Selim Çaldıran

Yaşasın Cumhuriyet! Ata’mızın ve tüm silah arkadaşlarının ruhu bir kez daha şad olsun. Ata’mızın ilkeleri ve devrimlerinin ışığında yetişmiş gençler olarak Cumhuriyeti’mize her nefesimizde sahip çıkmak her birimizin boynunun borcu.
Sonbahar özel sayımızda siz sevgili okurlarımızın öncelikle bu sene 101. sini kutlamaya hazırlandığımız Cumhuriyet Bayramı’mızı içtenlikle Yaşam hak ve özgürlükleri, hayvan hakları, kadın hakları, çocuğa, kadına, hayvanlara yapılan şiddet ve zulüm için daha çok mücadele etmemiz tabiri caizse savaş vermemiz gerek. Güzel ülkemiz, milletimiz ve hatta tüm insanlık dostluğu, barışı, kardeşliği, sevgiyi, hoşgörüyü, saygıyı hak ediyor. Bir gün tüm sınırların kalkmış varsayılacağı, tüm dünyada barış ve sevgi rüzgarlarının hüküm süreceğine inançla bu sayımızın konuğu ile söyleşimizi açıyorum.
Müzik dünyamızın değerli üstatlarından müzik yazarı ve prodüktör sevgili Selim Çaldıran ‘ın İstanbul Etiler’de bulunan stüdyosu Masetro’dayız.
Sevgili Selim dergimize hoş geldin. Dergimiz sayfalarında seni ağırlamak çok değerli. Çok teşekkür ederim değerli vaktinden ayırdığın için. Biliyorum ki birçok projeyi bir arada yürütüyorsun. Gece gündüz yoğun bir tempoyla çalıştığını biliyorum. Stüdyo Maesstro’da birçok sanatçının yeni çalışmaları, projeleri hazırlanmakta. Bugün yine Stüdyo Maestro’da olmak çok anlamlı benim için. Uzun yıllara dayanan dostluğumuzun yanı sıra bu stüdyoda benim de çalışmalarım, kayıtlarım oldu. Yakın zamanda yenileri de olacak. Dolayısıyla pek çok anı var ve yenilerini de eklemekteyiz şu an. Benim için de hareketli stüdyo günleri başlıyor önümüzdeki günlerde. Birlikte çalışacak olmamız beni heyecanlandırıyor. Yıllara dayanan dostluğumuzun haricinde prodüktörüm olman çok değerli benim için.
Hoşbuldum. Senin gibi değerli bir yetenekle çalışmak benim için de büyük bir onur. Önümüzdeki günlerde iki tane cover şarkı ile dinleyenlerimizin karşısında olacağız.
Yeni isimlerin yanı sıra müzik camiasında ün yapmış pek çok sanatçı ile yıllardır ve halen müzik çalışmalarınız tam gaz devam etmekte. Hemen sıcağı sıcağına sormak istiyorum. Şu an güncel olarak yürütülen projelerden bahseder misin lütfen?
Yaptığımız projelerden bir tanesi Serdar Ortaç ile yeni R&B sanatçıların feat albümü. 10 şarkılık Serdar Ortaç bestelerinden oluşan bir albüm yapıyoruz. Aralarında Serdar Ortaç bestesi olmasa da atıyorum Melis Fis bestesi de olabilir. Sonuçta beraber feat yapmaları önemli bizim için. Ya da Semicenk bestesi de olabilir. Bu albümde birçok isim var. Yetenekli olduğunu düşündüğümüz, R&B söyleyen bir iki tane piyasaya kazandırmak istediğimiz sesler de var. Kendi parçalarımdan oluşan Tribute şeklinde bir albüm düşünüyorum bu projeden sonra. 90’lı yıllardan bu yana kendim yaptığım hit parçaların düşündüğüm sanatçılar tarafından okunması - o da bir tribute albüm kendi projem olarak çıkaracağım-..
Bunların zamanları belli mi?
Şuanda hedeflenen bir zaman yok. Var ama böyle hedeflenen zamanlar hiçbir zaman hedeflendiği gibi olmuyor. Çünkü biliyorsunuz ki sanat camiası biraz “bugün geliyorum” deyip Miami’deyim der, 1 hafta sonra gelir. O yüzden onlarla yapılan bir hedef tarihi konulmuş değil. Artık ne zaman biterse diye düşünüyoruz. Ama bu Serdar Ortaç projesini 3 ay içerisinde bitirmeyi düşünüyoruz. Sonrasında kendi projemi yapacağım. Sonra bir takım “no-name” isimler var. Şu anda bu projelerin bitmesini bekliyorlar. Sen de varsın. Seninle güzel cover bir şarkı yapacağız. Onda da başarılı olacağımızı düşünüyorum. Çünkü güzel bir cover parçası seçeceğiz ve senin bugüne kadar ortaya çıkamamandaki bazı sebeplerden bir tanesini bu tarihe gömeceğiz. Çünkü cover şarkı gerçekten insanların her zaman algılayabileceği, daha kolay dinleyip sevebileceği şeylerden oluşuyor biliyorsun ki sende. Yeni bestelerden, yeni üretimlerden ne kadar haz alsak da.. Ama cover bir şarkının verdiği etkiyi vermiyor insanlara. Dolayısıyla senin bestelerin de var zaten. Coverlardan sonra, piyasaya seni güzelce lanse ettikten sonra o şarkıları da yapacağız zaten.
Geçmişten bugüne çalıştığın tüm projelerin albümlerin kendi büyüsü, çekiciliği ve değerinin olmasının yanı sıra senin için manevi olarak anlamları olan projeler vardır mutlaka. Hangilerinden bahsetmek istersin hali hazırda ve geçmiş yıllardan?
2008 yılında Türkiye’de bu tribute albümler hiç yokken, ilk tribute albüm olarak Orhan Gencebay tribute yaptım. Ve tribute albümleri bu şekilde başlayıp günümüze kadar artık tribute proje albümleri bu şekilde yükseldiği için, herkes proje albümlerine yöneldi. O yüzden benim için Orhan Gencebay tribute albümü bir milattır. Onu özellikle içinde bulunan, çalıştığım sanatçılar açısından da çok önemli bir albüm ve çok büyük satışlar yakaladı. Daha sonra Yıldız Tilbe’nin 40 tane şarkısını tribute yaptık. O da çok büyük ses getirdi. Orhan Gencebay ile başladığımız tributte sadece 10 sanatçı vardı. Fakat sanatçılar Orhan Gencebay tribute’ü yapıldığını duyunca telefonlar yağmaya başladı. Birçok sanatçı “neden ben yokum?” dedikleri için 32 şarkı oldu o. Aynı şeyi Yıldız Tilbe’de 20 şarkı olarak düşünüyorduk ama o da 2 ye katlandı. 40şarkı oldu. Dolayısıyla 2 tane nadide isim olduğu için bu besteciler, o tribute albümler benim için özeldir yani. Tabii ki çok daha özel albümler de yapıldı 90’lı yıllardan bu yana ama son hatırladıklarım bunlardı yani.
