100 Km hızla gittiğimiz yolun sonuna vararak başladı. Bu şehir düzenli yolları, bahçeler içindeki villaları ve eski Hollanda ve İngiliz evleri mimarisi ile güneşin eksik olmadığı üst düzey kalitede bir tatil bölgesi. Güzel mağazalar, süpermarketler ve restoranlar ile donanmış bu şehirde Namibia’ da çıkan ve mücevherlerde kullanılan kıymetli ve yarı kıymetli taşları sergileyen ve satan dükkânları gezdik. Akşam yemeğinde nefis bir kumsalın yanında palmiye ağaçları ile bezenmiş sahil kesiminde plajda direkler üzerine kurulmuş bir lüks bir restoranda deniz ürünlerini yedikten sonra eski Avrupa geleneklerine göre mükemmel hizmet veren otelimize yerleştik. Safari gezimiz bitmiş gibiydi….

Ama ertesi sabah sahilden 30 Km güneye inerek Walvis Bay koyunda deniz üzerine tahta direklerin üzerine kurulmuş iskeleler ve tahtadan yapılmış hediyelik eşya dükkânları ve sadece salaş birkaç tane restoranın bulunduğu bir kumsaldan gruplar halinde katamaranlara binerek Atlas Okyanusuna açıldık. Uzakta Angola’da denizden petrol çıkaran dev bir petrol platformu buraya onarım ve bakım için getirilmişti ve açık denizde ondan başka hiçbir şey görünmüyordu. Katamaranımız denize açıldıktan çok kısa bir süre sonra miçomuz bir kova içinde denize balıklar atmaya başladı ve aniden siyah pırıl pırıl derisi ve fıldır fıldır gözleriyle şişman bir fok balığı denizden tekneye zıplayarak ayaklarımızın dibine yere yattı. Canı sıkıldıkça yer değiştiriyor ve gurubumuzun bütün bireylerinin teker teker yanına oturup onunla birlikte resim çekip onu okşamamıza izin veriyordu. Tabii arada bir de fırlatılan balık ödüllerini havada kapmayı ihmal etmiyordu. Birinci fok balığımız karnını doyurup sevildikten sonra kendini denize fırlattı. Hemen arkasından başka bir arkadaşı, ondan sonra birkaç tane daha sırayla ve teker teker bizi ziyaret ettiler. Bu arada derinlere doğru bir hayli yol almıştık. Böyle bir fok balığını ilk defa bu kadar yakından inceleme fırsatı bulduk ve onların denizin köpekleri olduğuna karar verdik. Kulakları köpeklere nazaran daha yanlarda ve aşağıda olmasının dışında, yüz kemikleri ve burunları tamamen karadaki dostlarımızla benzeşiyordu; aynen onlar gibi insancıl, onlar gibi sevilmekten hoşlanıyorlardı. Fok balığının bir diğer farkı da ön patilerinin bittiği yerde ek olarak 40-50 santimlik yüzgeçlerinin olmasıydı. Ama yüzgeçlerin başladığı yerde kendini ara sıra kaşıdığı parmak ve tırnakları bulunmaktaydı. Sanki bir köpeğin ön ayaklarına yüzgeç geçirseniz o da fok balığına benzerdi.

Sevimli foklarımızdan sonra, miçomuz tekne okyanusa doğru hızla açılırken başka balık dolu bir kovayla teknenin arka tarafına çıkıp ıslık çalmaya başladı. Çok geçmeden ilk pelikanımız balık ziyafetine ve resim çekme seansına havadan inerek katıldı. Teknede oturduğumuz banklarda yanımızda yürümeye başladı. Kâh bir yolcu kâh diğer yolcular derken hepimiz ayrı ayrı pelikanla aynı fotoğraf karesine girmeyi başardık; bembeyaz tüylerini okşamayı bile becerdik… Alt gagasının altındaki torbanın balıkla dolup şiştiğini “yakından!” izledik.

Daha sonra açıkta denizin sığlaşıp doğal bir akvaryum oluşturduğu bölgeye gelip, balinalarla fok balıklarının ve yunusların yan yana yüzdüğü suda, binlerce siyah fok balığının suya batıp çıkmasını, bir balinanın suyun üstüne çıkıp dalmasını heyecanla seyrettik. Dönüş yolunda öğle saati geldiği için tekne üstünde kaptan ve miçosu tarafından şampanya ile beraber sunulmuş deniz ürünleri içeren şık ve nefis bir açık büfede öğle yemeğimizi yedikten sonra sahile geri döndük.

