Gökhan Korkmazgil

Cunda’nın Kedileri

Cunda dedikleri bir küçük ada, dünyanın bütün kedileri de burada. Üç gün boyunca taş döşeli dar sokakları kıyıdan tepeye, öte uçtan beri köşeye adım adım dolaştık. Abartısız, binden fazla kedi görmüşüzdür, zaten üç yüzden sonra saymayı da bıraktık. Kediler her yerdeler, hem yerde, hem gökteler. Sokakta yürürken adımlarımın arasından biri geçiyor, tepemdeki ahşap çatı merteğinin üzerinde öteki yürüyor. Elinizi sallasanız, bacağınızı uzatsanız kediye değecek, Çarşı Caddesi’nin kaldırımındaki dut ağacını sallasanız gökten kedi yağacak. Taş merdivenlere serilmiş yatan kedilerden izin almadan, onları aralamadan Taksiyarhis Kilisesi’nin avlusuna giremiyorsunuz. Zaten merdivenin başında siyah bir cübbe giymiş gibi dikilen kara kedi de, kedilerin papazına benziyor!

Taş Kahve’nin çevresi kedilerle dolu, bir şey yiyenlerin lokmalarına gözlerini dikiyorlar, hiç kımıldamadan bekliyorlar, birisi tostundan bir parça verirse onu yiyorlar, kimse bir şey vermezse öylece pinekliyorlar. Burada kedi nüfusu insanlarınkinden fazla, insan başına üç – dört kedi düşüyor, iki millet birbirine ilişmeden yaşıyor. Hiç kimsenin bir kediye “hişşt, pisst” dediğini duymadım. Eğer oturacağı sandalyenin minderinde bir kedi kıvrılıp uyumuşsa, insan gelip kediyi kucaklıyor, götürüp başka bir mindere bırakıyor, kendi sandalyeye oturuyor, kedi de öteki minderde uyumaya devam ediyor. Hiçbir kedinin de bir insana bağırdığını duymadım, zaten onlar sessizce var olmayı biliyor. Gölgelere devrilip uyuyan, kulağı küpelenmiş büyük sokak köpeklerinin yanından yürürken kediler hiç tedirgin olmuyor. Hatta bazen uyuyanın bacağına, kuyruğuna basıp geçiyor, köpek gözünü açsa da bir şey demiyor, kedi de ona ilişmiyor. Yani kedi ve köpek milletleri arasında da bir sorun görünmüyor.

Cunda’da balık restoranları ve meyhaneler çoğunlukta, aralarda zeytinyağlı ev yemekleri yapan lokantalar var. Kediler akıllı; daha çok ilk gruptaki restoranların masalarının yanında yer tutmuşlar. İkinci gruptaki lokantaların önünde pek kedi görmedim. Ben de kedi olsam gidip zetinyağlıcının masalarının dibinde dikilmem, “bana zeytinyağlı dolma atın” diye beklemem. Sahildeki Papalina Restoran’da masalar dolu, insanlar keyifli, kadeh kaldırıp gülüşmelerinden belli. Papalina dediğin parmak kadar, ufacık bir balık, yemeden geçmek olmaz, on tanesi bile bir kedinin karnını doyurmaz. Kedi ordusu masaların çevresini kuşatmış, masadan verileni biri kapıp yiyor, ötede başka bir ordu da sırasını bekliyor. İşler hep böyle yolunda gitmiyor. Bazen durduk yerde maraza çıkıyor, daha aç bir kedi öbürünün lokmasını kapıyor, bazen de bir insan kediden korkuyor. İnsan “pisst” diyor, kedi “tıss” ediyor, arabulucu garson öteden koşup geliyor. Şişeye benzer bir tür kedisavar icat etmişler. Evlerde saksı çiçeklerinin yapraklarına su püskürtmek için kullanılan bildiğimiz sprey şişesi işte. Garson, kediye doğrultup spreyin tepesine basınca su püskürüyor, “pısst, pıss” diye ses çıkıyor, kediden “tıss” diye cevap geliyor. Sonunda şişe kazanıyor, kedi suyu sevmiyor, kısa bir süre için ortadan kayboluyor. Daha akıllı kediler garsonla şişeyi uzaktan gördüğünde fırlayıp yok oluyor.