Yapay zeka ile yapılan müzik hakkında ne düşünyorsun?
Sözleri duyuyorsun. Bir melodi yap diyorsun melodi yapıyor. Yetmiyor bir de aranje de yapıyor. Yetmiyor “bunu kadın okusun” diyorsun, bir tane kadına okutuyor. Aynı şekilde erkek için de bunu yaptırabiliyorsun. E peki biz ne yapacağız o zaman? Yani bizim işimiz ne? Belki yeni olduğu için enstrümanlar biraz fake duyuluyor, okuyan kişi fake duyuluyor vesaire ama mükemmel sonuçlar ortaya çıkıyor. Ama yine de duygu yok. Robot gibi geliyor her şey. Maalesef ki yapay zekanın yapamayacağı şey o samimiyeti, içtenliği ve duyguyu verebilmesi.
Ayrıca yapay zekaya mesela bir melodiyi gönderiyorsun ve yapay zeka sana “bu melodinin şu kısmı şu şarkıya benziyor” diyerek o melodinin benzediği şarkıları sana gösteriyor.
Mesela mühendis bir arkadaşım var ve müzikle alakası yok kendisinin. Sadece söz yazarı. Daha doğrusu söz yazarı da değil. Yapay zekaya demiş ki “güneşten bahset, aydan bahset bunun üzerine bir besteyi aranje istiyorum ama rock olsun” ve bu çocuğun şu anda Spotify’da 10 tane şarkısı var ve kullandığı nickname ile Spotify’dan para kazanıyor. Şarkılarında tıklanma var. Çocuk şarkı sözü yazdırdı, beste yaptırdı, çaldırdı, aranjesini yaptırdı ve yayınladı. Yani yapay zeka aracılığıyla çocuk bir kuruş bile harcamadan para kazanmaya başladı. Spotify bu yapılan müziği değerlendirmeye alıp kimin yaptığına bakmıyor. Sadece tıklanma konusuna, ne kadar dinlendiği konusuna bakıyor. Dinlenmeye göre de para ödüyor. Yani anlayacağınız müzisyen olmayan insanlar bile Spotify’da yapay zekayı kullanarak kendilerine bir gelir kapısı açabilir. Bütün meslek birlikleri olarak oturup bu olaya bir çözüm bulmamız gerekiyor. Hatta dünya meslek birlikleri olarak bunu yapmamız gerekiyor.
CISAC gibi. Ya onları dijital mecralardan yasaklamak gerekiyor. Tabii ki kendi evinde dinlesin, Youtube’una koysun ama Spotify gibi dünya çapında olan profesyonel müzik platformalarına koyulması yasaklansın. Yapay zeka ile yapılıp yapılmadığını da tespit edebiliyormuşuz zaten. Örneğin vokalistin kim olduğunu öğrenmek istiyoruz. Vokalistin gerçek bir insan olduğuna dair, yapay zeka olmadığına dair kanıtlamalar yapmak zorunda kalacaklar. Ben mesela Elif Kaya’ya okuttum şarkımı. Aynı şekilde besteyi kimin yapıp yapmadığı için de geçerli bu. Gitarı kim çaldı; aranjeyi kim yaptı gibi. Kim söylediyse kim çaldıysa söyleteceksin, çaldırcaksın. İspat etmesini isteyeceksin. Ama tabii tüm bu bahsettiğim şeylerin kanunları da çıkması lazım. Bu şekilde çözüm bulunabilir bu konuda. Yani bizim ve dünyanın devletlerinin bu konuya bir çözüm getirmesi lazım. Bu emek hırsızlığına bir çözüm getirmeleri lazım. Şu anda pek bilincinde değil kimse fakat 5 sene sonra göreceğiz. Cebinden para çalınacak herkesin. Çalınıyor zaten şu an. Kimse farkında değil. Dolayısıyla çözüm yolları üretmek lazım.
Telif toplayabilme konusunda da pek başarılı değiliz. Çok az sayıda telif toplanabiliyor ve bu ancak son yıllarda biraz yükseldi. Meslek birliklerinin yoğun çabasının olmasına rağmen yine de büyük eksiğimiz var. Bu konuda sen neler söylemek istersin?
Telif bilincini hem halka, hem de kurum, cafe, otel ve işletme sahiplerine yaymamız lazım. Bir emeği çaldıklarını ispat etmemiz lazım. Elektrik kurumundan çalabiliyor musun? Hayır. Çünkü adam sana elektrik veriyor, sende o elektriği kullanıyorsun. Ay sonunda parasını veriyorsun. Müzikte elektrik gibi. Sen radyosun. Senin yegane malzemen müzik. O müzik olmazsa aç kalacaksın. O zaman o müziğin parasını ödeyeceksin. Bu bilinci radyolara, kurumlara, bütün meslek birlikleri birleşip güzel bir şekilde kampanya yapıp reklamsal açıdan konuşuyorum, bu telif bilincini yaymamız lazım. İnsanlara bunu öğretmemiz gerek çünkü bilmiyorlar. Bir ülkenin cumhurbaşkanına gittik ve diyoruz ki “burada telif ödenmiyor”. Cumhurbaşkanı “o ne?” diyor.
