Işık Selin & Yunus Günçe

TOK Merhabalar bu sayımızda kapak konuklarımız değerli oyuncular Işık Selin Ve Yunus Günçe çifti.. Sizler için söyleşmek üzere bu harika çifti evlerinde ziyaret ettik. Bu arada da yeni yılın ilk röportajı oldu.. Yeni yıla güzel enerjilerle giriş yapıyoruz.
Merhabalar, nasılsınız?
Y.G. Merhaba, hoş geldiniz, çok iyiyiz, siz nasılsınız?
Ve tabii birde buraya gelmemizin asıl sebebi olan Bigoş var. O da bizim misafirimiz ve kapak konuğumuz.
Y.G: Star kızımız Bigoş yok çok ünlü olmak istemiyor:) kendine has bir mahcubiyeti var utangaçtır, usludur hiç problem çıkarmaz.
Bigoş nasıl girdi hayatınıza?
I.S: Bigoş kardeşleriyle birlikte ormana terk edilmiş. Ölüme terk edilmiş bir köpekti. Gonca diye bir hanımefendi buluyor sahiplenilmesi için bir ilan açıyor. O ilanı görüyorum, hiç unutmuyorum babamın doğum günüydü kutlamamızı yaptık eve geldim arabaya atladım koşa koşa Bostancıya geçtim Goncanın yanına. İki kardeş kalmışlardı. Bu hemen yanıma koştu seçimini yaptı ve bende tamam Gonca ben bunu alıyorum dedim ve böylece hayatımıza girdi.
Ne güzel kurtarılmış bir can. İyiki onun hayatına dokunmuşsunuz. Ama bu sevgi hemen Bigoşla filizlenmedi heralde. Ondan öncesinde de mutlaka hayatınızda can dostlarınız vardı di mi?
Y.G: Benim hiç olmadı hayatımda köpekleri ve kedileri çok severim ama çok sevgimden dolayı da hiç istemedim çünkü çok ağır bir sorumluluk. Hayatınızı tamamen buna göre dizayn etmeniz gerekiyor, hayatınızın merkezine kediyi ya da köpeği koymanız gerekiyor. Ben o kadar cesur olamadım. Ama sokakta bulduğum Veterinerde iyileştirdiğim ve daha sonra sahiplendirdiğim kediler oldu. Ama kendi kedim köpeğim hiç olmadı, balığım bile olmadı hiç birşeyim olmadı çünkü ben bir tek kendime bakabiliyordum. Evlendikten sonra ben geldiğimde eşimin zaten kedi ve köpeği vardı, alıştım.
Çok meşakkatli bir iş hayvan sahiplenmeyi düşünenler çok iyi düşünsünler. Çok seviyor olmak buradaki tek kriter değil, gerçekten vakit ayırmak lazım, duygu ayırmak lazım, o yokmuş gibi yapamazsınız.
I.S: İhtiyaçları var hayvanların. Bunu karşılayamıyorsanız siz, ya da karşılatabilecek bir gücünüz yok sa maddi anlamda çünkü külfetli bir iş aslında bu sadece sevmekle olmuyor. “Bir şeyi zorlamayıp kendi zamanına bıraktığınızda, çok daha iyi olabiliyor bazen. Israr da etmemek lazım. Bizim de öyle oldu. Yunus geldiğinde tekrar konuştuk, mesajlaştık. Ama bu sefer bir şey oldu ve biz hemen buluştuk, bir araya geldik...”
Kesinlikle çok güzel bir noktayı vurguladınız tekrar altını çizdiniz. Teşekkür ediyorum. Sadece sevmekle olmuyor, birde zaman lazım onlarında duyguları var, ruhları var, ihtiyaçları var.
Y.G: Birde moda olduğu için başka köpekleri alıyorlar
Veya hediye ediliyor
Y.G: Yani şey gibi düşünmek lazım; nasıl ki teninize zarar vericek yada size uygun olmayan bir parfümü satın almaz, size hiç gitmeyecek bir saç modelini sırf moda diye kestirmezseniz yani bunların modası olmazsa kedinin köpeğin de modası diye birşeyden söz edilemez. Yanınızda pahalı diye taşıdığınız telefon ya da çanta gibi çok pahalı olduğu için bir köpek satın almanız bence kesinlikle hayvan istismarıdır. Aynı şekilde köpeklerini garip şekilde boyayan, orasına burasına birşeyler yapıştıran, giydiren insanların da yaptıkları bir çeşit istismar. Geçen gün aynı şeyi Twitter’da da paylaştım. Paylaşılan gördüğümüz organik kedi ve köpek videoları güneş gibi günümüzü aydınlatırken diğerleri can sıkıcı ve üzücü oluyor. Bu davranışları kediye köpeğe soramadığın için bu şekilde davranmak ta kesinlikle istismara girer. Çünkü hayvanın mutsuzluğu, beni ne hale getirdiniz der gibi bakışı yüzünden belli oluyor.
