Kapak Konuğu · Sayı 10

Şebnem Schaefer

Şebnem Schaefer

Modellik zaten vardı, dizi ve sinema oyunculuğu, sunuculuk, tiyatro ve şimdi de müzikal ekleniyor bunlara. Hemen müzikalden bahsedelim mi?

Bahsedelim, hatta provadan geliyorum şu anda. Müjdat Gezen’ in bir müzikali. Pera da geçiyor. İsmi de “Pera Müzikali”

Basın lansmanında biz de vardık ‘Eğlence Dünyası’ diye biliyordum, değişti mi ismi?

Evet, Pera Müzikali olarak değiştirildi. Pera’ da geçtiği için buna karar verildi. Çok güzel bir ekip, Müjdat Gezen’ in provaları bile okul gibi. Ben orada provaları izlerken, benim sahnem gelmeden ya da sahnemden sonra bile ilgiyle ve severek izliyorum. Çünkü başka oyunculara verilen taktikler ve yönlendirmeleri izlerken “şunu şöyle yapmalıyım, bunu böyle yapmamalıyım” şeklinde bir çıkarımda bulunabiliyorum kendi oyunculuğum için. Oyuncu kendini seyirciye karşı ne zaman çevirmesi lazım, ne zaman alkış alınır, alınmaz ya da neden alınmıyor bazen, tüm bunları öğreniyoruz. Benim önceki tiyatro tecrübelerime de çok katkı sağlıyor. Dansçılarla birlikte118 kişilik bir ekibiz. Ses sanatçıları da var oyuncuların yanı sıra. Heyecanlıyız. İlk provada sahneye çıkarken bile heyecanlandım. Çünkü hepsi tecrübeli, çoğu da Müjdat Gezen’ in öğrencileri. Ben de hem büyük bir heyecanla ve hem de büyük bir keyifle provalara gidiyorum. Güzel bir iş çıkacak ortaya eminim. Hikâyesi de güzel. Okurken hem eğlendim hem öğrendim hem de çok güldüm. Seyirciye de umuyorum ki bunu yansıtacağız.

Peki, rolünüz ne, bundan da bahsedelim mi biraz?

Rum kızı Despinayı canlandırıyorum. Hatta lehçemi ona göre değiştiriyorum. ayvanseverliği ile de tanıdığımız ünlü model, oyuncu ve sunucu güzeller güzeli Şebnem Schaefer ile hayvan dostu keyifli bir mekânda siz pati Bu da çok enteresan bir şey çünkü farklı bir rolü farklı bir lehçe ile konuşmak o da ayrı bir oyunculuk istiyor. Zaten Türkçe ile oynamanın bir zorluğu var şimdi de bir de lehçe ile oynuyorsunuz. Rum kızının kültürüne, karakterine bürünmek zorunda kalıyorsunuz ama çok ayrı bir dünya. Hatta gün içerisinde birbirimize Rum aksanıyla şakalar yapıyoruz. Pratik yapmak gibi. Hatta başkasının repliği bile gün içerisinde aklıma geliyor. Geçen gün sosyal medyada bir paylaşım yaparken başkasının repliğinden bir şey çaldım ve onu söyledim. O kadar çok dinlemişim, o kadar çok içselleştirmişim ki. Yani bu keyifli ortamı seyirciye yansıtacağımıza eminiz. İlk defa bir müzikalde oynayacağım.

Başarılar diliyorum, mutlaka izlemeye geleceğiz, çok da başarılı geçeceğine eminim. Peki, bunun haricinde başka neler yapıyorsunuz bu aralar?

