Hayattan Notalar · Sayı 44

Maria Kılıçlıoğlu

Maria Kılıçlıoğlu

Ögeler dünyası, gökler dünyası, anlaklar dünyası bana yol gösteriyordu. Heykellerimde saf ögelerle birbirine dönüşebilen katışık ögeleri birbirleriyle harmanlayıp estetise ediyorum. Zihnimde bir formu oluştururken bütün doğaüstü varlıklar başıma üşüşür. Birlikte atölyeye giriş yaparız. Zihnim kadim zamanlara doğru kayar, oradan tanrıçaların suretleri, efsane kahramanlarının görüntüleri, mitolojik varlıklar çevremi sarar. Form vermeye başlarım ve ellerim balmumunun yumuşaklığında hareketlenir. Nasıl Crathis, Sybaris’in saçlarını amber ya da saf altın rengine dönüştürürse ben de elimdeki malzemenin form alışıyla dönüşümünü izlerim. Sanki her şey kendiliğinde oluyordur ve zihnim maddeye akmaktadır. Kadim zamanı şimdiki zamana çağırarak maddeye form veririm. Geçmiş zaman benim zihnimde bir illüzyondur. Her heykelim zaman –uzay arşivine katılan yeni bir ögedir. Şuna inanıyorum; her düşünce, her deneyim, her estetik yaratı, her olay eşsiz zaman çizgisi yaratır ve uzayın dokusuna işlenir.

Hayvan objelerini yoğun olarak kullandığınızı görüyoruz. Altın renkli arılı muhteşem eserinizi Art Conract serginizde yakından görme şansını buldum ve çok etkilendim. Bahseder misiniz lütfen?

Varlığımızın birlik ve bütünlüğünü inşa ederken aynı arılar gibi bir KRALİÇENİN yani DİŞİLLİĞİN etrafında toplanan bilincimizdir söz konusu. Dişillik dediğimiz şey KABULLENİCİLİK, KORUYUCU-

LUK, KUŞATICILIKTIR.

Özel yaşamınızda, hayatınız içinde hayvan dostlarınız oldu mu? Şu anda veya geçmişte bir canlıyla hayatınızı paylaştınız veya paylaşıyor musunuz?

Oldu tabii ki. En son köpeğimiz vardı. Hatta Maria kitabımın kapağında fotoğrafı bulunuyor. Şimdi yaşam koşullarımız çok seyahat içerdiği için bir köpek ya da kedi için de çok önemli olan duygusal ihtiyaçlarını karşılayamayacağım için evde birlikte bir yaşam tercih etmedim. Fakat dışardaki tüm canlılar benim. Terasıma gelen martılarım var beslediğim. Bu çok önemli bir sorumluluktur. Bir canlıyı hayatınıza almak için onun tüm ihtiyaçlarını karşılayacak bir düzeyde olmanız gerekir.

lacağını öğrenirse hiçbir sorun kalmayacak.

Şöyle anlatabilirim bence; Fatih Sultan Mehmet’in bir sözü var. “Ormanlarımdan bir dal kesenin başın keserim!.. “demiş. Bu sözlerin ilkokulda ezberlenmesi gerekir. Bir de komşularım camınız temiz kalsın dememiş. Beton sevicilere bir uyarıdır. Orada binlerce hayat var. Siz katilsiniz. Bu Dünya yalnız-

Yaşam içinde hepimizin şahit olduğu içimizi acıtan çeşitli haberlerde izlediğimiz terk edilen, işkence gören, hor görülen hayvancıklar için siz neler hissediyorsunuz, neler söylemek istersiniz?