I.S: Tüm bunlar hayvanın doğasına aykırı ve bir hayvana karşı doğasına uygun davranmak zorundayız. Biz kendi köpeğimizi bile severken ona çok yumuşak ve sakin davranıyoruz, orasını burasını mıncıklamıyoruz, o geldiğinde kafasını uzattığında seviyoruz yani hayvana saygılı davranıyoruz ve seviyoruz. Bir kedi köpek sahiplenip dakika başı orasını burasını mıncıklamaya başlasam, ben Yunusa yapsam o bile ne yapıyorsun der
Y.G: Evet derim:)
I.S: Hayvan diyemediği için her istediğimizi yapma hakkını buluyoruz hayvanda. Oyuncağımız gibi.. O zaman oyuncak al
Y.G: ya da porselen köpekler var onlardan alabilirler. Kaka yapmaz. Çiş yapmaz, gezdirilmek istemez. Alsınlar koysunlar onlardan.
Biblo olarak alın koyun evet çok doğru inşallah bu fikirler, bu empati, bu farkındalık gelişsin istiyoruz. Moda akımı gibi, hediye gibi, eşya gibi davranılmamalı.
Y.G: Buradaki terminoloji de önemli biz köpek sahibi cümlesine de karşıyız. Bizim evimizde bir köpek yaşıyor ve biz onun sahibi falan değiliz onunla hayatı paylaşan insanlarız.
Çok haklısınız işte zaten bu nedenle bizim dergimizde 4P1K açılımı 4 pati bir kuyruk hayvansever yaşam tarzı dergisi çünkü bu bir yaşam tarzı aslında.
Y.G: Dolayısıyla hayvanlardan önce hayvanlarla yaşayan insanların eğitilmesi lazım. Örneğin sokakta köpek kaka yapıyor onu almak lazım ama orada bırakıyorlar tabiki bu toplumda antipati yaratan bir durum oluşturuyor. Benimde gezdirdiğim bir köpek var ve köpekli bir yaşama alışkın olmama rağmen sokakta gezerken bu kakaları yerlerde gördüğümde rahatsız oluyorum. Kimsenin kimseye böyle birşey yapmaya hakkı yok. O köpeğin kakasını almak benim sorumluluğum alıcam ve çöpe atıcam. Bazıları almıyor. Bazıları torbaya koyup kenara koyuyor
I.S: On adım yanında konteynır var o torbayla ağacın dibine atıyor. Biz her çıktığımızda sekiz poşetle çıkıyoruz. Bizim köpeğimiz 2 kere kaka yapıyor ama biz biliyoruz mutlaka başka şeylerde görücez ve insanlar basmasın diye onları da alıyoruz bize dert oluyor.
Y.G: Apartman köşelerine işetmiyorum ben, dükkanların önüne işetmiyorum. Çünkü adamın dükkanı bu, apartman görevlisinin ne mecburiyeti var benim köpeğimin çişini kakasını temizlesin. O yüzden dikkatli olmak gerekiyor. Başkalarının da haklarına saygı göstererek bu işi götürmek lazım. Köpeğin varsa, köpekli bir hayatınız varsa bu seni tek taraflı yapamaz başkalarını da düşünmek zorundasın. Köpek ve sen bir bütünsünüz ve haliyle onun sorumluluğu aslında senin sorumluluğun ve dolayısıyla sen daha özenli olmalısın ki köpeklere ve kedilere karşı antipati gelişmesin sokakta.
I.S: Bizim bir de kedimiz vardı. Onu kaybettik ama ondan da bir bahsedelim. İlk hayvanım değildi ama ilk kedim di. Adı Romeo idi. 13 yaşında kaybettik. Beyaz bir safkan Ankara kedisi idi. Onu da sahiplendim öyle hayatımıza girdi satın almadım. Bigoş; Romeo varken hayatımıza girdi. Beraberce yaşadılar. Romeo yu 1.5 yıl önce kaybettik. Onuda anmış olalım tekrar.

Y.G: Oyunda da ismi geçiyor “ Karı koca işleri”
Öylemi oraya özellikle koydunuz adını ne güzel.
I.S: Aslında yaşarken vardı. İkisinin de isimleri geçiyordu.. Sonra öldüğünde Yunus “kendini kötü hissedeceksen oyundan çıkartalım o kısmı” dedi. Sonra düşündüm Onu orada anmak, yaşatmak güzel bir duygu. Her an varmış gibi oluyor. “Yok çıkartmayalım” dedik.