Adab Sofrası’nın önünde dizilenler sessiz bir koro gibi hep birlikte gözlerini masalara dikmişler. Biri bir şey uzatırsa hemen koşup gidecekler, havada kapıp yiyecekler. Adab’ın yerini biliyorlar, muaşereti de öğrenmişler. İki – üç kafa sallamayla lokmayı yutunca, patilerini yalayıp temizlenecekler.

Alibey Han Otel’de kapı numaraları yok, odalara yazarların isimlerini vermişler, “buraya gelenler bunlar da kim diye sormaz” diye düşünmüşler. Ben Ayfer Tunç odasında kalıyorum, “Evvelotel’i nerede yazdı acaba” diye meraklanıyorum. Kahvaltı bahçede, otelin bahçesi gölgeli, tabi ki yine ortalıkta kediler dolaşıyor, hepsi de Egeli. Bahçede üç yavru kedi var, ikisi siyahlı beyazlı alacalı, üçüncüsü beyaz, kulaklarının çevresi kahverengili sarılı. Üç – dört aylıklar, hem çok tatlı, hem de pek yaramazlar, oyunbazlığın doruğundalar. Bahçede alt alta, üst üste yuvarlanıp birbirlerinin kuyruğunu dişlemeyi bırakınca, gelip masamın yanına biblo gibi diziliyorlar. Çatalımın her hareketini gözlerini ayırmadan izliyorlar. Peynirlerden biraz veriyorum, hemen yutuyorlar, azıcık salam uzatıyorum, havada kapıyorlar. Otelin kahvaltısı harika, sahanda yumurtayı zeytinyağlı yapmışlar, dibini kazıyıp “kedilerin hakkı” diyorum, peçetenin üzerinde yavrulara veriyorum, yemiyorlar. Allah Allah! Madem siz Cunda’da kedisiniz, zeytinyağını yemelisiniz! Tabağımda kalan zeytinlere bakıyorum, onları da verecektim, vaz geçiyorum.

Cunda sokaklarında neredeyse her duvara kedi graffitisi çizmişler. Hangi duvara baksanız karşınızda size gülümseyen koca bir kedi kafası görüyorsunuz. Hele bir tanesinin, kuyruğu duvara sığmamış, köşeyi dönünce öbür sokakta devam ediyor. Dev bir kedi resminin altında uyuklayan beş – altı kediyle karşılaşmak çok hoş oluyor. Hediyelik eşya dükkânları kedi dolu. Kedi heykelcikleri, biblolar, kedi biçimli tuzluklar, kedi resimli kadehler, bardak altlıkları, takılar, bilezikler, kolye uçları, akla gelen – gelmeyen bin bir çeşit kedili ıvır – zıvır. Kedi figürü olmayan bir nesne arasanız, belki de bulamazsınız.

Burası kedilerle öylesine bütünleşmiş ki, kedisiz bir Cunda düşünmek adeta olanaksız. Bunda, insanların kedileri kanıksamakla kalmayıp benimsemeleri, birlikte yaşamayı öğrenmiş olmalarının büyük payı olmalı. Belki de kedilerden bir şeyler öğrenmişlerdir. Dükkânlardan birinin camına “kedi giremez” diye bir yazı yapıştırsalar, herhalde o dükkâna insan da girmez.

Sanırım, Cunda ‘da hiç kimsenin kedisi yok, çünkü bütün kediler herkesin!

Basılı arşivden
Bu yazı ilk kez 4P1K Sayı 52 (Ocak 2025) sayısında yayımlandı.
ReklamTailtown
GK
Yazar

Gökhan Korkmazgil

4P1K’de 5 yazısı yayımlandı. Tüm yazıları

4P1K Bülten

Yeni yazılar e-postanıza gelsin

Yeni yazılar, haberler ve arşivden seçkiler; ayda iki kez, reklamsız ve kısa.