Kesinlikle hayvanlarla iletişim ve doğaya saygı gibi eğitimler verilmeli. Malum birçok aile bırakın bunları öğretmeyi tam tersini yapıyorlar. İnsanlar hayvanları anlamaya çalışırsa ve onlarla nasıl iletişim kuruca sizin değil! Köpeğim Sisi, kozmik bir şeydi. Hayatımın inanılmaz zor bir anında, yapayalnızken, bana yardım etmek için çıkagelmişti sanki ve benimle yedi yılını geçirdi. Ölümü kayıplarımın en büyüklerinden biriydi. Sisi, benim için çok şey ifade ediyordu. Yardımcım, kızım, sırdaşım, en değerli varlığımdı. Yaşam savaşımızı birlikte verdik biz onunla. Acı çekme sürecinde acının kendisinde dehşet bir yalnızlık vardır. Kontrasyon yoğundur. Boyun eğiş mevcuttur ve (sensor) algı yetilerinizin tümü, tüm kanallarınız evrene açıktır. Sisi’nin gidişinden bir veya iki gün sonra yine çok ilginç bir rüya gördüm. Rüyamda yaşlı bir erkek şöyle dedi. “Biz darda olanlara gider ve yedişer yıl yanlarında kalırız. Şimdi Sisi başka birine gidecek” dedi. O an içeriye Mala girdi. Uzun siyah saçları, uzun siyah elbisesi, boynundan sarkan olağanüstü güzellikteki kolyesi ile bir tanrıçaydı gözümde. Bu tanrısal güzellikleri yarattığı için elini öpmeye yanaştım. Tam o an semavi bir koronun şarkısıyla irkildim. “Mala sensin. Tanrıların kararı bu. “ Ve uyandım. Kitabımın çıkmasına on gün kala yazarımı aradım. Asurluların dört tanrıçalı bir kentleri olduğunu, tanrıçalardan birinin adının Mala olduğunu, gizler - sırlar tanrıçası olduğunu öğrendim. Bunun üzerine kitabımın kapak fotoğrafı olan heykeli yaptım. Daha önce de anlattığım gibi baba yadigarı iki akvamarin taşını göz boşluklarına yerleştirdiğim heykel oluştu.

Hakkınızda yayınlanmış üç kitap var. Bunlardan ilki MARİA. İstanbul sosyetesinde yerini almış tek Bulgar sanatçı olup, aynı zamanda Türkiye’de hakkında kitap yazılan ilk Bulgar sanatçısınız. Maliyeti 60.000 dolar olan kitabınız, künyesinde ülke çapında önde gelen isimlerin yer aldığı bir ekip çalışması ürünü olmuş. MARİA yazılırken yaşadıklarınızdan bahseder misiniz lütfen?

Kitaplarımın yazarı Gülseli İnal’dır. 2007 yılında yayınlanan Maria adlı ilk kitabım hazırlanırken çok sıkıntılı günler yaşıyordum. Gerilimli günlerin bir gecesinde rüyamda babamı gördüm. Babam elindeki bir kitapla bana doğru geliyordu. Kaideye benzeyen bir şey üzerine kitabı bıraktı ve 29. sayfayı açmamı istedi. Şaşırdım ama anlam veremedim.

Kitabımın çıkmasına on gün kala yazarım aradı ve Asurlular hakkında araştırmaları bulunan İranli bir müellifin yazılarında Asurluların dört Tanrıçalı kentleri olduğunu okumuş. Bu dört Tanrıçadan birinin adı Mala imiş. Üstelik Mala gizler-sırlar Tanrıçasıymış. Hemen bu Tanrıçanın heykelini yaptım. Babamdan bana kalan tek mirasım olan iki adet Akvamarin taşını Tanrıçanın göz boşluklarına yerleştirdim. Bu heykelin fotoğrafı kitabımın kapağı oldu. Hikayesi de kitabımın 29. sayfasında.

Burdan sunu anladım: Ben yeni bir şey yaratmıyorum. Sadece anımsıyorum. Durmadan hatırlıyorum. Herşeyin planlanmış olduğunun bilincindeyim. Bizler sadece aracıyız hepsi bu. Ben atalarımdan bana miras kalan yaşanmışlıkların bilincinde, onları canlandırmak istiyorum. Efsanelerdeki işaretleri alarak onun peşinden gidiyorum. Ve dolayısıyla ruhun ölümsüzlüğüne inanıyorum.