2.5 seneden beri Prof. Orhan Kural ile birlikte sunduğumuz bir çevre programı var. Doğa dostu bir program. Hayvan hakları ile de ilgili aynı zamanda. Hayvan haklarını çok fazla konuşuyoruz programda. O yüzden çok uzak değilim sizlere öyle söyleyeyim. Prof. Orhan Kural ile de maşallah çok iyi anlaşıyoruz. Aslında konuk olarak gitmiştim programa. Beni yanına sunucu olarak aldılar sağ olsunlar. Birçok çevre sorununa değiniyoruz hayvan hakları gibi, faytonlarla ilgili. Bu konulara da gireceğiz sanıyorum birazdan. Girmeden diğer projelerimden bahsedeyim. Tiyatroya 2009 yılında Yalçın Menteş ile birlikte başlamıştım. Allah rahmet eylesin... Sonra Ahmet Çevik ile devam ettim. İki sezondur oynuyorum. Oyun, bu sezon da devam edecek. Bir de ayrıca yeni gelen bir oyun var. Onun provalarını telefonla yapıyoruz. Müjdat Gezen’ in provalarından dolayı buluşamadık bir türlü, bir kere buluşabildik sadece. O da bir komedi tiyatro oyunu olacak ve İstanbul’da oynanacak. Barbaros Uzunöner’in tiyatrosunda. Yani bu sene iki tiyatro, bir müzikal ve bir de çevre programı devam ediyor. Bunun yanında zaten modellik devam ediyor. Bayağı dopdolu geçiyor. Size de hemen zaman ayırmak istedim çünkü çok fazla yok böyle çalışmalar. Belki öncü oluruz bizler ve çoğalır bu tarz işler.

Evet, dergi olarak biz de bu amaçla varız ve çaba sarf ediyoruz. Farkındalığı yüksek çalışmalar bunlar. Hayvanlarla olan ilişkiniz nasıldı? Hayatınızı paylaştığınız can dostlarınız oldu mu?

Benim ilk hayvanım bir kanaryaydı. Sonra bir tavşanım, bir Yorkshire terrierim ve bir papağanım oldu. Hayvan beslemek çok güzel bir şey özellikle çocukların iletişimi açısından fakat yetişkinin, çocuğu bilinçlendirmesi lazım. Bazı yetişkinler de bilinçli değil. Alıyorlar ve sonra bakamıyorlar. Ama bakamıyorlarsa bile sokağa değil de emanet edebilecekleri iyi bir yere bıraktıklarından emin olmaları lazım. Bizim de bir köpeğimiz vardı. Almanya’da yaşıyordum o zaman. Babam, ablam çalışıyorlardı ve ben de sık sık annemle Türkiye’ye geliyordum. Gündüzleri hep yalnız kalıyordu köpeğimiz. Anahtar veriyorduk komşulara gelip bakıyorlardı, gezdiriyorlardı ama baktık ki uzun süreliğine bu olmayacak. Bir aileye verdik ama takip de ettik. Sık sık telefonla da haberleşiyorduk. Hatta ara ara görüyorduk. Bizim köpeğimiz değildi artık ama hepimizin köpeğiydi yine de. Çok mutlu olduğunu görünce biz de mutlu oluyorduk. Orada da vefat etti. Çok üzüldük ama diyeceğim şu ki hep takip ettik. Çok güzel bir şey ama büyük bir sorumluluk. Çocuk da büyük bir sorumluluk fakat bu daha farklı bir sorumluluk. Biz hep keyifli taraflarını görüyoruz ilk önce. Öngöremiyorsunuz bazı zorluklarını. Hayvanları çok severim. İyi bir yol arkadaşı olabiliyor hayvanlar bize. Ben onlarla konuşurum. Sokakta gördüğüm kedilerle, köpeklerle konuşmayı severim mesela. Konuşma tarzınızdan, ses tonunuzdan, enerjinizden anlıyorlar onlar da. Geliyorlar, kuyruklarını sallıyorlar, sürünüyorlar. Onlara yiyecek veremeyecek bile olsam konuşup anlatıyorum. Hisleri çok güçlü, algıları açık olduğu için anladıklarını düşünüyorum. At biniciliği de yaptım.

Ben de ona gelecektim şimdi, hala devam edebiliyor musunuz?