Y.G. Dövmesi var kolunda.
Oyuna da gelelim 0 zaman. “Karı Koca İşleri”
Y.G. Gelelim, oyunlara gelelim hatta.
Benim bildiğim sizinle ilk pandemi öncesi karşılaştığımızda, “Karı Koca İşleri” başlamıştı. Tabii pandemi tüm sanat dünyasını vurunca her şey yarım kaldı. Peki sonrasında siz nasıl devam ettiniz?
I.S: İki yıl hiç bir şey yapmadık. İlk bizim sektör bitti bildiğiniz gibi ve maalesef en son da yine bizim sektör canlanmaya başladı. Dolayısıyla iki yıl oturduk.
Y.G: Evet aynen öyle, oturduk. Ayakta kalmaya çalıştık, oyalandık. Bizim için de çok zor geçti tabii. Bizler öyle attığı her adımda para kazanan insanlar değiliz. Kendi yarattığımız şeyleri insanlara sunarak para kazanmaya çalışıyoruz. Örneğin oyunu ben yazdım. Beraber oynayalım diye yazıldı “Karı Koca İşleri” ve şimdi bu sayede para kazanıyoruz. Ben ayrıca bir stand-up yapıyorum “Butik Ünlü” diye. İşte o sayede gelir sağlıyoruz açıkçası. Ayrıca ben DJ im. Yirmi yıldır çalıyorum.
Radyo devam etmiyor değil mi?
Y.G: Yok hayır radyo devam etmiyor. Açıkçası bizim sektörle ilgili dışardan bakıldığındaki algıyla, gerçekler arasında çok fark var. Zannediliyor ki, hayat bize güzel.. Her yerden para kazanıyoruz. Valla isterdik öyle olsun ama işin aslı hiç öyle değil. İster miydim tabii isterdim neden istemiyeyim, ama bizim hayatlarımızda böyle gelişmedi olaylar. Bizler zorlayan insanlar da değiliz bu tip şeyleri. Biz kendi işlerimizdeyiz, kendi kendimizeyiz. Birbirimizden başka çok kimsemiz de yok. “Şayet bir şeyi eleştiriyorsan, sadece eleştirme; onunla ilgili bir çözüm de getir. Bir önermen olsun. Ve bir şeyi eleştiriyorsan, sen o eleştirdiğin şey olma. Emniyet şeridinden giden birini eleştiriyorsan, emniyet şeridine girmeyeceksin mesela. Yani “ben yaptığım zaman tamam ama başkası yapınca olmaz.” Öyle bir bakış açısı yok! Bu seni bencil bir insan yapar ve eleştirinin de bir manası olmaz. Bir şeyi değiştireceksek, önce kendimizden başlayacağız.” Arkamızda birileri yok. Kapıları bizim için açan insanlar yok. Biz açmak istediğimiz kapıları, omuzlayarak açıyoruz.
Ama böylesi de hem içimize siniyor hem de işimize geliyor. Çünkü kimseye hesap vermek zorunda kalmıyoruz.
“Karı Koca İşleri”nde de belli bir durgunluk döneminden sonra, Organizatör Anıl Özkan’la bir araya geldik. Sağ olsun bize çok inanıyor. Bu işe birlikte baş koyduk. Aslında belgeseli olabilecek, yoktan var edilmiş bir işi yapıyoruz. Oyunu 200 kişiye oynar hale geldik. Bu bizim için çok duygusal da bir şey.
Kesinkile katılıyorum doğrudur. Peki hemen soralım; hangi şehirlerde, hangi salonlarda izlenebiliyor oyununuz? İstanbul dışında da oynuyor musunuz?
Y.G: Evet aslında Anadoluyu geziyoruz diyebilirim.
I.S: Mesela hemen şimdi Ayın 4’ünde Eskişehir’deyiz. Sonra 10 Ocak Yalova var. 12 si Bursa var. 18 İstanbul Cevahir’de oynayacağız. 19 Bilecik ve 20 Ocak ta da Afyondayız.
Peki oyunu okurlarımız nerelerden takip edebilirler?
I.S: @karikocaisleri instagramımız var. Ya da biz kendi kişisel hesaplarımızdan da duyuruyoruz. Ve tabii Anıl Medya’nın hesaplarından takip edebilirler.