Heykel, resim ve edebiyat yanında başka ilgilendiğiniz sanat dalları var mıdır? Bilmediğimiz veya fazlaca ön plana yansıtmadığınız sanat yönleriniz var mı?

Benim yazarlığım ne kadar güzel olsa da ben yazar değilim. Her mesleği istikrarlı olmalıdır. Maymun iştahlı olmak istemiyorum. Evet bale oynadım. Piano çaldım. Resim yapıyorum. Ayrıca takılarımın da çoğunu kendim yapıyorum. Bu genel bir kültürdür. Bir sanatçıyı zenginleştirmek içindir. Ama kaderim beni heykele götürdü ve 40 yılımı verdim.

En büyük hayaliniz nedir?

Benim büyük bir projem var “İstanbul’u Dinliyorum” adlı bir proje ama henüz böyle bir yer ve sponsor çıkmadı.

O projemi en iyi şekilde seyircilere sunmayı çok istiyorum.

En sevdiğiniz şehir neresi diye sormama gerek yok sanırım?

En sevdiğim şehir İstanbul. Heykelini bile yaptım.

Şunu da sormadan geçemeyeceğim T.C. Sofia Büyükelçiliği’ne bronz Atatürk büstünü hediye etmişsiniz.

1992 yılında Sofya’büyükelçilğine hediye verdim ve bugün misafirlerini ağırlamaya devam ediyor.

Kedi Gli’nin heykeli de size ait sanırım.

Evet. Gli (y. 2004 - 2020), Ayasofya’da yaşamasıyla turistlerin ilgi odağı olan ve internette tanınan bir kedi. 2004 yılında Ayasofya’da doğan ve büyüyen Gli, 2020 yılında Ayasofya’nın cami olarak tekrar ibadete açılmasından sonra maalesef kaybettik. İş bankası retrospektif sergide satıldı heykeli. Anıt oldu. Sanki ne olacağını bilmişim.

Eşiniz değerli sanat insanı, Türkiye’nin ilk galerilerinden Galeri Baraz’ın kurucusu, Türkiye’ye pek çok yerli ve yabancı sanatçıları kazandırmış sayın Yahşi Baraz ile bir çok ilgi çekecek anınız vardır mutlaka. Bir veya birkaç anınızı bizimle paylaşmak ister misiniz?

En büyük maceram Yahşi Baraz’la benim için yazdığı yazıdır. Bu benim ödülüm oldu. Bu yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. “Sanatçı ve eşim olarak Maria Kılıçlıoğlu”

Maria Kılıçlıoğlu’nu bir sanatçı olarak 90’lı yıllarda tanıdım. Kendisi ile şahsen tanışmadan önce sanat fuarlarında ve açtığı kişisel sergilerde eserleriyle karşılaşmıştım.

Yapıtları ilgimi çekmiş, bende düşünceler oluşturmuştu. Kendisine özgü stili içinde kendi sınırlarını zorlayan, yeni denemelerde bulunan bir sanatçıydı. Türkiye’de çok az sanatçının görüldüğü heykel alanında diretmesi, heykelin çağdaş anlamlarıyla yapıtını buluşturması daha o tarihlerde beni etkilemişti. Sanatın ekseni başka bir yöne kayıyordu. Maria ise hem o yenilikleri algılıyor hem de kendisine özgü bir çizgiyi sıkı sıkıya muhafaza etmeye çalışıyordu. Ortaya ilginç bir sentez çıkarmayı başarmıştı.