Şebnem Schaefer
Şebnem Schaefer

Almanya’da başladım ve dört sene at biniciliği yaptım. Hatta bize atları tımar ettiriyorlardı ki atla ilişkimizi kuvvetlendirebilelim diye. Kimse bize atı hazırlamıyordu. Eyerini vesaire her şeyini biz hazırlıyorduk. Yakında bir orman vardı ve hoca eşliğinde ormanda koşuyorduk. Çok güzel bir duygu özgürlük adına. Şimdi hala binebiliyorum ara ara ama sürekli değil. Bir gün bir çekim için at binmem gerekiyordu. Tanımadığım bir ata binmiştim. Çekimin bir yerinde dörtnala gidecektim. Ben tam bir bacağımı dışa alıp hazırlık yapıyordum ki baktım at kendi kendine dörtnala koşmaya başladı. Şaşırdım. Bir anda hissetti yapacağım şeyi. Atların da hisleri çok kuvvetli. Dizginleri tutuşunuzdan, oturuşunuzdan her şeyi anlıyorlar hatta sizin korkup korkmadığınızı, çekinip çekinmediğinizi de. Öğretmenimiz söylemişti bunu bize. Hem konuştum kendisiyle hem de sevdim dörtnala giderken. “Aferin dedim. Beni mahcup etmedin dedim” Çekim yapıyorlardı çünkü. Önemli olan iletişimi kurmak.

Enerji her şekilde geçiyor. Aynı dili konuşmaya gerek yok. Bu şekilde konuşuyoruz zaten biz ortak dili, değil mi?

Kesinlikle inanıyorum. İnsanlar arasında konuşarak iletişim tabii ki gerekli ama insan kendi enerjisiyle, el sıkışmasıyla, gözlerinin bakışıyla, duruşuyla, hal ve tavrıyla da iletişim kuruyor. İnsanlarda da bir bütünlük var hem konuşma hem enerji olarak. Bunu da iyi niyetiyle kullanırsa hemen güzel bir şeye çevirebilir.

Sosyal sorumluluk anlamında hayvanlarla ilgili bir projede yer aldınız mı ya da neler yapmak isterdiniz?

Mesela yaş günüm için bir mekân tuttum ve partime davet ederken misafirlerimi hediye yerine bağış yapmalarını istedim. Bana Göz Kulak Ol Derneği’ne bağış yapabilsinler diye mekânın girişine insanlar görsün kaçamasın diye de kocaman bir poster koydum. Sağ olsun Özge Özder, eşi Sinan Güleryüz ile birlikte geldi. Bir fotoğraf çekimi de yapmıştık onlarla dernek için. Böylece farkındalık da artıyor. Belki insanlar bir şeyler yapmak istiyorlar ama ne yapacaklarını bilemiyorlar. Böylece biz onlara yol göstermiş oluyoruz. Duyuru yapmış oluyoruz böyle derneklerin olduğuna dair. Programda da böyle şeyler yapıyoruz. Tabii dikkat etmek lazım bazı derneklere gönderilenler yerine gidiyor mu diye. Ama Özge Özder - Bana Göz Kulak Ol Derneği’nde gerçekten biliyoruz, takip ediyoruz yerine gittiğini. Yaptıkları işleri açıklıyorlar şunu şunu yaptık diye. O da önemli. Yaptığınız bağışın nereye gittiğini kontrol etmek gerekiyor. Elimizden geldiğince bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Sizi de bu arada tebrik ederim. Hem dergiden hem de bu programdan dolayı.

Çok teşekkür ediyorum. Peki, Şebnem Schaefer’ın bir günü nasıl geçer?

Sabah erken çıkacaksam, bir randevum varsa 2-3 saat evvelinden kalkıyorum. Diyelim ki 11:00 de mi çıkacağım, 8:00 de kalkıyorum. Çünkü kahvaltımı huzurlu bir şekilde hazırlamayı seviyorum. Domatesimi kesip, limonumu sıkıp bayağı bir kahvaltı hazırlarım. Sonra duşumu alıp hazırlanırım. Bu aralar meditasyon yapmaya başladım. Kalktıktan hemen sonra yapmıyorum ama çıkmadan evvel yapmaya çalışıyorum. Rutin yok ama bu aralar prova dolayısıyla hafta içi her gün Kadıköy’e gidiyorum. Müjdat Gezen’in müzikali provası için. Genelde böyledir ama hiçbir günüm birbirine benzemiyor ama dediğim gibi kahvaltısız çıkmam. Kahvaltımı edeceğim böyle bir huyum vardır. Onun dışında erken yatmaya çalışıyorum her zaman olmuyor. Kitap okumaya çalışıyorum akşamları.