Y.G: Bunun dışında bilet sitelerinde de var oyun. Girip “karı koca işleri” yazdığınızda tüm bilgilere ulaşılabilir. Mutlaka gelip takip etsinler çünkü gerçekten çok güvendiğimiz, arkasında sağlam durduğumuz bir iş yapıyoruz. Gerçekten kendi içinde kendi komedisini yaratmış, diğer oyunlarla ancak tiyatro ve komedi olduğu için kıyaslanabilecek fakat başka türlü pek kıyaslanamayacak bir oyun. Oyunun matematiği çok farklı; hem stand-up hem seyirciyle etkileşimli hem birbirimizle diyaloglar olan bir oyun. Bir atmosfer yaratıyoruz aslında.
Seyirciyle de sinerji yaratan bir oyun yani?
Y.G: Evet, evet kesinlikle, seyirciden hiç kopuk olmayan, onları da katarak, gerçekten çok eğlenceli bir 2 saat geçiyor. Şarkımız bile var. Oyuna şarkı yazdık.
Kim söylüyor?
Y.G: Beraber söylüyoruz. Rap şarkısı:)) Ben 5 dakikada yazdım kendi kendime, hadi bunu şarkı yapalım dedim. Sağ ol- sun Ozi diye müzisyen bir arkadaşımızla bir günde altyapısını yaptı ve çıkarttık yani. Ozi hem DJ hem prodüktör. Sonra da Anıl diye bir başka müzisyen arkadaş sağ olsun bizi stüdyoya soktu. Yani işte sonuçta oyunun şarkısı oldu.. Öyle seviyoruz yani oyunumuzu. Kostüm olarak kendi kıyafetlerimizi kullanıyoruz. Çok bize ait bir şey.
I.S: Bu bakımdan da çok seviliyor oyun. İlk beş dakikadan sonra hemen kabül görüyor. Dolayısıyla bu da biz de müthiş bir duygusal tatmin yaratıyor. Çok mutlu ayrılıyoruz her oyunumuzdan.
Çok büyük bir enerjiyLe çıkıyoruz oyundan. Beni çok mutlu ediyor. Yunusu da tabii.
Y.G: Dekorumuzu bile kendimiz kuruyoruz. Arabamızın bagajında kocaman bir dekor çantamız var, her yere götürüyoruz. Aslında 4 kişilik bir ekibiz. Her yerde birlikteyiz, aynı otellerde kalıyoruz, aynı yerde yemek yiyoruz. Kalkıyoruz kahvemizi içip tekrar yola çıkıyoruz. Çünkü çıktığımız zaman üç - dört şehir dolaşıyoruz. Hakikaten çok amatör ruhla çok ciddi bir iş yapıyoruz.
Amatör ruhla profesyonel bir iş yapıyorsunuz. İşte bu da böyle bir enerji yaratıyor ve tabii bu samimiyet karşı tarafa da geçiyor.

Y.G. Yani gerçekten çok samimi ve içteniz işimizde. Ben şahsen de öyle bir insanım. Stand-up’ımda da anlatıyorum. 21 yıldır bu sektörde var olmaya çalışıyorum ve gerçekten ilk günkü kadar samimiyim. Hatta galiba gereğinden fazla samimiyim. Yani bu kadarına gerek yok aslında. Bizim mesleğimiz belli yerlerde ketumluk ta isteyen bir meslek çünkü. Ama biz hiç öyle insanlar değiliz. Biz kendimizi açıyoruz, her şeyi anlatıyoruz. Bu insanlar anlattıklarımızı nerede nasıl kullanır hesaplamıyoruz. Bu bazen dezavantaj olarak dönüyor bize. Ama kazandığımız her şeyi de bu şekilde kazandık. Kaybettiklerimizi de bu yüzden kaybettik. Yapacak bir şey yok.
I.S: Bazen konuşuyoruz bunun yanlış olduğunu. Birbirimize de çok hak veriyoruz ama beş dakika sürüyor işte. Sonra tekrar aynı insanlar oluveriyoruz.
Y.G: Aslında bu mesleği yapmayan gibi ama yapan insanlarız. Bakıldığında hani samimiyetiyle çok takdir gören insanlar vardır ya, işte onların yanında on kat fazla samimiyiz. Çünkü samimiyeti oynamıyoruz, gerçek samimileriz.
Bu zaten çok anlaşılıyor. Yunus Survivorda da çok yakından tanıdığımız biri olduğun için bunları görme fırsatımız da oldu. Bu arada en çok oy attıklarımdan biri de sendin.:)) Bu nedenle kesinlikle takdir ediyorum. Bunun için fazladan cümleler kurmanıza bile gerek yok.
Y.G: Biz de bu sene ailecek Berdan Mardin’i destekliyoruz:))))
Şunu sormak istiyorum aslında; Survivor deyince aklına gelen üç şey nedir?