Yani şimdi Cumhurbaşkanı bilmiyorsa çok büyük bir sıkıntı var demektir. Yani bu da demek oluyor ki bu adamlar hayatlarında sadece kafalarını siyasete çalıştırmışlar. Başka da hiçbir konudan haberleri yok. Bu böyle olmamalı. Her konuda bilgi sahibi olup eğitim almaları gerekiyor. Bu eğitimi de sempozyumlarla vermeliyiz. Mesela yargı hakimleri ve savcılarına, avukatlarına bir sempozyum düzenlenecek.. Bolu Abant’ta 3 gün kamp yapılacak. Hepsi davet edilecek. Bunların parasını telif kurumları ödeyecek. Telifin ne demek olduğu anlatılacak. Telifin ne demek olduğunu daha yargı hakimleri bilmiyor. Davalara bilir kişi çağırıyorlar sürekli “bu ne demek istedi” diye. Bu bilincimiz batılı ülkelere göre çok geride. Adam yurt dışında metroda gitar çalıyor. Orada bir telif kutusu var. Hangi şarkıyı çalıyorsa o şarkının karşılığında 1.5 Cent oraya para atıyor. Neden? O şarkıyı çalıyor diye. Onun sahibi kim ise onun için. O telif kutuları bütün ülke çapında toplanıp telif kurumuna götürülüp, oradan da bestecilerine liste veriliyor. Metroda çalan adam hangi şarkıları çalacaksa onun bir listesini yazıyor. Görevli (her kimse) gelip o listeyi alıp “bu adamdan şu bölgeden şu listeyi aldık şu parayı aldık” diyor. O kadar her şey bilinçli ki. Şimdi nasıl telif toplanmasın? Metroda müzik yapan bir adamdan bile telif alınıyor. Ama o müzisyen para kazanıyor. O şarkıyı çaldığı için oradaki dinleyici ona bunu yapmıyorlar. Çünkü çok spesifik davranıyorlar. “Tamam kardeşim otellerden, cafelerden toplayalım..” Ee gerisi ne olacak? Kanunda gerisi yok. O yüzden bunların hepsine bir kanun getirmemiz gerekiyor. Düğün salonlarında çalan hiç kimse telif ödemiyor. Yada DJ.. Düğün salonunun ödemesi gerekiyor bu telifi. DJ in değil. Sen mesela bir düğün salonu sahibisin ve bir DJ tuttun, diyeceksin ki “kardeşim bu akşam kaç tane şarkı var?“,”30 tane”. “Bu şarkılar hangileri?” “Abi 10 tanesi yabancı” “Farketmez. Yaz isimlerini çünkü biz yabancılara da buradan telif ödüyoruz”. Yani yabancıların hakları da bizlerle. Hem MSG de hem MESAM da. Dolayısıyla bugelip para atıyor. Sende o paranın 10 da 1 ini telif kutusuna atmalısın. Burada da öyle olmalı. Burada parayı belediye alıyor. Sokaktaki müzisyen çaldığında belediye diyor ki “tamam kardeşim izin veririm sen bana günde 500 TL para vereceksin”. Müzisyen de bunu kabul ediyor. 3000 TL mi kazanıyorsun yaptığın müzikle? 1000 TL sini bu kurumlara vereceksin. Bu şekilde bir kanun olması lazım. Ama adamlar yine evde yok. “Muz cumhuriyeti”. Dolayısıyla ben ülkemizi hor görmek istemiyorum ama devletin bu konuda gerçekten çok büyük bir açığı var. Sadece bir telif müdürlüğü kurup, Kültür Bakanlığının bir yan kuruluşu olarak telif hakları genel müdürlüğü kurmak yetmiyor.
Tüm bu hikayeleri masaya yatırıp bunları ıcığını cıcığını çıkarmak gerekiyor. Ama ralardan kaçan 100 TL, 500 TL, 10.000 TL gibi parayı topladığında 50 milyon TL hatta belki daha fazla ediyor. Yani bu paralar kaçmamalı. Avrupa ve Amerika’da bu paraların hiçbiri kaçmıyor. O yüzden Yunanistan yılda 1.5 milyar dolar para topluyor. Biz? Toplasan yılda 300 bin dolar.. Dolayısıyla bu tip şeylerde telif konusunda hepimizin proje üretmesi lazım. Bunu da devletteki yargı organlarına, telif hakları genel müdürlüğüne bunları proje halinde sunmamız ve buna bir çözüm getirmelerini sağlamamız gerekiyor. Ben kendi adıma konuşuyorum ben şu an MESAM Başkan yardımcısıyım. Kültür bakanlığına götürmek üzere bir takım projeler hazırlıyoruz. Aynı şeyi MSG deki bir yönetim kurulu üyesi veya herhangi bir üyesinin bu konuda çalışma yapmasını beklerim yani.
MSG tarafında biz de yapıyoruz. Özellikle Başkanımız Ferhat Göçer ve Yönetim kurulu olmak üzere bu konuda ciddi anlamda çalışmalar yapılıyor. Bir de biliyorsun MSF kuruldu MSG ve Mesam’ın ortak paydada birleştiği.
MSF bir federasyon. Kurulma amacı da Kültür Bakanlığının 7 tane meslek birliği oldu biliyorsun son TSMV de katılmıştı. TSMV, Müyor’un kriter getirdiği ve yorum yapan sanatçıları o kriterleri geçemediği için ve üye yapmadığı görüldüğü için TSMV bu yüzden kuruldu. TSMV bütün o kriterlere uymayan kişilerin hepsini üye aldı. Şu anda yaklaşık 1700 tane üyesi var. Dolayısıyla birde MÜYAP ın yan ürünleri de var. Müya1 gibi. 5 kurum burada, 2 kurum da biziz MSG ve MESAM. Toplamda 7 kurum var.
Dolayısıyla Kültür Bakanlığı dedi ki “sürekli otellere gidiyorsunuz ve bu 7 kurum ayrı ayrı para istiyor. O yüzden tek bir şartım var. Birleşeceksiniz. Birleşip bir federasyon kurarsanız, ben otelleri size telif almak üzerine garanti edeceğim ama tek bir fatura olacak.” 20bin tane otel var bu arada. Sonrasında biz bir federasyon kurmaya kalkıştık fakat Müyap, Müyor dediler ki “besteci ve söz yazarlığı kısmına girmeyelim. Çünkü orada bizim gelirimiz bayağı düşer. Biz ayrı bir federasyon kuralım. Bu 5 kurum “Müsvet” adlı bir federasyon kurdular. Bizde MSG ve MESAM olarak bir federasyon kurduk. Ne yapılıyor? Sadece otellerden para toplanılıyor. 2 kurum var ve 2 tane fatura kesiliyor ve bunların %60 ını MESAM ve MSG alıyor, geriye kalan %40 ını da diğer kurumlar alıyor. Bunu bu şekilde 2 ye böldük. Kültür bakanlığına kabul ettirdik. Mevzuatımız farklı dedik. Ama aynı mevzuatta olan MSG ve MESAM’ın birbirleriyle uyuştuğu için tek bir federasyon olduk. MSF nin kurulma amacı sadece bu. Otellerden toplanan parayı MSF olarak alıyoruz; MSG ve MESAM’a dağıtıyoruz.
İnşallah daha da iyi çalışmalarla devam eder.
İnşallah. Proje üretmek lazım. Bu projelerle telif bilincini bütün bu organizasyon yapanlara, otellere anlatmak lazım. Mesela örnek veriyorum adam organizatör. Harbiye’de, açık havada konser düzenliyor. Mesela Kenan Doğulu, Sertap Erener telif ödemem diyorlar. Sen orada Aşık Veysel’in şarkısını da okuyorsun, Ahmet’in şarkısını da okuyorsun, kendi şarkını da okuyorsun. Ben onların da senin de şarkılarını koruyorum. Bana liste vermeleri lazım. Organizasyonu yapan adam “ödemiyorum” dedi. MESAM da kolluk kuvvetlerini alıp gidip tam başlayacak olan Kenan Doğulu konserini avukatlarla durdurdu. “Telif ödemezseniz bu konser olmayacak” dedi. Organizasyon telifi imzaladı. Eskiden böyle şeyler yapılmıyordu. O yüzden hayatta bazen masaya yumruğunu vurman gerekiyor. Devletten bu yetkiyi aldıysak bunu yapmak zorundayız onlar dersini alana kadar, öğrenene kadar yapmak zorundayız..