Spordan söz edersek? Geçmişte ve bu günlerde hangi spor aktivitelerini yapmaktan hoşlanırsınız?

Şebnem Schaefer
Şebnem Schaefer

Bu aralar spor yapamıyorum. Geçmişte 4 sene bale yaptım. 4 sene at biniciliği, 36 ders jiu-jitsu yaptım. Tenis oynadım. Hepsini denedim ama şu an hiç birine devam edemiyorum. Yogayı çok sevdim ve onu devam ettirmek istiyorum. Spor aslında seviyorum. Bir aralar fitness’e gidiyordum fakat fitness’ın bana göre olmadığını anladım. Kapalı alanda aynı hareketi sevmiyorum. Ya oyun tarzında olacak, tenis gibi bir şey olması lazım ya da yoga olması lazım ki yoga, rahatlatıcı meditasyon aynı zamanda. Sabahları spor yapamıyorum ben öyle bir huyum var. Sabah zor uyanırım, akşam da yatmasını bilmem genelde ama erken yatmaya çalışıyorum. Bu aralar daha çok meditasyona verdim kendimi ama yogaya tekrar başlamak istiyorum. Zaten ikisi bir arada oluyor. Hem jimnastik hem meditasyon olduğu için çok seviyorum. Yürüyebildiğim kadar yürümeye çalışıyorum. Mesela vapurdan çıkıp yürüyorum. Olabildiğince yürümeyi tercih ediyorum.

Şu aralar ülkemizde kadın özgürlüğü çok fazla tartışılan bir konu. Siz bir kadın olarak neler düşünüyorsunuz?

Çok şeyler söyleniyor. Biz de tabii kadın hakları savunucusuyuz ama bir de şöyle bir şey var. “Hak verilmez, hak alınır”. Biraz mücadele etmek lazım. Bazı şeylerin değeri mücadele edince anlaşılıyor. Türkiye’de biraz da hediye edildiğinden, pek mücadele edilmediğinden dolayı diye düşünüyorum; bazı şeylerin kıymetini bilmiyoruz, bilmedik. Bu sefer de mücadele etmeyi denemedik, bıraktık. Daha yeni yeni mücadele ediyoruz. Tabii önceden de ara ara vardı bu konuda mücadele edenler ama mücadele etmek gerekiyor. Atatürk tarafından ilk defa seçme ve seçilme hakkı hediye edildi. Diğer ülkelerden çok daha erken bir dönemde verildiği halde kıymetini anlamadık diyelim. Şimdi örnek vermek gerekirse İngiltere’de kadınlar neler çekmiş, ne savaşlar vermişler o kadın haklarını alabilmek için. Onlar bu değeri daha iyi biliyor. Öyledir zaten hep. Mücadele verdiğiniz bedel ödediğiniz şeyin kıymetini bilirsiniz ya bunun için de cesaret gerekiyor. Bazı şeyler de feministliğe giriyor. Sonuçta aşırılığa da kaçmamak lazım. Evlilikler de de bu önemli. Ben de biraz öyle feministliğe kaçan biriydim. Sonra törpüledim kendimi. Evliliklerde bir dengenin olması lazım. Bunu da yaş ilerledikçe anladım.

Antropoloji, etnoloji ve psikanaliz eğitimleri almışsınız. Sizi bu konulara çeken ne oldu?