Y.G: İlki “pislik” pis yani çok pis oluyorsunuz çünkü. Sonra “açlık” tabii.
Gerçekten açlık var değil mi?
Y.G: Olmaz mı çok var hem de maksimum seviyede. Yani inanılmaz seviye de “bu kadar da olmaz yani” diyerek ağladığımızı biliyorum. Bir de şu var tabii; Ben Survivor’a hep bir sosyal deney gözüyle baktım. Televizyonda izlenebilir bir sosyal deney. Çünkü oyunda da değiniyoruz; bazı şeylerin simülasyonu olmaz. Ölüm, doğum vs. Dolayısıyla nasıl ki ben doğurmayı anlatsanız da anlayamam çünkü doğurmadım; “ölümü” anlayamam çünkü hiç ölmedim. Survivor da öyle anlatılarak anlaşılabalicek bir şey değil bence. Benim orada en büyük çıkarımım da şu oldu; Hani bu hayatta “şu olmadan yapamam” dediğimiz şeyler var ya, onlar olmadan yapıyorsunuz! Aslında bütün şifre de bu. Var ya hani; “Ben sabah kahve içmeden yapamıyorum”, “telefonum olmadan yapamıyorum” yapıyorsun! Diğer taraftan dört buçuk ay o kadar büyük bir özgürlük ki; hiç bir yere yetişme derdiniz yok, bugün ne giyicem derdin yok, telefonun şarjı bitti derdin yok. Ama daha organik dertlerin var. Kısacası suni dertlerin yok. Ben çok şey öğrendim Survivor’dan. 40 yaşımda gittim, bugün gitsem yine çok şey öğrenirim çünkü her Survivor başka bir Survivor oluyor.
Biz bir oyun kazandık. Ödül tavuktu. Ben tavuğu yedim. Bitince butların kemikleri kaldı, ya bu kemikte acaba yenir mi diye düşünürken şöyle bir ısırdım ve kemik çatladı. Derken ufalanmaya başlayınca ben o kemikleri de yedim. Bana hala soruyorlar. Anlıyorum inanılması çok zor bir şey; “gerçekten yemek vermiyorlar mı?” Vermiyorlar. Gerçekten yemek vermiyorlar! Çünkü bu iş bunun üzerine kurulu. Yani şimdi biz bir kayıt yaparken kayıt cihazı kullanıyoruz değil mi? Yani biri çıkıp “gerçekten kayıt cihazı kullanıyor musunuz?” Diye sorar mı mesela. Dolayısıyla “Survivor’da yemek veriyorlar mı?” Diye sormak ta çok manasız; çünkü konu o! Bana yemek vermediği için sen çok acite oluyorsun.
Yani içimizde en derinde ne kalıyorsa onunla kalıyoruz orada.
Y.G: Aynen, böyle katman katman soyuluyorsun. Mesela ben hala izliyorum özellikle bu yorum programlarını. Orda katılanlardan biri çıkıyor diyor ki; “ya ordaki ben değilim.” Hayır o sensin işte. Sen şayet “ya ordaki ben değilim” diyorsan, sen hiç anlamamışsın Survivor’ı. O sensin, o da sensin. Sadece haberin yoktu senin bu yönünden.
Şimdi tekrar olsa izin verirmisin sen katılmasına?
I.S: Tabiiki.
Y.G: Yani aslında zor olabilir O’nun için, benim için de tabii. Çünkü ben gittiğimde bir kadın yoktu hayatımda. Özellikle de bu kadar kıymetli bir kadın yoktu. Hatta Survivor döneminde de bir röportaj da anlattım; “ben burada bir şey farkettim, ben hiç bir kadını özlemedim ya burada; Bu ne kadar büyük bir eksiklik; benim özlediğim bir kadın yok, benim bunu değiştirmem lazım” dedim. Hatta anlattım orada “köpek gibi aşık olmak istiyorum” dedim. Böyle bir röportajım var yani.. “Hatta, Ahmet Ümit’in “Aşk Köpekliktir” diye kitabı var” falan dedim yani. İşte o yüzden, döndüm ve buldum.:)) Denk geldi çok güzel de oldu.
Nasıl karşılaştınız, nasıl tanıştınız? Bir hikayesi vardır mutlaka.
I.S: Her seferinde bana satıyor bu hikayeyi anlatmayı..:)) Biz zaten tanışıyorduk. Birbirimizi biliyorduk, karşılaşıyorduk, merhabalaşıyorduk. Nadir de olsa mesajlaşıyorduk fakat hiç bir araya gelmiyorduk. Yani özellikle şöyle bir buluşalım, kahve içelim falan yoktu. Sadece karşılaştığımız da selamlaşmak ya da bir şey sormak kadar bir ilişkimiz vardı.