Türkiye’de bronz heykel neredeyse artık hiç ilgi duyulmayan bir alan. Bunu o çalışmaların güçlüğüne bağlamak gerekir. Ayrıca Türkiye heykel konusunda gerek birikim ve gelenek olarak gerekse çağdaş yönelimler olarak hayli kısıtlı bir çizgiye sahip. Maria yıllardır bu alanda direndi. Bu onun aldığı eğitimin bir sonucuydu. Çok güçlü bir klasik eğitimden geliyordu. Ayrıca genel kültürünün bu tutumu üstündeki etkisi göz ardı edilemezdi. Sonunda kendisine özgü, özgünlüğü tartışılmaz bir noktaya erişti. Eserlerinde sürrealist ve fantastik öğeler kullanır. Bu onun en ilginç yanlarından biridir. Sadece sürrealist, sadece fantastik olmayan bu yapıtlar onun düş gücüne, sanatı dünyayı tanımlamak için değil, dünyaya farklı ve özgün bir katkıda bulunmak için değerlendirmesinin ve tanımlamasının sonucudur. Gerçekten de sanat içinde bulunduğumuz dönemde iki önemli yoksunluğa sahiptir. Bunlar güzellik ve estetik duygusunun yitimi ve sanatın gündelik hayata estetik bir varlık olarak katılması. Maria mitolojiyi de bir imkan olarak kullanmak suretiyle belirttiğim sanat anlayışında inat eder. Bu onun evreni bütüncül bir estetik olarak da kavramasından kaynaklanan bir sonuçtur. Gündelik hayatı meydana getiren her türden nesne ve bizatihi doğanın kendisi onda dönüştürülecek bir potansiyel olarak mevcuttur. Sonuç olarak doğanın ötesine geçen ama onu estetik bir nesne olarak benimseyen yapıtlardır üretimi. Şunu da eklemem gerekir: Maria’nın yapıtları düşlerin dünyasına çağırır bizi. Nesnelerin ve nesnelliğin dünyasından bu yoldan çıkarız. Bu yapıtlar bahsettiğim nitelikleriyle bu defa yoğun psikanalitik sorgulamaların odağına yerleşir. Birer öykü anlatmazlar. Bize farklı olguların yan yana gelmesiyle bir ‘kolaj’ sunarlar. Bunlar düşlerin, imgelerin, anlatıların, mitosların kolajıdır ve evrensel psikanalitik sorgulamaların eşiğine taşırlar izleyeni.

Maria Kılıçlıoğlu’nun babası Dimitriv Dimov da Sofya’da yaşamış çok ünlü bir heykeltıraştır. Bu köken birliği kuşkusuz onun yapıtlarına farklı katkılarda bulunmuştur. Bir çocuğun Maria gibi çocukluğunu babasının atölyesindeki devasa heykellerin arasında geçirmesi az bulunur bir şanstır. Sanatın nesne değil sanat olduğunu, sanatın ötedeki bir gerçekliği yakalama ve yaratma olduğunu Maria muhtemelen daha bilinçli olarak bu kavramların üstünde düşünemediği dönemlerde bilinç dışına yerleştiriyordu.

Maria Beyaz Rus kökenli bir aileye mensuptur. Aile büyükleri 1917 Bolşevik İhtilali sonrasında, Polonya üzerinden gelerek Bulgaristan’a yerleşmişlerdir. Ailenin St. Petersburg’da başlayan çok maceralı bir hayatı vardır. Bu ilginç, özgün ve bir ölçüde de yıpratıcı tarihi onun bilinç dışını hazırlayan gerçeklikler arasında saymak gerekir. Sanat, son kertede, bildiğimiz her şeyi unuttuktan sonra elediklerimiz ve süzdüklerimizdir. Söz konusu o elemeye giren birikim ne kertede güçlü ve yoğunsa ortaya çıkacak nihai ürün de o ölçüde güçlü, katmanlı ve kapsamlı olacaktır.

Maria Kılıçlıoğlu 1978’de Türkiye’ye gelerek bugün Mimar Sinan Üniversitesine bağlı olan Güzel Sanatlar Akademisi’nde Tekstil Bölümünü bitirdi. Çok yetenekliydi. Gözde bir öğrenciydi. Ama bahsettiğim tüm bu yoğunluk onu heykele yöneltti. Doğaldı. Kendisini daha güçlü bir şekilde ifade edebilecekti.