Türkoloji ile başladım. Üç sene okuduktan sonra oradaki üniversite hocasıyla bir problem oldu. Oradan sıkılıp başka bir seçim yaptım. Psikanalizi ise yan bölüm lazım diye seçtim. Avrupa Etnolojisi’nin kültürleri tanımak açısından çok faydası oldu. Onu da iki sene okudum sonra siyasete geçtim. Psikanaliz’de ise tablolara bakmayı öğrendim. Annemle sergileri dolaşırdık, biraz sıkılırdım. “Saatlerce bir resme bakıyorsun ne anlıyorsun bu kadar” derdim. Sonra derste ressamların ve heykeltıraşların hayatlarını analiz ediyorduk yapıtları üzerinden. Bir tez konusun da ben Van Gogh’u seçip Van Gogh’un15 tablosunu analiz etmiştim. Empresyonistliğe geçişini. Hayatını oraya nasıl yansıttığına dair. Sonra annemle müzesine gittiğimizde orada anlattım “Bak şu tabloda şunu şöyle hissetti, şu zamanda yaptı. Fırça darbeleri daha kalınlaşıyor ya da kısalaşıyor. Sarı ve mavi renkler ön planda. Resime daha farklı bakıyorum artık o dönemdeki resimler daha çok ilgimi çekiyor. Herhalde o dönemi incelediğim için. Her şeyin bir katkısı olduğunu düşünüyorum. Bazen “Niye okudum? Boşuna mı gitti o yıllar...”diyordum ama gitmemiş onu bir zaman sonra anlıyorsun.

Aldığınız eğitim ve sonrasında siyasetle ilgili çalışmalarınız olmuş. Hatta Türkiye - Almanya arasında yürüttüğünüz fahri elçilikten bahsedersek, nasıl oldu bu ve nasıl bir misyon?

Şöyle aslında, çok projelerde bulundum. Örneğin 2010 yılında Alman Cumhurbaşkanı buraya gelmişti. Ankara ‘da liyakat nişanı verilmişti birine. Benim bir projeyi tanıtmamı istemişlerdi. Ankara Büyükelçiliği’nin başlattığı bir projeydi. “Türkiye ve Almanya biz birlikteyiz” Benimle başlattılar sonra birçok sanatçı ve sporcu insan da katıldı. Orada bulunduğumdan dolayı benim tanıtmamı istediler. Almanya’daki Cumhurbaşkanlığı’ndan bana çalışmak istemez misiniz diye teklifte bulundular. O zaman siyaset okuyordum. Ben tam stajyer olarak başlayacaktım, kendisi o dönem başka durumlardan dolayı istifa etti. İlk defa bir Alman Cumhurbaşkanı bir buçuk sene görevde kaldı, o da bana denk geldi. Bir hayır vardır diye düşünüyorum. Hep Türk - Alman geceleri olsun, 18 yaşımdan beri Türkçe - Almanca sunuculuk yaptığım geceler ve Türk film festivalleri oldu. Konumumdan dolayı. Severek yapıyorum. Almanya’dayken okulda bir tez hazırlığımda yine Türkiye’yi konu almıştım. Türkiye ve Rusya’nın çoğul partisine geçtikten sonra ki medyanın seçmen üzerindeki etkisini araştırmıştım. Ben Almanya’da okuduğum halde hep Türkiye’yi katmışımdır. Ramazan’ı anlattığım bir yer vardı. İki kültürü de araştırmayı seviyorum.

Halen şu an siyasetle ilgili aktif bir durum söz konusu değil sanıyorum, değil mi?

Söz konusu değil. Almanya’da Frankfurt’ta iki sene boyunca Kadın Kollarının Yönetim Kurulu’ndaydım. Burada da 2009 yılında Belediye Meclis Üyesi adayıydım, Demokrat Parti’den. Açılış konuşması yapmıştım. Öyle bir serüvenim oldu. Siyasetle ilgim var ama şu an aktif değilim. İlerde ne olur bilmiyorum, o da ayrı konu, bakalım. Bir müziğin kulağa iyi gelmesi için zamandan ve mekândan bağımsız olarak çağrıştırdığı duyguların bütünleyici olması gerektiğini savunuyorum. Bu nedenle orkestramın adı da “ Zamansız Şarkılar Orkestrası” zaten...

Peki, iki kültürle birlikte yaşamanın avantajları ve dezavantajlarının sizdeki yansıması ne oldu?