Doğru zamanda doğru yerde olmak gerekiyor demekki. O zaman gelmiş.
I.S. Çünkü, bir şeyi zorlamayıp kendi zamanına bıraktığınızda, çok daha iyi olabiliyor bazen. Israr da etmemek lazım. Bizim de öyle oldu. Yunus geldiğinde tekrar konuştuk, mesajlaştık. Ama bu sefer bir şey oldu ve biz hemen buluştuk, bir araya geldik.
Olması gereken zamanda olmuş.
I.S: Evet. Ve sonra gitmedi. E gitmeyince ne yapim evlendim ben de:)))
Y.G: Valla yemek yaptı. Geldim Survivor’dan sonra beni yemeğe çağırdı. İnanılmaz bir sofra, “Tamam bu iş oldu” dedim yani. Çünkü bam telimden yakaladı beni. Çünkü yemek yani, bir de çok iyi yemek yapar.
I.S: O kadar aç geldiki.
Y.G: Ben tabii 63 Kilo döndüm oradan. 77 gitmiştim 63 döndüm. Şu an 85 kiloyum mesela. Neyse işte, yemek var, eğlence var. Çünkü beraber çok eğleniyoruz, aynı frekanstayız ki o çok önemli bir şey. Sonuçta anlaşıyoruz daha ne osun ki? Güzel, çok güzel bir kadın üstelik.
Aşkınız daim olsun diyorum. İkinizin birlikte bir hayat mottonuz var mı?
Y.G: Birincisi şu ki, biz hayatımızı her anlamda çok düzgün yaşamaya çalışıyoruz. İş konusunda da öyle, ikili ilişkilerde de öyle, sokakta da öyle.. Düzgün olmayı çok önemsiyoruz. Bu nosyon bize yerleşmiş vaziyette. Fakat bundan çok da çekiyoruz bazen; çünkü çok karşılık bulan bir şey de değil bu. Bir bakıyorsun senden başka düzgün yaşamaya çalışan kimse yok. Bu çok yorucu bir şey fakat bundan da vazgeçemiyoruz biz. Bu geçekten çok yorucu olabiliyor. Eşim mesela bu yüzden boyun ağrısı çekiyor. Ameliyat oldu. Sinirsel bir rahatsızlığı var ve o boynuna vuruyor. Yirmi gün hastanede yattı. Söylüyorum, gamsız ol diyorum. Ama nasıl?

I.S: Evet biraz hassasım ben. Bir mottom daha var aslında. İnsanlar beni üzdüğünde, “beşer şaşar” sözünü hiç aklımdan çıkartmıyorum. Birisi bir şey yaptığında önce anlamak affetmek tarafına gidiyorum. Belki de beni biraz bu üzüyor ve yıpratıyor. Çünkü ne kadar ağır bir şey yapmış olursa olsun onu anlamaya çalışmayı istemek bile bazen benim için stresli ve yorucu olabiliyor. Tabi Yunus bu konuda çok haklı tabii.
Y.G: Halbuki çok kolay aslında, iletişim dediğimiz şey çok çabuk gelişen, çok çabuk karşılık bulan bir şey. Biz çok diyaloğa açık insanlarız ben bunun yazısını da yazdım kitapta. Benim besmelem diyalogdur. Bana herkes herşeyi söyleyebilir ama bende herkese herşeyi söyleyebilmeliyim. İnsanlar şöyle bir yerden ölçüm verir bence, duymak istemediği birşeyi söylediğinde nasıl tepki verdiğidir aslında insanın orjini. Çünkü samimiyette böyle birşeydir. Mesela ben size hep duymak istediğiniz şeyi söylediysem ve söylüyorsam ben sizi ölçememki burda problem olmaz. Ama bazen problem olması lazım ki birbirimizi sınayalım. O bakımdan da ben mesela kendime çok gaddarımdır eşimde öyle ve birbirimize de öyleyizdir. Bu çok iddialı gelebilir ama bana bu güne kadar kendime söylemediğim birşeyi söyleyen olmadı hem mesleki anlamda hem fiziksel olarak. Ben yeni bir şey duymadım hiç kendimle ilgili olarak birinden olumlu olumsuz. Bu tabi beraberinde bir farkındalık getiriyor. Ama bu da yoruyor. Şöyle söyleyeyim bizim mutlu olmamız çok da kolay olmuyor. Az önce de söyledim ya ülkede herkes düzgün yaşamayı bizim kadar ciddiye almıyor. Mesela bizim sokağımız da bir bakkal var Selin’ in15 - 20 yıldır tanıdığı, bazen marketten alış veriş yapıyoruz 2-3 torba, torbalarla bakkalın önünden geçmiyoruz ayıp olmasın diye yolumuzu uzatıyoruz arka soktan geçiyoruz, Biz nasıl mutlu olucaz şimdi?