Yönettiğimiz değil bizi yöneten ve yönlendiren sanattır aslında gerçek sanatçının başladığı nokta. Tekstil alanında kalsaydı muhakkak ki gene çok önemli yapıtlar verecekti. Fakat tasarımın kısıtlı ve sanayiyle bütünleşen kısıtlamalarından kopup sanatın sınırsızlığında soluk alıp vermek Maria için daha önemliydi. Sonuç onu ve attığı adımı doğruluyor. 1985’ten bu yana heykel yapıyor.

Sanat bir etkileşimdir. Kendisinde başlayıp kendisinde biten bir sanat yapıtı düşünülemez. Bu devrimci, öncü, deneysel sanatçılar için dahi geçerli değildir. Sanat bilinçli bir edimdir ve daima bir seçmeye ve kabule dayanır. Maria’nın İngiltere’de, Fransa’da, Amerika’da, İspanya’da yaptığı sanatsal araştırmalar onun yapıtının temelindeki en güçlü zemindir. Yapıtının evrensel ve kıyısızlaşan dokusu bu birikimin, kendisinden önceki ustalar birikiminin ondan yoğunlaşmasının ve damıtılmasının bir sonucudur aynı zamanda. Yapıtının özgünlüğü de bu birikimden kaynaklanır. Ele alınan, etkileşilen sanat ve sanatçıların düzeyidir bir yapıtı mümkün olduğunca kendisine özgü kılan. Maria’nın başarısını bu anlayışta aramak gerekir. Baştan beri kendine özgü, benzeri olmayan eserler üretti. Amerika’da veya Almanya’da yaşasaydı, bugün dünya çapında bir sanatçı olabileceğini düşünüyorum. Bir galerici olarak Maria Kılıçlıoğlu’nun eserlerini birçok ünlü Türk ve yabancı koleksiyoncuya satma imkânım oldu. Bundan da çok büyük gurur duyuyorum. Kolleksiyonerler, daima önce yapıtını tanıdılar sonra eşim olduğunu öğrendiler. Tersi asla olmadı. Bunu övünerek dile getirmek zorundayım.

Gene dile getirmem gereken bir başka nokta var. Tüm yaratcılığıyla, tüm sanatçı duyarlılığıyla birlikte Maria müthiş bir arkadaş ve eştir. Önce insandır Maria. Olağan dışı bir duyarlılığın içinde soluk alıp verir. Bu onun insancıllığını besler. O kertede bir hümanizmayı belki de hiç tanımadım. O nedenledir ki, çoğu zaman kendisine zarar verecek ölçüde başkalarının sorunlarıyla iç içe yaşar. Onların iyiliği kendi iyiliğidir. Bu niteliklerini yapıtlarının derinliklerinde görmek mümkündür. Yapıtları iyiliğe, güzelliğe, duyarlılığa bir çağrıdır. Son derecede olumludur. Hayvanlara ve diğer tüm canlılara sevgisi çok yüksek olması nedeniyle doğaya dönük bir hayat yaşamayı tercih etmiştir. Sedef Adası’nda geçirdiği yazlar onun adeta doğayla bütünleştiği dönemlerdir. Adanın ıssızlaştığı zaman da kalabalık olduğu zaman da dostları İstanbul’un ve adanın kuşları, martıları, böcekleri ve bitkileridir. Yapıtlarındaki iyimserlik, doğa ögeleri sadece bir yere gönderme ve alıntı değildir. Birer çağrıdır.

Maria ile benim dedem muhtemelen I. Balkan Savaşında birbirlerine karşı savaşıyordu. Müthiş bir ironidir bu. Savaşların anlamsızlığını, insanların kıyıma uğramasındaki çaresizliği, insanı aşan bir noktada sınırların, devletlerin yetersizliğini gösteriyor.