Dönüşte kum tepelerinin üzerinde her türlü akrobatik manevra yapabilen özel üstü açık cipler bizi bekliyordu. Bunlara beşer kişilik gruplar halinde binip deniz kıyısındaki kumlarının üzerinde 40 Km. daha güneye Sandwich Bay sahilinde inerek dev kumulların olduğu bölgeye geldik. Burada kum tepelerine tırmanarak ve kum tepelerinden aşağı ‘uçarak’ bu doğal lunaparkta gökyüzü, deniz ve kum denizinden başka görünürde hiç bir canlının olmadığı heyecanlı bir gezi yaşadık. Kum tepelerine tırmanıp aşağıya kaydık ve bizim asla kendi gözümüzle farkına varamayacağımız binlerce canlının ve bitkinin bu kumlarda yaşam sürdürdüklerini öğrendik. Rehberlerimizin yerdeki deliklerden bulduğu küçük sevimli yeşil bir 4 ayaklı canlıyı seyrederek hayretlere düştük. Yol boyunca denizin içinde sığ sahillerde onbinlerce sayılarda pembe bacaklı flamingo kuşlarını gördük, yolda durup güneşin altında kumda içerdiği madenlerden dolayı parlayan taşlara bakıp ve bu dünyada olduğumuzu tamamen unuttuk.

Atlantik sahilinde ikinci gecemizi geçirdiğimiz Swakopfmund şehrindeki otelimizden ertesi sabah erkenden normal tur ciplerimize doluşarak kuzeyde bulunan Damaraland eyaletine doğru yola çıktık.

Yolumuz gidiş dönüş asfalt ve oldukça düzgündü ve uzun bir süre Atlantik Okyanusunun yanı sıra yolu takip ettik. Bu arada daha değişik cins fok balıklarının onbinlerce sini sahilde yan yana yavrulama mevsimi için uzandıklarını gördük. Buradaki foklar gri-boz renklerde ve daha önce gördüğümüz siyah foklara nazaran bir hayli ufaklardı. Baba foklar ise, deniz kıyısında bulunan kayaların üzerinden köpüren deniz dalgalarına avlanmak için veya oynamak için atlıyorlardı. Arabalardan inip kumsalda yavrularını besleyen anne fokların arasından yürüyerek sahilde köpüren devasa dalgalara meydan okuyan fok balıklarını seyretmeye gittik. Yavru foklar kuzu gibi ‘MEEE’ diye sesler çıkarıyorlardı ve etrafta önce alışmakta zorluk çektiğimiz çok kesif bir balık/hayvan kokusu vardı. Bu foklar öncekiler gibi kendilerini okşatmak veya bizimle yakınlaşmak gibi bir hareket tarzı göstermediler ama aralarından yürürken bir kaçı dışında bizi rahatsız etmediler. Galiba bunlar denizin köpekleri değil kuzularıydılar…

O gece geç saatlerde Namibia’nın en büyük kabilelerinden Damaralıların yaşadığı Damaraland’ de, II. Dünya savaşında, Almanların inşa ettiği bir kaleden çevrilmiş otelimize geldik. Akşam yemeğini bizim için otelden biraz uzakta bir kırlık alanda ve açık havada hazırlanmış, meşalelerle aydınlatılmış, çeşitli geyik ve zebra av etlerinin sunulduğu ve otel personelinin bize yerli danslardan bir gösteri tertiplediği güzel bir yemekten sonra kulübelerimize çekildik. O gece odamızın geniş terasına kızımla birlikte yataklarımızı çıkarıp sıcak su şişeleriyle ısıtılmış yataklarımızda, Afrika yıldızlarının altında, muhteşem parlayan Samanyolu’nu seyrederek, oranın kış mevsiminde gece 0 derece olan ısısında, açık havada, cesaretle! uyuduk.

Namibia’nın güneş batışları ve doğuşları olağanüstü. Yeryüzünden bitip gökyüzü başlarken ufuk kızıl ve üstü mavi. Havada tek bulut yok çünkü ülke çöl ve kurak. Sabah kahvaltıları çok erken ve biz de erkenden Damaraland kabilesinin yerlilerinin hazırladığı köye gittik. Yerlilerin eskiden ve belki de şimdi oralarda yaşadıkları çalıdan yapılmış kulübelerini, giydiklerini ve giymediklerini, kullandıkları ilaç bitkilerini, yiyeceklerini, danslarını ve elişlerini gördük, ateş yakmayı öğrendik.

Günümüzü çok eski çağda dağlardaki kayalıkların üzerine yapılmış insan ve hayvan figürlerini ziyaret ederek bitirdik.

Namibia gezimizin gelecek sayıdaki son bölümünde uçsuz bucaksız Etosha parkını ve onun canlılarını çektiğimiz fotoğraflarımızla anlatmaya devam edeceğiz.

Basılı arşivden
Bu yazı ilk kez 4P1K Sayı 12 (Nisan 2020) sayısında yayımlandı.
ReklamTailtown
SU
Yazar

Serra Uygun

4P1K’de 6 yazısı yayımlandı. Tüm yazıları

4P1K Bülten

Yeni yazılar e-postanıza gelsin

Yeni yazılar, haberler ve arşivden seçkiler; ayda iki kez, reklamsız ve kısa.