Peki. Yıllara dayanan bir müzik kariyerin var. Çok değerli müzisyenlerimizden prodüktör, aranjör, besteci, her şey.... Bu sene kaçıncı sanat yılın? Bu hikaye nasıl başladı?
Aslında bunu hiç düşünmedim.. Çünkü ben 6 yaşımdan beri müzikle uğraşıyorum. Profesyonel sanat hayatına 1984 de Ajda Pekkan Orkestrası ile İstanbul Gelişim Orkestrasında başladım. Konservatuar son sınıftaydım. Hocam Garo Mafyan beni çok beğenmiş olmalı. “2. Klavyeci olarak sen gelir misin Ajda Pekkan’a” dedi. Şan Tiyatrosu’nda “Süperstar Ajda” diye bir şey yapılıyordu o zamanlar. Egemen Bostancı’nın sahibi olduğu Şan Tiyatrosu. Şimdi yandı orası ama çok büyük bir sanat yeriydi. Orada başladık ve ben 2. Klavyeci olarak gittim. Senfoni orkestrası, balerinler, dansçılar, nefesli enstrüman çalanlarla beraber toplam 40 kişilik bir orkestramız vardı.
Ajda Pekkan’la orada hem İngilizce hem Fransızca hem Türkçe bir konser showu ile ilk profesyonel hayatıma orada başlamıştım.
Yani 40 yıl olmuş.
Evet. Düşün daha o zamanlar öğrenciydim yani.
Piyano mu çalıyordun?
Evet. Aslında trombon da çalıyordum ama orada piyanist olarak başlamıştım o işe. Hatta şunu hiç unutamam. 15 gün boyunca prova yaptık. Bu anekdottur yani hiç unutamadığım bir şeydir. O 15 gün sonunda bir zarf verildi. “Bu ne?” dedim. “Prova parası” dediler. Ciddi bir paraydı. Yaklaşık 7500 TL civarlarındaydı. 3800 TL si ile sıfır bir Doğan aldım o zamanların parasıyla ve sahneden alacağımız parayı da bilmiyorum düşün. 15 günlük prova parasıyla yani. Bu benim hayatımda müzisyene verilen değer açısından çok büyük bir anekdottur benim için.
Gerçekten müthiş! Peki kariyerinde geldiğin bu noktada müziğe bakışındaki motton nedir?
Ben klasik batı müziği okudum. Mozart, Beethoven gibi. Batı müziğinin bütün inceliklerini, enstrüman bilgilerini klasik batı müziği konservatuarında öğrendim. Fakat klasik batı müziğinin, konservatuarın sonucunda bunu icra edebileceğimiz neresi vardı? Cumhurbaşkanının senfoni orkestrası yada flarmoni orkestrası.. 4-5 tane orkestra var. Burada tromboncu olarak bir kariyer mi elde etmek istiyorum? Yoksa bir müzisyen olarak halka mı hizmet edeyim? Biraz Jazz müziğine de merak sarmıştım. Fakat Türkiye’de Jazz’a olan ilgi de yine doğası olarak, sıcak bir toprak olarak çok fazla değildi. Yaşım 19 ve oradan çok fazla para kazanamayacağımı da anlayınca, Ajda Pekkan orkestrasına girip, o orkestradan para kazanıp, daha sonra Coşkun Sabah’dan gelen aranjörlük teklifiyle ilk olarak profesyonel müzik hayatımda “Anılar” albümünü yapmıştım. Ve bu albüm rekor seviyesinde bir satış yakaladı. Ve bende acaba “aranjörlük yapabilir miyim” diye düşünürken demek ki yapmışım.
Çünkü orada değişik bir sistem uygulamıştım. Batı müziğinin getirdiği batı akorları, batı dizgileri ile Türk müziğinin getirdiği o dizgileri birleştirip mix bir aranje ortaya çıkarmıştım. Bunu ilk defa Türkiye’de uygulayan bendim. Çünkü batı müziğiyle Türk müziğinin enstrümanlarını birleştirmek doğaya aykırı gibi görünürdü. Eski Ajda Pekkan şarkılarına dikkat et hep Fransız şarkıları ve batı enstrümanları kullanılmıştır. Hiçbir Türk müziği enstrümanı duyamazsın orada. Yani bizim jenerasyonumuzun bir altındaki jenerasyonlar Onno Tunç, Şerif Yüzbaşıoğlu, Garo Mafyan gibi isimlerin aklına gelmemiş. Yani ben mevzuat gereği Coşkun Sabah Türk müzikçi olduğu için “batı enstrümanlarıyla Türk müziği enstrümanlarını birleştirirsek ne çıkacak ortaya” deneyini yapıp ilk defa piyasaya sunup başarılı olmuşum diye düşünüyorum çünkü o dönemde o satışlar çok yüksek trajlar elde etti. Dolayısıyla o şekilde aranjörlük hayatına başladım.
Çok sayıda hit şarkı yazdım ve çok sayıda hit aranje yaptım.
Şimdi soruna dönecek olursak o dönemden bu döneme birçok müzik türü oluştu hayatımızda. 80’li yıllarda arabesk müzik, İbrahim Tatlıses, Ferdi Tayfur şarkıları çok hakimdi. Fakat gençliğin yeni bir yapıya ihtiyacı vardı. Bu yapı “acaba bir pop şarkısı yapıp ortaya çıkarabilir miyiz?” çünkü arkadan gelen yeni bir nesil var. İnsanlar arabeskten bıktı. “Bu ülkeye başka bir ışık lazım. Ne yapabiliriz?” diye düşünüldü. 90’lı yılları örnek vereceğim. 90’lı yıllarda içine bütün tohumları atılmış melodiler, herkesin biriktirdiği tohumlar, bir anda ışık olarak ortaya çıktı. Nasıl çıktı? Kenan Doğulu “Romayı’da yakarım”, Tarkan “Kıl oldum abi” arkasından “Asla”, Fatih Erkoç “Ellerim bomboş”, Yıldız Tilbe “Delikanlım” gibi gibi 90’lı yıllarda büyük bir pop patlaması oldu ve Türkiye’ye adeta bir ilaç gibi geldi. Çünkü arabesk müziği hor gördüğüm için söylemiyorumarabesk müzik 100 yıl da geçse olacak çünkü Arap kültürüyle yetişen bir ülkeyiz ve Arap kültürüne yakın bir ülkeyiz. Akdeniz ülkesiyiz. O sıcaklığı içimizde hissetmemiz lazım. Kadercilik var, drama var. Her şey var bu ülkede.