Onunla 20 yıldır beraberiz. Bunu şu son söylediklerimin somut bir kanıtı olarak görmek gerekir. Zamanların, kısıtlamaların, tarihin ötesine geçen kültürleri, gelenekleri çapraz kesen bir sevgiden ve beraberlikten söz ediyorum. Yoksa bir galericiyle tüm zamanlarını, tüm ömrünü sanatına adamış, başka hiçbir şeyle meşgul olmayan bir sanatçının birlikte yaşamasının ne kertede zor olduğu bellidir. Bu çıkmazı ancak onun yüreği, tüm evreni ve ilişkileri sıcaklıkla kavrayan ve kuşatan duyguları aşabilirdi. Öyle oldu. Julia Kristeva ile Philippe Sollers’in kitaplarına verdikleri adla biz bu zamanı ve evliliği ‘güzel sanatların bir dalı olarak’ yaşadık. Maria’nın ve yapıtının kendi içinde kazandığı önem ve değerle, aldığı övgülerle benim ayrıca övgülerime ihtiyacı yok. Ama beraber geçirilmiş bunca zamanı kendimizi, gerçekliğimizi, konumlarımızı silerek, görmezden gelerek veya saklayarak yaşamak büsbütün anlamsız. O nedenle bu satırları büyük bir özgüvenle yazıyorum. Kendi gerçeğim olarak dile getiriyorum. Bu aynı zamanda sanatın evrenselliğinin de bir kanıtıdır. Beraberliğimizi ise, yineleyeyim, ortak üretilmiş ama onun emeğinin ve katkısının daha fazla olduğu bir sanat yapıtı olarak görmekten yanayım ben. Anlaşılan sanat yapıtı sadece üretilen bir şey değil. Onu yapanı ve izleyeni de üretiyor paylaşıldığı zaman.

Maria Dimitrova Kılıçlıoğlu Baraz’ın hayat felsefesi ve yaşam mottoları nelerdir?

Hayat felsefem “Ne kadar derin bir hayat yaşıyorsam, o kadar derin düşünüyorum.” Mottom “Ben doğayım!”

Doğa, sanat, sanatçı, toplum ve değer yargıları ilişkisini nasıl değerlendirirsiniz?

Doğanın her parçası heykel ile sanata dönüşür. Onu o kaba görüntüsünden yontup düşsel bir hale getiren, sanatçının değeri anlaşılmıyorsa toplumun değer yargıları da anlamsız ve kültürsüz bir yapıdan başka bir şey ifade etmez. Kimseden yakınmak gibi bir derdi yoktur aslında sanatçının. Sanatçı biraz cesaret ister. Toplumu saran yaban otları ayıklamak, onu verimli bir hale getirmek sanatçının temel görevidir. Burada yakınmak veya yakın bir ilgiden muzdarip bir lisanla konuşmak bir dert değil. Sadece, düşünce etkisine yön veren değerlerin ne kadar önemini fark edebiliyoruz sorgusundan ibarettir. Herkesin yorumunu beklemek, ilgisini dinlemek ve yapılanın bakış açılarını taramak bireyin ihtiyacı olan bir durum olduğu gibi sanatçının enerjisini ve düşüncesini de geliştirir… Tıpkı sanatçının heyecanlı öğrencileri gibi ve tıpkı bu heyecana sürükleyen düşlerin izlediği yol gibidir…

Bir sanat yapıtını anlayabilmek için gereken öğeler nelerdir?

Sanat yapıtlarını anlamak için bir takım eğitim düzeyinde olmak veya çok naif bir ruh yapısına sahip olmak gerekiyor. Estetik değerin yok olduğu yerde sanatta varlığını sürdürmez. “Sanat toplum içindeki tohum çekirdeği gibi toplum onu besledikçe filizlenir”.

Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim sevgili Maria Kılıçlıoğlu, size sanat dolu keyifli zamanlar diliyorum. Sevgili dostlar yeni sayıda görüşmek dileğiyle enerjiniz yüksek, sevginiz güçlü olsun. Gamze Lim

Basılı arşivden
Bu röportaj ilk kez 4P1K Sayı 44 (Mart 2023) sayısında yayımlandı.
ReklamTailtown
4P1K Bülten

Yeni yazılar e-postanıza gelsin

Yeni yazılar, haberler ve arşivden seçkiler; ayda iki kez, reklamsız ve kısa.