Şebnem Schaefer
Şebnem Schaefer

Ben 15 yaşındayken, ergenlik çağlarımda bunu hep dezavantaj olarak görüyordum. Annem bizi Türk gibi büyüttü. Mesela 10 Kasım’larda nerede olursak olalım, Almanya’da 08:05 de oluyordu saat farkından dolayı. Annem telefon açardı ve Türkiye’deki siren seslerini dinletirdi. Yani öyle büyütüldük. Gençliğe Hitabe’sini ezberletmişti vesaire vesaire. Türkiye’de şöyle büyütüldük “ben Alman değilim” gibi. Almanları sevmiyordum, düşman gibi görüyordum hatta bir ara. Hâlbuki babam Alman, ben de yarı Alman’ım! Orada doğdum, büyüdüm ama uyum sağlayamadım. Nedense daha çok Türk müzikleri seviyordum. Böyle bir problem yaşıyordum. Sonraları avantajları gördüm. Hepsinin avantajı ve dezavantajı var. Türk ve Alman kültürünün hep iyi taraflarını seçmeye çalıştım. Almanların disiplinliği, Türklerin sıcakkanlılığı mesela. İki kültürü de görüp karşılaştırabiliyorsunuz. Şimdi Almanya’da yaşayan, üniversitede okuyan yeni gençlik hem Türkçe’yi hem de Almanca’yı çok iyi biliyorlar. Bir ara ne Almanca ne Türkçe’yi doğru düzgün konuşabiliyorlardı. Üniversiteye gidemiyorlardı. Şimdi üniversite okuyan yeni nesilde büyük bir gelişme var. Bir Almandan daha zenginler o açıdan, öyle düşünüyorum. Önceden Almanları sevmiyordum ama şimdi Almanların da kıymetini anladım. Almanlara hep şöyle şöyledir diyorduk. Almanya’da yaşayınca Türklerin avantajlarını görüyorsunuz, Türkiye’de yaşayınca Almanların avantajlarını. Şimdi ben iki yerde de yaşayınca iki tarafı da birleştirmeye çalışıyorum. Şimdi kendimi avantajda görüyorum.

Uzun zamandır modellik yapıyorsunuz. Nasıl başladı modellik? Hayallerde planlarda var mıydı model olmak?

15 yaşımda başladım. İlkokulda ödev olarak ilerde yapmak istediğiniz meslek hakkında yazı yazmamızı istemişlerdi. Ben şarkıcı mesleğini yazdım ama hâlbuki öyle ses falan da yok. Annem dedi ki “doğru düzgün bir meslek seç. Onu yaz avukatlık gibi”.. Tamam, anne dedim ama ben sahneyi seviyordum. O zaman modellik hakkında çok bilgim mi yoktu bilmiyorum ama sahneyi seviyordum. “Almanya’da Frankfurt’ta iki sene boyunca Kadın Kollarının Yönetim Kurulu’ndaydım. Burada da 2009 yılında Belediye Meclis Üyesi adayıydım...” Bizler hepimiz doğanın bir parçasıyız. Hayvanlar, ağaçlar, çiçekler, böcekler, yaşadığımız yer. Herkes aynı şeyin parçası. Yeni kameralar çıkmıştı. Babamın çektiği eski videoları şimdi de izliyorum. Hep kamera önüne atlamışım, sunuculuk gibi bir şeyler yapıyorum. Bir yeri anlatıyorum. Hediye gelmiş, o hediyeyi anlatıyorum mesela. Teyzem de farketmiş. Şimdi de instagram da hikâyelerde de hala yapıyorum bunu. Poz vermeyi seviyordum. İlk başta Mini Playback Show yarışmalarına katıldım. Yarışmada playback olarak taklit ediyorsunuz. 9 yaşımdayken Sezen Aksu ile 3.lüğü, Yonca Evcimik ile birinciliği almıştım Almanya’daki yarışmalarda. Sonra modellik yarışmalarına, güzellik yarışmalarına katıldım, dereceler aldım. 15 yaşımda Almanya’da bir ajansa girdim. 17 yaşımda Türkiye’de modelliğe başladım, Bir mayo defilesinde yer almıştım. Basın da vardı röportaj yaptılar. Ertesi gün basında ve magazinde çıktı. Beni arayanlar oldu hatta haberlerde ne alaka, haberde neden çıkılır diye. Çünkü Almanya’da 15 dakika sürüyor haberler ve böyle bir şey koymazlar. Hemen arkasından sunuculuk teklifi geldi. Çok enteresan bir şekilde o zaman ki Türkçeme göre, kabul ettim. Sonra Türkçesi bozuk olan sunucu diye Show TV de çıktı. Daha da insanların hafızalarına kazındı. Derken bu camiada da buldum kendimi.