O yüzden asla vazgeçemeyiz arabeskten. Fakat o ışık dediğim 90’lı yılların müziği, şimdi 2024 yılındayız ve hala şu anda kullanılan bir müzik olarak hafızalarda yer almasına rağmen günümüzde 90’lar müziği adıyla hala programlar yapılıyor. Çünkü oradaki saf üretim şu anda yok. Çünkü o saf üretim gerçekten saftı. Herkes içindekini döktü. Herkes içindeki sözü yazdı. Herkes içindeki müziği yaptı. Şimdiyse taklitçilik var. Şimdi hiçbir müzik türünün kalıcı olduğunu düşünmüyorum o zamanlardaki kadar. Dolayısıyla mix tarzında yapılan bir müzik türü. Hepsi yaratık gibi gözüküyor şu anda. Adam rap söylüyorum diyor ardından bir tanesi gazel atıyor, enstrüman yok, altta bir ritim bir bass var ve onun dışında hiçbir şey yok. Dolayısıyla müzik üretimi diye bir şey kalmadı ve artık yapay zeka da günümüzde mevcut olduğundan üretimler iyice donuklaştı robotlaştı. Aynı şeyi ben yeni nesil müzik yapan ve TikTok, Youtube, Spotify gibi mecralarda tüketim yapan müzisyenler -müzisyen demeyeceğim onlaraonlar biraz da robotik işler yapan insanlar çünkü aralarında müzisyen yok. Şimdi “gel çocuğum sen Do Diyez minör gamındaki arızaları söyle, Do Diyez minörde neler var hangi notalar var” desen, adam sana “ne diyor bu, neden bahsediyor?” diyecek. Çünkü evde yok adam. Hiçbirisi, başından, en meşhurundan en sonuna kadar sana söyleyebilirim ki müzik anlamında bir şey yok. Bunların hepsi yeni tarz, yeni melodiler. Ama yaratık melodiler.
Güzel bir tespit. “Yaratık melodiler”
O yüzden de tüketimci de onlara verdiğim bu basit algıdan paylarını alıyorlar. Çünkü hiçbir fikirleri yok. Yeni nesil çok meraklı ve hemen tüketmeye meraklı olan bir nesil. Adam introyu dinlemiyor. 30-40 saniyelik introyu dinlemiyor. “Burada ne yapılmış” denmiyor. “Ne söyleyecek? Nakarat!! Gelsin hadi bir an önce” gibi düşünceleri var. Dolayısıyla adam evde yok yani. Yani tüketici böyle olunca üretici ne yapacak? Hadi vur dibine kazmayı.
Şimdi şarkılar zaten direkt olarak sözlü başlıyor yani zaten olabildiğince hızlı.
Sözlerde acayip sosyal içerikli sözler yani. Yani bunu neden müziğe sokuyorsunuz. Terbiye sınırlarını aşan, küfürlü şarkılar var artık ve bunlar itibar görüyor. Amacınız ne sizi? Seks yapmak mı? Müziğe neden bu küfürlü kelimeleri sokuyorsunuz. Ananın a*ı diye şarkı var yani. G*tüne de bilmem neyi soktuğumun diye şarkı var. Ve bunlar itibar görüyor.
Ajdar diye biri var. Kerimcan vs. Ülkenin kültür seviyesini düşün yani.. Kültür demek sanat demek ama bunlar yok. Eğitim yok. O yüzden yazık bu gençlerimize. Nerelere gidiyorlar? Amaçları ne? Müzikten ne alıyorlar? Ne öğreniyorlar? Amaç ne, güzel bir melodi var mı? O melodiyi hayal edebiliyor musun? Hayal gücü diye bir şey kalmamış. Hayal kuramıyoruz. O anı yaşayıp onu tüketip atıyoruz çöpe. Sonrasında da bu döngü böyle devam ediyor. Aynı sakız gibi. Tatlısı, nanesi bittiği gibi atıp yeni sakızı çiğnemeye başlıyorsun. Yeni çıkan müzik türleri artık bunun gibi. Adam neden ayda 2 tane şarkı yapsın? Çünkü 15 günde çıkardığı şarkıyı tüketiyorlar, “hani yeni bir tane daha yok mu?” deyip bir daha da dinlemiyorlar onu. Adam gündemden düşmemek için ayda 2 tane şarkı yapıyor. Bu durumlara geldik.
Eskiden bir albüm yapılırdı 10 şarkılık. Sezen Aksu’yu aylarca beklerdik. 2 senede bir yapardı. “Neler yapmış Sezen, yeni besteleri nasıl” diye merak içerisindeydik. Artık “ne yapacak acaba” diye merak ettiğim bir tane bile sanatçı yok. Dolayısıyla artık müzik diye bir şey de kalmadı.
Evet doğru.. Peki halihazırdaki bu durumda şunu sormak istiyorum. Bir sanatçının, bir albümün başarısı için sence nasıl bir yol haritası çizmek gerekir?
Dünyada kapitalist bir düzen var. Yani demek istediğim şey insanları tüketmeye zorluyorlar. Sürekli bir meta çıkıyor. Instagram, Facebook çıktı, telefonlara yüklenen bir sürü uygulamalar, tanışma ve flört etme uygulamaları. Küçücük bir telefon senin hayatın oldu. Bu kapitalist düzende seni tüketmeye ve para harcamaya zorladıkları bir düzen var. Sen eğer bir sanatçıysan, eskiden sanatını nasıl tanıtırdın? Televizyona çıkardın. Bütün programları dolaşırdın. Radyoya çıkardın. Ama artık kimse televizyon izlemiyor. Aynı şekilde kimse radyo da dinlemiyor. Neden? Elinde o telefon var çünkü.
Mecralar değişti artık. İstediğin her şeye telefonundan ulaşabiliyorsun. Artık televizyon, radyo vesaire hepsi anılarda kaldı. Televizyonlar, radyolar artık kapanıyor. Adamlar dizileri yapmasalar, televizyon müzik konusunda bir işlevsellik göstermiyor artık. Müzik veya müzik programı diye bir şey kalmadı. Hangi müzik grubuna çıkacak sanatçı? Eskiden Kral TV gibi bazı kanallar sanatçıları lanse ederlerdi. Ama baktılar “kardeşim ben bunları bedavaya lanse ediyorum, kliplerini oynatıyorum. Tamam para kazanıyorum ama bu para yetmez” dediler. Klip başına 10bin dolar vereceksin dediler. Sanatçı da bir yerden gelir bekliyor ama tüm parasını da sana veremez. Artık televizyon da bitti, aynısını Instagram’a veriyorsun. Aynısını Spotify’a veriyorsun. Tıklamaları yükseltmek için yapılan reklamlar sayesinde yine o para gidiyor. Sonuçta kapitalist düzende seni tüketmeye zorluyorlar ve bu tüketimin garantisi de yok.