Hassasiyete bakar mısınız, inanamıyorum
Y.G: Torbalarla, ağır torbalarla yolumuzu uzatıyoruz öyle eve geliyoruz.Biz böyleyiz hayata böyle bakıyoruz.Bunun değişik versiyonları var ama aslında özü hep aynı başkasını rahatsız etmekten çekiniyoruz. Sokakta öyle, trafikte öyle..
I.S: Onu demiyelim, böyle yapmayalım, oraya gitmeyelim, burdan geçmeyelim hayatımızı hep böyle yaşayınca bu stres, bunu yapmadan yaşayamıyorum çünkü ben böyle birisiyim, bunu yaptığımda ben çok üzülüyorum karşılık beklemiyorum ama azıcığını bile insanlardan göremiyorum e bu insanı yıpratıyor. Ben koca bir okyanusta boşu boşuna çırpınıyorum gibi geliyor sonra bana.
Y.G: Sonra boynum ağrıyor diyor. Ben mesela bu yüklenmemi sporda atıyorum. günde 2- 2,5 saat spor yapıyorum bazen günde 2 kere. Sporcu gibi yaşıyorum. Masör geliyor, doktorlarım var 46 yaşındayım spor konusunda delirmiş gibiyim. Mesela turneye giderken oteli bile öyle seçiyoruz; otelde gym var mı, yok sa yakında var mıdır diye soruyoruz. Olmadı çantam var onu yanıma alıp otel odasında spor yapıyorum. Benimki bağımlılık. Bu kimyasalları salgılamam lazım ki, rahat adapte olayım.
Şimdi biraz da Işık Selin’i daha yakından tanıyalım istiyoruz. Tiyatrocusun biliyorum tabii. Nasıl oldu, yani her şey nasıl başladı, başından beri istediğin bu muydu? Yunus’cum bu soruyu sana da sormuş olayım.
I.S: Ben 2009 yılından bu yana tiyatro oyuncusuyum. Geçimimi bundan sağlıyorum. İstediğim meslekte buydu aslında. Konservatuvarlı değilim ama eğitimlerimi aldım. Yıldız Kenter, Şahika Tekand, Ayla Algan gibi hocalarım oldu. Bu konuda çok şanslıyım ve mesleğimi de çok seviyorum.
Ne güzel. Gönlündeki mesleğe karar vermiş ve hayata da geçirmişsin.
I.S: Karı Koca İşleri dışında 10 yıldır içinde olduğum ama dört yıl ara verdikten sonra bu sene tekrar döndüğüm bir oyun daha var. Kibarlık Budalası adlı bir oyun, Kedi Sahne’nin. Haldun ağabeyle, Haldun Dormen’le oynuyorduk biz zamanında ama o şimdi devretti. Şimdi, Aydan Şener, Orçun Kaptan, Damla Cercisoğu, Kahraman Sivri, Emre Büyükpınar, Reyhan Aydınsel var, dokuz kişilik kalabalık bir kadroyuz yani. Şimdi bir de Yunus beni şarkıcı yaptı, şarkı söyletti bana:)) Tamamız yani:))
Y.G: Ben VJ Olarak başladım mesleğe, Televizyoncuyum, erkek sunucuyum yani. Bir eğlendirici olduğumu düşünüyorum. Yırt dışında “entertainer” dedikleri. Yani ben sunmayı seviyorum aslında. Ama oyunculuk ta bir şekilde başladı. Önce koçum başladı benimle ve sonrada devam etti. Sonra kendi isteğim dışında ara vermek zorunda kaldım ve o ara beni çok etkiledi. Her şey çok hızlandı ben biraz geride kaldım. O dönem maddi manevi çok sıkıntılar yaşadım. Sonra bir şekilde toplamaya başladım ve aslında hala da toplamaya çalışıyorum. Bakıldığında benim yaşımdaki erkek sunucular, oyuncular, çok daha fazla kazanıyorlar. Daha doğrusu ne yapsalar paraya dönüşüyor. Benim hayatım öyle değil. Bunu söylemekten de hiç sıkıntı duymuyorum.
Diğer taraftan da hamdolsun, Tanrıya, evrene, enerjiye işte her neyse, hakikaten büyük bir minnettarlığımız var. Çünkü kendi yarattığımız işi yaparak bir şekilde hayatta kalıyoruz. Kimseye de bir minnet borcumuz yok bu anlamda. Sadece işimizi iyi yapalım, bu bizi bir yere götürecekse götürecek.