Bizi yurtdışında uluslararası yarışmalarda da temsil ettiniz. Neler hissediyorsunuz yarışmalarda?

Yarışmaya katılmak çok alıştığım bir şey küçüklüğümden beri. Çok güzel, çok keyif alıyordum. Hatta Pınar Altuğ’un bir programına katılmıştım. Programın sonunda teşekkür ederlerken, ben de tam “bu yarışma için ben de teşekkür ederim” dedim. “Herhalde çok yarışmaya katıldın” dedi. “Evet” dedim çok katıldım. Program diyeceğime yarışma dedim. O kadar benimsemişim yarışmaları. Babam da beni çok sokardı. Annem o kadar değil. Annem daha “düzgün” denilen belli standart mesleklerden yapmamı istiyordu. Babam ise çok meraklıydı o konularda ve bir yarışma gördü mü bana “hadi Jennifer seni de sokalım buraya” derdi. Hâlbuki tam tersi olması lazım. Babam o konuda çok destek verdi bana.

Birçok farklı alanda çalışmalarınız var ama gelecekte yapmak istediğiniz farklı bir çalışma var mı?

Ben 2009 da bir çocuk programı yapmıştım TV8 ‘de 13 bölüm. “Şebnem Schaefer’la Muhteşem Çocuklar” Yine çocuklarla ilgili o tarzda bir program yapmak istiyorum. Bir ara “Masal Uydurma Atölyesi” düzenlemiştim Cihangir’de. Çocuklarla ilgili birçok şey de yaptım. Aklımda hep çocuklara yönelik bir şeyler var. Hatta hikâye yazmaya başlamıştım. Çocuk hikâyeleri. Onları da bir kaç kişiye gösteriyordum çünkü çocuk hassas bir konu. Kaç seneden beri böyle bir ilgim var. İlgileniyorum bakalım hayırlısı.

Peki, son olarak 4P1K okuyucularımıza ne mesaj vermek isterdiniz?

Ben de doğa ve çevre programı yaptığım için Prof. Orhan Kural ile birlikte, orada da işliyoruz. Bizler hepimiz doğanın bir parçasıyız. Hayvanlar, ağaçlar, çiçekler, böcekler, yaşadığımız yer. Herkes aynı şeyin parçası. Böyle düşünerek yola çıkmak lazım. Sabah kalktıktan sonra ne yaparsak yapalım hepimiz aynı parçadan geliyoruz. Hepimiz aynı ortamda yaşıyor, aynı havayı soluyoruz ve o yaşam alanı hepimizin. O yüzden empati ve saygı duyarak yaşamak lazım kardeşçe.

Kesinlikle bu empatiyle günü yaşamak lazım. Çok güzel söylediniz. Söyleşimizin sonunda size küçük bir sürprizim var. 1 Kasım da Caddebostan Kültür Merkezi’nde açılışını yapacağım Kırmızı Yansımalar sergimden bir tablomu bugünün anısına size hediye etmek istiyorum. Tutkunun rengi kırmızıyı yorumladım. 1 Kasım daki açılışa da bekliyor çok teşekkür ediyorum sevgili Şebnem Schaefer bu güzel sohbet için.

Ben de kırmızı giymişim bilmeden. Çok tutkuluyum dermişim şaka bir yana ben de çok teşekkür ediyorum hem bu özel hediye için hem de söyleşi için. Harika ağırlandık burada. Her şey çok güzeldi, herkese sevgiler.

Basılı arşivden
Bu röportaj ilk kez 4P1K Sayı 10 (Ekim 2019) sayısında yayımlandı.
ReklamTailtown
4P1K Bülten

Yeni yazılar e-postanıza gelsin

Yeni yazılar, haberler ve arşivden seçkiler; ayda iki kez, reklamsız ve kısa.