Sanatçı kendini tanıtmalı. Ama öyle bir şarkı bulmalı ki şuandaki nesile hitap edebilmek için -15-25 yaşlarabir anda tüketilmeli o şarkı ve bir anda tıklanmalı. Biliyorsun ki artık tıklanmayla yürüyor bu işler. Dolayısıyla o tıklanmazsa o şarkı sanki hiç yapılmamış gibi gözüküyor. 300-400bin para harcadın, karşılığında ise bir hiç. Dolayısıyla sanatçının şu anda çok güzel bir ekip oluşturup, o ekibin zehir gibi bütün bu dijital mecralardan anlayan ve fikir üreten kişilerden oluşması gerekiyor. Eğer o fikri ürettirip o sanatçıyı kaliteli bir şekilde –mesela bir sanatçıya bir ekip geliyor diyor ki “Tiktokta şu şarkıyı söyle, bilmem ne olarak bağır, bikiniyle çık, paraeolu olsun, tangan gözüksün”.. İyi de ben şarkıcıyım. Bu işi vücudumu göstermek için yapmıyorum ki. Ben şarkı söylemek istiyorum sadece. Evet görsel önemli. Ama tek noktamız böyle olmamalı. Şarkıdan kimsenin haberi yok. “Bu kız varya bu kız..” napıyor? Şarkı söylüyor. “Hangi kız?” kızın adını bile bilmiyorlar. Tanıtım yok. Kendilerini güzel, kaliteli bir şekilde tanıtamıyorsun. Dolayısıyla bu işte çok iyi ve kaliteli bir ekip olması gerek etrafında. O ekibi oluşturmak için de her birisine birer aylık bağlayıp, sana fikir üretmelerini sağlayacaksın.
2 kişi olsun. 8 kişiye ihtiyacın yok. Ama o 2 kişi öyle bir 2 kişi olsun ki, 8 kişiye bedel olsun. Sana sürekli fikir ve içerik üretsinler. İçerik üretip sanatçının kalitesini de bozmayacaklar. Öyle içerikler üretilecek yani. Dolayısıyla tanıtmış oluyorsun kendini ama bu kapitalist düzende yüksek rakamlara mal oluyor. Ama şarkın tutarsa o parayı fazlasıyla iyi bir derecede alabiliyorsun. Yani sanatçının yapabileceği, istikrarlı bir şekilde şarkı yapması ve bu şarkıların da halkı ilgilendirmesi gerekiyor. Bir ekibin seni sürekli kontrol altında tutması gerekiyor. Dijital mecralarda seni köpürtmesi gerekiyor. Bu şekilde çalışırsan bir yerlere gelme ihtimalin var. Ama yeni bir sanatçı olup bunları da yapmıyorsan, evde hatıra olarak dinlersin şarkılarını.
Peki şimdi prodüktörlük var. Aranjeler, albümler, şarkılar… Bunların hepsi de ayrı bir heyecan. Beste ayrı bir heyecan ayrı bir tutku. Bunların hangisi sende en fazla hazzı yaratıyor?
Bunu bir ev gibi düşün. Evindesin. Evinin hangi köşesini çok seviyorsun? Ben her köşesini severim. Evimde havuzum varsa havuzumu da severim. Ama televizyon seyrettiğim o koltuğu da severim ya da PlayStation odasına girdiğimde sinema seyredip o güzel görünümlü sistemi de severim. Yani demek istediğim hepsini ayrı severim. Burada da bütün müzikal olgu ve algılarımı hiçbir zaman ayırmadım. Bir enstrümanist olarak da piyano çalıyorsam ondan zevk almak, bir bas gitar yazıyorsam ondan büyük zevk almak, aranjörlük, davul yazmak, beste yapmak. Bir söz geldi ve beni hoplattıysa, o sırada o söz sayesinde içim hop ettiyse, besteyi anında 10 dakikada bitiririm. Ama eğer o söze karşı hiçbir şey hissetmiyorsam, 6 ay beste yapamam. Başka şeyler ararım. Dolayısıyla onların hiçbirini içimden gelmeden yapamam. O hazlar çok güzel hazlardır. Seks yaparken ki gibi düşün. Her noktası ayrı bir hazdır. Ama birde doruk noktası vardır. Yaradılıştaki o dokunuşlardaki küçük ön sevişmeler ve bir de doruk noktası var. Müzikteki doruk nokliyoruz ki polis ya da asker öldüğünde o gün program yapılmaz. Bu durum bizde çok sık yaşandığı için –böyle bir Akdeniz ülkesindesürekli bir olay olduğu için, müzik camiası ve eğlence camiası bundan en büyük nasibini alanlardır. Çünkü ilk başta onu kısarlar. O zaman müziği eğlenceyi kısacaksan yemeğini de kıs. Yemek de yeme. Döner de yeme. Bunu kısabiliyor musun? Hayır. “Biri öldü diye şarkı söylemeyin, eğlenmeyin”. E adamın mesleği bu ne yapacak? Atıyorum senin mesleğin nasıl döner satmaksa bu da aynı şey. Bunu engellemek gibi bir tavır olamaz. O onun kendi kişiliğindeki ve vicdanındaki savaştır. O kişi o gün “bugün benim askerim ölmüş ben bugün program yapamam” diyorsa saygımız var tabii ki yapmayabilir. Ama yapıyorsa da yine saygımız olmalı. “Ben bu programı yapıp bu parayı kazanmak zorundayım” diyorsa buna da saygımız olmalı. Maalesef ki bu ülkede bu yok.
Eğlence tarafıysa hedef; sinema tiyatro, tatil de eğlencenin içinde. Sinemalar, tiyatrolar oteller açık. Burada da tutarsızlık var zaten.
tamız ise, şarkının tutup patladığı andır. Eşittir orgazm. Ama o şarkıya bir şey olmamışsa ten uyuşması olmamış demektir.
Müthiş bir örnek! Peki canlı performanslara gelelim. Hatırladığım kadarıyla Jazz ile ilgili bir çalışmanız vardı sanırım?
Jazz ile ilgili projeler zaten hep var ancak Türkiye’de olduğu için hayata geçemiyor. Şimdi herkes ekonomik savaşta. Para kazanma ve geçinme telaşı.. Özellikle müzisyenler için geçerli bu telaş. Pandemi dönemi müzisyenler için çok büyük zararlara sebep oldu. Çünkü ülkede biDJ çağırıyor yine müzik yapıyor. Bu ülkede liyakat yok. Saygı yok. Herkes birbirini ezmek için, birbirinin sırtına basmak için neden arıyor hep. Sen benden daha iyi ol ama benim sırtıma basma. Ama başka bir yerde gidip başarını elde et seni durduran yok. Ama sen benim sırtıma basıp benden bahsedip benim dedikodumu yapıyorsun. Yani dolayısıyla müzikte para kazanmak deveye hendeği atlatmaktan daha zor. O yüzden biz burada müziği seçip “bir dakika ben müziği seçiyim” diyecek insanlar değiliz.