Bu kadar işini iyi yapan, içi iyi olan, dışı iyi olan herkesin yolu açık olsun demek istiyorum ben de.
Y.G: Ben şimdi Stand-Up konusunda çok ciddiyim. Çünkü Stand-Up ta çok başka hedeflerim var. Butik bir iş yapıyorum ve zaten adı da “Butik Ünlü” malum. Zaten bu cümleyi de de ben soktum dolaşıma. Kendimi anlattığım bir iş aslında. Butik ünlüyüm ben çünkü; herkes tanımaz ama birileri görüntü “ya ama bu şey deği miydi?” Derler “şey” derler bana.. “aa evet Yusuf Güneş” diyor mesela biri çıkıp:))
Yok yapma o kadar da değil..
Y.G: Yoo gerçekten öyle. Bu çok normal ve bunda bir gocunma falan da yok. Çünkü bizim işimiz ne kadar ekrandaysan o kadar beslenen bir iş. E biz her dakika ekranda değiliz. Şimdi benim ünlülük seviyem Kıvanç Tatlıtuğ ile aynı olabilir mi? Olamaz, mümkün değil yani. O yüzden de, bununla eğleniyorum ben. Çünkü bize baktığınız zaman böyle şeylere de ihtiyacımız yok. Onaylanmak, çok ünlü olmak, tanınmak, sevilmek falan.. Çünkü zaten birbirimizi seviyoruz, hayatı seviyoruz, farkındayız, kompleksli değiliz. O bakımdan da ben bununla eğlenmeyi tercih ediyorum. Mesela, ben Stand-upta bunu anlatıyorum ve çok eğlenceli bir şey oluyor. Çünkü insanlar genelde bunları saklıyorlar, oysa ben anlatıyorum ve oyundan sonra insanlar genellikle “hadi be ben bu kadarını beklemiyordum abi çok eğlendik” diye reaksiyon veriyorlar. Bunu herkes not etsin; “Stand-Up konusunda Yunus Günçe çok ciddidir ve bir gün mutlaka sen de geleceksin! Gelmek zorunda kalacaksın çünkü duyacaksın birinden; abi ya çok iyi ama” diye. Biz de bu işi biliyoruz heralde biraz:))
Çok şekersiniz, çok teşekkür ederim.
I.S: Biz çok teşekkür ederiz.
Ama bir mesaj istiyorum sizden ayrı ayrı, hazır yakalamışken.
Y.G: Doğayı sev ağacı koru:))))
I.S: Gülme ama bu bence çok önemli bir konu.
Y.G: Evet o da doğru.
I.S: Çok önemli özellikle bu dönemde. Yeşili, doğayı, ağacı, hayvanı sev, onları koru. Satın alma sahiplen. Hayvanlara eziyet etme. Y.G: Evet, bir de şayet bir şeyi eleştiriyorsan, sadece eleştirme; onunla ilgili bir çözüm de getir. Bir önermen olsun. Ve bir şeyi eleştiriyorsan, sen o eleştirdiğin şey olma. Emniyet şeridinden giden birini eleştiriyorsan, emniyet şeridine girmeyeceksin mesela. Yani “ben yaptığım zaman tamam ama başkası yapınca olmaz.” Öyle bir bakış açısı yok! Bu seni bencil bir insan yapar ve eleştirinin de bir manası olmaz. Bir şeyi değiştireceksek, önce kendimizden başlayacağız.
I.S: Bir de bir şey daha eklemek istiyorum. Özellikle evinde evcil hayvan olanlar için, özellikle de köpek besleyenler için; Instagram da @kralailesi hesabına bir baksınlar. Bize çok yardımcı oldu. Onların da evdeki köpekle anlaşabilme yolları bulmaları açısından çok yardımcı olacaktır. Sevgili Aslı ve Çağrı müthiş bir iş yapıyorlar. Beden dili konusunda eğitimler de veriyorlar. Sadece oradaki videoları izlemek bile çok katkı sağlayacaktır. Lütfen oraya bir göz atsınlar.
Y.G. Tabii bizim Instagram hesaplarımızı, yani; @yunusgunce @isikselin Ve @karikocaisleri takip ederseniz çok iyi olur:))
Harika bir söyleşi oldu çok teşekkür ederim ikiniz de. Bu arada sizler de bu söyleşimizin videosunu Youtube da 4P1K-TV Kanalımızda izleyebilirsiniz.
Bizler de çok teşekkür ederiz.





