Gökhan Korkmazgil

İzmir’in Kedileri

Açık penceremden dışarı bakarken onu görüyorum, yokuş aşağı yaklaşmasını izliyorum. Karnıyla bacakları beyaz, sırtıyla kafası siyah, karnında siyah, sırtında beyaz lekeleri var, gündüzle gece gibi bir kedi. Suratı da hem siyah, hem beyaz, tanımlamaya çalışırken akla karayı seçiyorum! Kaldırımla sokağı ayıran daracık taş bordürün üzerinden yürüyor, sırayla bir ayağını öbürünün önüne koyuyor, arada bir durup çevreyi süzüyor, kulaklarını oynatıp ne var ne yok dinliyor. Sonunda penceremin altına geliyor. Hafifçe “psst” diyorum, aniden duruyor, sesin kaynağını arıyor. Bir kez daha “psst” diyorum, kaynağı bulup yüzünü yukarı çeviriyor. Yüzünü bir kare gibi düşünseniz, ya da o yüzü kare bir çerçeveye yerleştirseniz, bıyıkları alt köşelere, kulakları üst köşelere denk geliyor. Karenin ortasında bir ağızburun, yukarısında iki parlak göz, hepsi birden kusursuz bir simetri oluşturuyor. İşte o iki göz bakışlarını bana dikiyor, kımıltısız, öylece bakıyor. İlgisi üç – dört saniye sürüyor, başını indirip yürümeye devam ediyor. Yeniden “psst” ediyorum, yine durup gözlerini birkaç saniye bana dikiyor. Arada kulaklarını sağa sola çevirip gelen sesleri denetliyor. Bu kez dar bordür taşına oturuyor, popişine yeterli alan bulamamış olmalı ki sağ arka bacağını kaldırımdan aşağı salıyor. Zaten ön bacaklarının dizden aşağısı siyah, çizme giymiş de dolaşıyormuş gibi, onu gülünç buluyorum. Göğsündeki birkaç tüyü yalayıp düzeltiyor, bana son bir kez daha bakıp, ufak bir yekinmeyle kalkıp yürümeye devam ediyor. Penceremin altından geçerken usulca “mıgırrk” diye bir ses çıkarıyor. O da bana “günaydın” mı diyor, “bir şey atmayacaksan ne diye seslenip duruyorsun” mu diyor, anlayamıyorum. Yokuş aşağı uzaklaşıyor, ardından uzun, simsiyah kuyruğunu bir karayılan gibi götürüyor. Arkasından bakıyorum, sağ bacağı hafifçe aksıyor. Bacağını kaldırımdan sarkıtması popiş sıkıntısından değilmiş, sokaklarda kolay bir yaşamı olmadığı belliymiş. Onu gülünç bulduğum için biraz utanıyorum, arkasından bir özür “psst”ı gönderiyorum. Artık hiç dönüp bakmıyor, gündelik yaşamına doğru ilerliyor.

Yine de benim son “psst”ım yanıtsız kalmıyor, karşıdaki apartman aralığından bir tekir çıkageliyor. Yoo, ne biri, üç, beş, altı oluyorlar. Kendimi kuşatılmış gibi hissediyorum. Teker teker gelip sokağa diziliyorlar, şimdi altı çift göz bana bakıyor. Tekir, sarman, alacalı, siyah, beyaz, bulacalı. Hepsi birbirine benziyor, hiç biri diğerine benzemiyor! Her birinde iki göz, bir ağızburun, üç beş ok bıyık, kiminin kuyruğu dümdüz, kimininki biraz yana kayık! Hani biz Çinliyi, Japon’u, Koreliyi gördüğümüzde ayırt edemeyiz, “bunların hepsi aynı” diye yemin bile ederiz, işte o hesap. Kedi milletinin biyometrik yüz fotoğraflarını çeksek, yapay zekâya yüklesek, bilmem o bu işe ne diyecek?

Sokağın üst başında iki kedi yuvası, yarısı kesilmiş pet şişelerde su, bir de mama kapları var. Kedi kumu yok, kediler nereye ne yapacağını biliyor. Sadece sokağın üst başı mı, yürüyorum, Üçyol, İzmirspor, Hatay, Göztepe, Poligon, her cadde, her sokak, her köşe başı sanki kedi kafeteryası. Eskiden de vardı, İzmir’de kediler rahat yaşardı. Şimdi Sokak Hayvanları Yasası’nın kabulünden sonra kedi yuvası sayısı on kat artmış. İzmirliler içlerine eski çarşaflar, elde örülmüş kedi battaniyeleri yerleştirmiş. Bu, siyasi bir tutum mudur? Ya da insani ve vicdani bir tepki midir? Aslında, insani ve vicdani olan her şey siyasi değil midir?

İzmir’de deniz görmeyen bir mahallede oturuyorsanız bile, deniz kendini size hissettirir. Siz denizi görmeseniz de, martılar çığlık çığlığa gelir çatılara konar, onlar sizi görür. İmbat eser denizden karaya, apartman aralarından içerilere, sokaklardan yukarıya. İzmir’in dağlarında çiçekler açar, İzmir’de özgürlük rüzgârları eser. İzmir’in kedileri esen yelde öylece dikilir, kimseye bir zararları olmadan yaşar gider. İzmir’in denizi kız, kızı deniz, sokakları hem kız, hem deniz kokar. Sokaklardaki köpeciklerle kediciklerin, bugün değilse de yarın, mutlaka ahı tutar.

Ev kedilerinin ömrü on beş yıl, sokak kedilerininki iki buçuk yılmış. Aradaki on iki buçuk yıl ömür düpedüz çalınmış, acaba fatura kime yazılırmış?

Kedilerin biyometrik yüz fotoğraflarını çekelim demiştik ya. Köpeklerinkini de çekelim. Düzgün dörtgenler biçiminde keselim. Karekod halinde herkese gönderelim. Kimse burnunu telefonundan kaldırmıyor, belki ekranlarında okuturlar. Evet, ayırt edemesek de her hayvanın yüzü farklıdır, karekodlar da çeşit çeşit olacak. Ama hepsi o aynı tek şeyi söyleyecek: “Biz bir şey yapmadık! Bizim kimseye bir zararımız yok!”

Basılı arşivden
Bu yazı ilk kez 4P1K Sayı 51 (Ekim 2024) sayısında yayımlandı.
ReklamTailtown
GK
Yazar

Gökhan Korkmazgil

4P1K’de 5 yazısı yayımlandı. Tüm yazıları