Çünkü biz öyle yaratılmışız bizim içimizde o birikmiş. Onu yaratmışız. Tıpkı bir adamın gey olduğunda ona hasta teşhisi konulmaması gibi. Koymamalısın. O adam öyle yaratılmış yapmamalısın. Bunu hor görmemelisin. Yani dolayısıyla en başta hedef almamız gereken felsefe insanları yargılamamak olmalı. O insan ne olursa olsun, hangi fikirde olursa olsun, fikir ayrılığına da düşsen yargılamaman gerek. En büyük olayımız bu olmalı.
Peki gelelim dergimizin tarafına. Dergimizin mottosu Doğa’ya, insana ve tüm canlılara saygılı bir dünya yaratmak üzerine. Onların yaşam hakları ve özgürlükleri çok önemli. Bu konuda neler söylemek istersin?
Dikkat ediyorum da bazı şarkı sözlerinde “köpek gibisin” gibi ifadeler kullanılıyor. Arkadaşlar, hayvanlardan örnek vererek şarkı yapmayın. “Köpek gibisin” den kastın ne? Köpek insandan daha duyarlı bir hayvan. Biz de hayvanız adımızın insan olduğuna bakma. Biz içgüdülerimizle hareket etmiyoruz sadece. Konuşarak hareket ediyoruz. İçgüdülerimiz var. İçimizde hayvanlık da var. Ama şu dünyaya zarar veren tek varlık insan. Dünyanın insansız bir yer olduğunu hayal et... Dünya o kadar huzurlu bir yer olur ki.
Doğayı, hayvanları, kadınları, çocukları katlediyorlar. Al sana savaş... 50bin tane çocuk ölmüş bu nasıl bir vicdan? Hangi vicdanla o bombayı atarsın sen oraya? Bu nasıl bir insan topluluğu? Oradan çıkıp “sen böylesin sen şöylesin” demeyi biliyorsun. Ama sen kimsin? Olayların hepsi Müslüman ülkelerde. Hırsızlık, namussuzluk, tecavüz, kadına şiddet ve çocuğa şiddet.. Adam damacanaya tecavüz ediyor. Ortadoğu’da sürekli savaş var. Neden? Çünkü iyi yetiştirilemeyip kültürden yoksunlar. Geçen bir röportaj izledim. Çocuk 26 yaşında ve kız 9 yaşında ve nişanlanmışlar. Röportajı yapan kişi “senin bu kızdan beklentin ne?” diyor 26 yaşındaki çocuğa. Çocuk “benim beklentim onu yetiştirmek” diye cevap veriyor. “Ne zaman cinsel birliktelik yaşayacaksınız?” diye soruyor. Çocuk “bana bağlı. Ben şu anda da istesem yaşarım. Ama biraz daha bekleyeceğim 1-2 sene kadar. Ama çok iyi anlaşıyoruz” diye cevap veriyor. Bu nasıl birçok iyi anlaşma şekli? Kafandaki mottoyu kıza empoze ediyorsun. Kızın hiçbir fikri yok ki kız daha 9 yaşında. Nasıl anlaşacak seninle? Ona saçma şeyleri, kafanda düşündüğün cahilce şeyleri öğretiyorsun. Kız da “he tamam” diyor.
Müslüman ülkelerde böyle şeylerin gerçekleşmesi çok doğal. Çünkü ortada bir cahillik var. Bir devlet adamımız “ne kadar çok cahil varsa o kadar çok kalkınırız” diyor. Çünkü onlardan beslenip istediği gibi yönetiyor. Kontrol mekanizması öyle çalışıyor. Çünkü ona kültürlü adam lazım değil. Kültürlü adam onu bozacak. Bütün kaçırdığı paraları, yaptığı hırsızlıkları vesaireyi ortaya çıkaracak. Dürüst insanları, gerçekleri ortaya çıkaranları kovuyorlar. “Bunu Bakan yapacağım araştır bunu. Bakalım dediğimizi yapacak mı” diyor. “Dürüstse kovun” diyor. Bu ülkelerde diktatörlük anlayışı var. Aynı şekilde Kuzey Kore’de de öyle. “Her türlü rolü yapacaksa, gülecekse, ağlayacaksa, tamam bu gelsin” diyor. Rol yapabilen kabul. Yapamayan kabul değil. Çünkü istediği mottoya sokabiliyor karşısındakini. “Sen bu rolü oyna bakalım şimdi” diyor. Binali Yıldırım’a yapılan şeyi örnek vereyim. Adama gemiyle kokain kaçırtıyorlar Venezuela’da. Adamsa “peynir aldık” diyor.
Ne çıkıyorsa cahil ülkelerde çıktığı için. Sizin bu doğaya hayvana insana saygı durumu nasıl olsun. Ailen seni yetiştirmemiş olabilir. Ama sen kendini yetiştirebilirsin. Artık teknoloji gelişti ve bilgiye erişmek çok kolay. Küçücük telefondan bile. Ama “benim babam da böyle” yaptı gibi düşünüp onu örnek alıp hayatına öyle devam edince olay böyle şeylerle sonuçlanabiliyor. Babanın, dedenin zamanında sadece cahillik vardı onlar öyle yetiştiler. Ama sen öyle yetişmek zorunda değilsin, öğrenebilirsin, kendini yetiştirebilirsin. Bu mottoyu değiştirebilmek için 40 yıl 50 yıl lazım bize. Çok büyük bir kültür devrimi yapmak gerekiyor. Hem fiziksel, hem de fikirsel olarak.
Bir mahallede 4 tane cami var. Bunun yerine tek bir tane olsaydı insanlarda namaz kılacakları zaman o camiye giderlerdi. Zaten 500 kişilik kapasitesi olan bir camiye 10 kişi gidiyor. Ne gerek var bir mahalleye 4 tane cami yapmaya? Adam Çamlıca’ya dev bir cami yaptı. Niye o parayı harcıyorsun? Diyanete verilen 57 milyar TL daha verimli şeylere harcanabilir. Son model Mercedes ile geziyorlar. Senin ne işin var lüks araçla. Diyanette 140 bin kişi çalışıyor. Maaşları geç hepsinin altında lüks arabalar evler. Lüks yaşantı içindeler. Türkiye’de 22bin tane doktor var. 8bin tane de rektör öğretim üyesi var. Gidip bir mahalleye 4 tane cami yapacağına diyanetin harcadığı parayı üniversiteler yapıp bu ülkenin kültür seviyesini arttır. Diyanete sorsan hesabını “neden Mercedes aldın” diye, cevap yok ortada. Bir kayıt yok. Dolayısıyla kopmuş bir düzende liyakatsız ve üretimi sıfır olan bir düzende yaşıyoruz. Yol yapmak üretim yapmak demek değil. Yol bir ihtiyaçtır. Üretim değildir. Köprü yapmak bir üretim değildir. Köprüyü zaten yapmak zorundasın. Bu adam çalıyor ama yapıyor. Yapacak tabii. Yapmak zorunda. Ne oluyor? Aydın, görgülü, bilgili insanlar kaçıyor.
