Merhaba
Sanatın en başta gelen özelliklerinden biri evrenselliğidir. Sanat sınırlar olmaksızın tüm dünyayı dolaşabilir. İnternet de bu dolaşımı hızlandırır. Resim, heykel, bale, opera... Hepsi bir tık uzağınızda. Ancak iş edebiyata gelince sadece ulaşılır olmak yetmiyor, çok daha önemli bir etmen devreye giriyor; çeviri...
Dünya Edebiyatı’ndan beğendiğiniz bir kitabı alıp okuyabilmeniz için – çok iyi derecede yabancı dile hakim değilseniz- kitabın Türkçeye çevrilip basılmasını beklemeniz gerekiyor. Bu da bazen öyle uzun sürüyor ki anlatamam... Isaac Asimov’un başyapıtlarından “Vakıf” serisinin tekrar basımını yıllarca bekledim mesela. İthaki Yayınları yedi kitaplık serinin ilk üç kitabını iki yıl önce bastı diye mutlu oldum ama geri kalan dört kitap henüz yayınlanmadı. Oysa bu seri bir bilimkurgu başyapıtıdır. Bu konuda yapılacak pek bir şey de yok. Yayınevleri de önceliği çok satıp para kazanacak eserlere veriyor doğal olarak. Bazı yayınevleri ise –özellikle bankaların yayınevleri- ekonomik anlamda biraz daha özgür oldukları için az satılma olasılığına rağmen edebi değeri yüksek kitapları dilimize kazandırmaya devam ediyorlar. Böylece bankalar da gözümüzde biraz daha sempatikleşiyorlar(!) . Şaka bir yana bu bankaların edebiyat dünyasına katkılarını çok önemsiyorum ve kitap yayın kurullarını da kutluyorum. Bu konuya değinmemin nedeni ise İran Edebiyatı… Dünyanın en büyük edebiyatları arasında yer alan İran Edebiyatı maalesef ülkemizde hak ettiği değeri göremiyor. Bunun başlıca nedeni dediğim gibi ekonomi ama bir diğer nedeni de sanırım yüzünü hep Batı’ya dönen yayınevleri. Neyse, biz onları bir yana bırakıp İranlı yazarlara gelelim. İlk tanıdığım ve sevdiğim İranlı yazar elbette “Küçük Kara Balık” ıyla Samed Behrengi’ydi. Ardından Kör Baykuş’la Sadık Hidayet geldi. Ve elbette onları Füruğ Ferruhzad izledi. Genç yaşta biri öldürülen, diğeri intihar eden ve üçüncüsü de elim bir kazada can veren bu üç değerli edebiyatçı birer kuyruklu yıldız gibi kısacık sürede gönlümde yer ettiler. Onlarla keşfettiğim İran Edebiyatı’nı çok sevdim. Benzer coğrafyada bulunduğumuz için onların duygularını içselleştirip, anlattıklarını yüreğimde hissettim. Gulam Hüseyin Saedi ’yi tanıyınca da edebiyatın tadına vardım. Saedi’yi tanımakta geç kalmamın nedeni baskısı tükenen kitaplarının anca iki yıl önce basılmaya başlanması. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “Top” romanını dilimize kazandıran çevirmenler Makbule Aras ve Farhad Eivazi’yi can-ı gönülden kutluyorum. Bu romanın konusuna geçmeden Nida Dinçtürk’ün çevirmenlerle yaptığı röportajının giriş cümlesini sizlerle paylaşmak istiyorum;
“Ortadoğu, topraklarında nice leziz meyveler yetiştirmiş, lakin hepsini taşlamış, serpilmelerine izin vermemiş bir coğrafya. Yazarlarını mahkûm etmiş, sürgün etmiş, en güzel filmlerini yasaklamış, en iyi yönetmenlerine parmaklıklar ardında filmler yaptırmış bir diyar. Yapı Kredi Yayınları tarafından ilk kez Türkçe’ ye çevrilen ‘Top’ adlı eseriyle tanıştığımız Gulam Hüseyin Sâedi de hayatını, tarif etmeye çalıştığım haksızlıklarla mücadele ederek geçirmiş İranlı bir yazar. İhtisası psikiyatri olan Saedi, ruhun gerçek gıdasını keşfetmişçesine edebiyata gönül vermiş bir doktor. Türk kökenli bir ailenin oğlu olan Saedi, İslam Devrimi’nin savurduğu, anadilinde eserler kaleme alabilmenin hasretiyle dünyadan göçmüş onca çınar yaprağından sadece bir tanesi. Bugün bir başka çınar yaprağıyla, Sadık Hidayet’le, Paris’te yan yana uyuyor.”
Saedi’nin “Top” dışında dilimize çevrilen diğer eserleri de “Bayel Ağıtçıları” ve “Dendil” adlı öykü kitapları. "Top" romanını okumadan önce onunla ilgili yorumlara baktım. Öncelikle bu romanın bir dönem eleştirisi olduğu belirtiliyordu. Başrolde olan "Top" un savaş süresince her an patlaması beklenirken bir türlü patlamadığı, yazarın mesleği nedeniyle insan ve toplum psikolojisini çok iyi anlattığı ve oyun yazarı olmasının da bol diyaloglu bir roman olmasını sağladığı ve benzeri birçok övgü vardı. Savaşın içyüzünü anlatan kitapları çok sevdiğim, bir de kitap sadece 156 sayfa olduğu için hemen okumaya başladım. Romandaki karakterler öyle canlıydı ki "Acaba yazar burada ne anlatmak istemiş, top neden sürekli yer değiştiriyor, verilmek istenen mesaj dinle insanların istismarı mı vb" soruları kulak ardı ettim ve romanın içinde kayboldum. Bu duyguyu bir de Cengiz Aytmatov'un "Beyaz Gemi" romanında hissetmiştim. Aynı coğrafyada benzer kaderi paylaştığımız için mi bu duygulara kapıldım bilemiyorum. Ama her iki romanda da karakterler yanımda oturuyormuşçasına canlıydı. Saedi de Aytmatov gibi çok süslü sözcükler kullanmıyor ama öyle betimlemeler yapıyor, insan psikolojisini öyle iyi anlatıyor ki "İşte bu edebiyat" diyorsunuz. Romanın konusunu anlatmayacağım ama "Top" u okuyun, seveceksiniz diyorum.
İran Edebiyatı’na ayırdığımız bu yazıyı Füruğ Ferruhzad’ın hasretiyle yandığı oğlu için yazdığı bir şiirler sonlandırmak istiyorum… Sevgiyle kalın, şiirle kalın…
“En küçük marşın öpücük olduğu gün
ve insanın insana kardeş
evlerin kapısını artık kapatmadıkları gün
kilit söylencedir
ve yürek yaşamaya değer.
Tüm sözlerin anlamının sevgi olduğu gün
son sözcük için söz peşinde olmayasın diye
tüm sözcüklerin melodisi yaşam olduğu gün
son şiir için uyak peşinde acı çekmeyesin diye
tüm dudakların şarkı olduğu gün
en küçük marş öpücük olsun diye
senin geldiğin ve her zamanlığına geldiğin
ve sevecenlik ve güzellik beraber olduğu gün
güvercinlerimize yeniden tane serpeceğiz
ve ben o günü bekliyorum
benim belki bile
olmadığım günü.”