Evet, beyin göçü bu yüzden oluyor.
Hem beyin göçü hem de fiziksel göç. Adam diyor ki “ben Bali’ye yerleşeceğim. Orada gördüğüm insanlar sürekli mutlu” diyor. Bizim ülkemizde adamın birine selam veriyorum “ne selamı lan” diyor. Bu cehalet devam ettikçe bu ülke yüzyıl da geçse değişmez. Atatürk İlkeleri’ni yok etmeye çalışıyorlar. Andımız’ı kaldırdılar. İstiklal Marşı’nı okuyan bir tane bile bir millet vekili yok. Okullarda Milli Eğitimdeki düzen değişti. Atatürklü kitaplar yok artık. Onu tanıtıp anlatan, savaşlar vesaire hiçbirisi yok artık. Sen bu ülkenin kuruluşunu nasıl kaldırırsın? Mezarlıklar müdürünü Milli Eğitim Müdürü yaparsan, Orman Bakanı’nı Kültür Bakanı yaparsan olacağı bu. Mevzuata uymuyor ki.
Adamın kültürü ona yetmiyor. Telifin ne olduğunu bilmiyor, soruyor. Konuyla alakalı değil adam evde yok. Bu ülkede yetişmiş insanlar var. Telif Müdürlüğü dediğin zaman oraya konuyla alakalı bir bilgili kişi, daha doğrusu bir ekip koyman gerekiyor. Bir kişi de yetmez yirmi kişi koyman lazım. Ya da Milli Eğitim konuyla alakalı bu ülkenin varlığından, tarihinden haberi olan, bu ülkenin nasıl bir tarihten geldiğini bilen liyakatli bir adam koyman lazım. Hiçbir şey yerini tutmuyor. Balık baştan kokar misali adam da vergi vermiyor. Niye versin? Ben emeğimle çalışıyorum kıçımdan duman çıkıyor. Arabamla giderken lastiğim çukura düşüyor patlıyor diyor. Niye vereyim diyor. O onu kaçırıyor, bu bunu kekliyor. Derken ülke bitti. Üzerine bide ülkenin Suriyeliler, mülteciler muhabbeti başladı. 10 milyon olmuş adamlar ülkede.
Çocukları da doğruyorlarmış. Ülkenin sekizde biri mülteci. 30 sene sonra bu ülkede Türk kalmayacak. Suriye asıllı, Afgan asıllı, İran asıllı insanlar var sürekli. Amerika gibi oluyor ülke. Asıl Amerikalı kimdi? Yerlilerdi. Bak şimdi nerde yerliler? Aynı şekilde işte Amerikalı deyince İngiliz, Alman, Fransız, İtalyan, Uzak doğuluları görüyoruz… Rus bile Amerikalı. O yolda ilerliyoruz. Hiçbir
“İki tane evde baktığım sokak kedim var. Onları yavruyken sokakta görüp çok sevdim. Kız arkadaşım da onları çok sevdi. Evde köpek beslemek biraz zor oluyor. Ama kedi beslemek kolay çünkü kedi kendini temizleyen bir hayvandır yıkaman bile gerekmiyor. Sesleri çıkmaz bağırıp çağırmazlar. Kimseyi rahatsız etmezler. Kediler daha uysal. İki tanesine bakma sorumluluğunu alabileceğimizi düşündük, daha fazlasını alamıyoruz. Almaya kalkışırsak onları ziyan ederiz. O yüzden insan gücünün yettiği kadarını yapmalı. Ama sokak kedilerine mama kumbaralarına mama koyup sularını da verip yardımda bulunuyoruz stüdyo grubumuz olarak. Hatta benim oğlum biraz daha abarttıp kendi odasına su ve yemeğini koyup penceresini de içeri girebilmeleri için açık bırakıyor. Böylece istedikleri zaman girip çıkabiliyorlar...“
kültür kalmayana dek. Bu ülke çok derin bir ülke. Coğrafyası, tarihi, kültürüyle. Atatürk zamanında bu derinliği anlatmış. Yüzlerce insan Atatürk’e hayran. Neden hayran? Çünkü ilkeler, inkılaplar, düşünce yapısı, stratejisi, zekiliği, giyim tarzı.. Tam bir beyefendi. Batılı diyorlar.
Batılı diye bir şey yok ki. Uygar diye bir şey var. Sen bu ülkeyi uygar bir hale getirmek için savaşan bir adam için, rakı içiyor diye “pis sarhoş” diyorsun. Böyle bahanelerle Atatürk’ü ortadan kaldırmaya çalışıyorlar ama biz buna müsaade etmeyeceğiz. Etmeyeceğiz de zaten. Aslında Müslümanlık çok güzel bir şey. Şeriat aslında çok güzel bir şey. Şeriatın anlamı insanlara saygılı olmak, kimsenin karısına kızına göz dikmemek, hırsızlık yapmamak, iyilik sahibi olmak ve bir düzende kalabilip düzeni bozmamak. “Gidin onun kafasını kesin” diye bir şey yok şeriatta. Ben Kuran’ı Kerim’i de okudum. İçimdeki bilgileri de kendim yorumluyorum çünkü yorumlandığı gibi değil. “Kadının başını ört” diye bir şey yok. “Kadının edep yerlerini ört” demek istiyor. Başörtüsü vesaire bunlar yobazlardan ve Araplardan kaynaklanıyor aslında. Hala Hz.Muhammed’in kılığında olmaya çalışıyorlar. Halbuki adam çölde rahat etsin diye öyle bir kılık kıyafete sahipmiş. Ülkede bir şeyi temsil ediyorsun biraz uygar olman gerek. Gelenek görenek diyorlar. Bırakın bu din savaşlarını. Din diye bir şey yok zaten. Din insanı kıskaca alıp düzen öğretebilmek için kurulan bir siyasettir. Din de bir siyasettir. Dini başka türlü algılayıp Kuran’ı Kerim’i karıştırmışlar içine. Alakası yok din öyle bir şey değil.
Yeni sayıda görüşmek dileğiyle; enerjiniz yüksek, sevginiz güçlü olsun…
Gamze Lim





