Eda Su Neidik

Merhaba Eda’cığım seni kısaca tanıtmak istiyorum ama nereden başlayayım bilemedim. Genç yaşına rağmen çok şeyler de yapmışsın. Hem başarılı bir ressamsın hem de bugüne dek neredeyse tüm hayatını Fransa’da geçirmişsin. Türkiye’de 4-5 senedir varsın değil mi?
Gezi olayından beri yani yedi senedir. Oraya geleceğiz sanırım.
Öyle mi? Neden geldin diyeceğim evet.
Tahmin ediyordum o soruyu.
Neden geldin sorusuna gireceğiz. Çünkü kendisi Sorbonne Üniversitesi’ne gitmiş, Güzel Sanatlar’da okumuş, tiyatro eğitimi almış. Sonra bir de İspanya var. Senden dinleyelim mi lütfen?
Şöyle, İstanbul’da doğuyorum ama ailem asıl Fransa’da yaşadığı için ben birkaç aylıkken Fransız - Türk ressam ve oyuncu Eda Su Neidik.
Türkiye ve Avrupa’da pek çok sergi hazırlayan sevgili Eda Su Netekrar oraya dönmüşüz. Anaokul, ortaokul, lise ve üniversiteye kadar tüm eğitimlerimi Fransa’da aldım. Üniversite’de yüksek eğitim için ERASMUS a başvurdum ve İtalya Bologna’da Güzel Sanatlar‘ı burslu olarak kazandım şansa. Yüksek lisansım bitince de eve dönmek istemediğime karar verdim.
Peki, ev derken senin için ev neresi?
Paris. Orada büyüyünce ve bütün çocukluğum da orada geçince evim orası yani. Tabii ki burası ikinci evim. Bir de gönül evim var; o da İtalya. Ama hani evim deyince bir cümle içinde kullanınca Paris’ten bahsediyorum. İtalya’da yüksek lisansı bitirince diyorum ki; ben eve annemin yanına dönmeyeceğim. Bir de ergenlik krizi geliyor tabii o yaşlarda. Master için birçok yere başvuruyorum ama Madrid’i kazanınca çok da cazibeli geliyor ve Madrid’e Tekstil Tasarım okumaya gidiyorum.
Orada yaşarken bir yandan da açıktan Sorbonne’u bitiriyorum. Yine öncesinde tiyatro eğitimi almıştım. Böyle hep ikili ikili okuyorum çünkü bir tanesi yetmiyor.
Sanatçı bir aileden gelince de hem oyunculuk hem diğer sanat dalları hepsi bir şekilde birleşiyor sanırım.
Şöyle oldu; annem dolayısıyla tabii ki tiyatro ve daha doğrusu sinema hep benim hayatımda oldu. Çünkü annem (Arzu Okay), Türk sinemasındaki önemli figürlerden biri olması sebebiyle sanatın içine doğdum. Tiyatroyu ve sinemayı hep oradan kaptım. Resim, benim kendi yeteneğimmiş ama sanatın içinde büyümenin avantajı da büyük oldu. Ben ressam olacağım deyince ailemin verdiği destek de çok büyük bir avantaj tabii ki her aile böyle destek vermeyebilir.
Ailen mi yönlendirdi yoksa küçük yaştan itibaren çizgilerinle ve yaptığın çalışmalarla o işaretleri vermiş miydin?
Evet, annem anaokulundan beri ilk çizimimden bu zamana hepsini saklamış evde. Belliymiş. Mimar mı, tekstil tasarım mı, ressam mı bilinmez ama çizimle ilgili bir meslek seçeceğim en bebekten beri belliymiş. Bugün dönüp bakıyorum resimlerime, iki yaşımda bunu mu çizmişim diyorum. Çok ilginç ve çok da keyifli. Şu an resim formlarımda çocukluk resimlerimden çokça esinleniyorum. Kendimin başka bir versiyonundan esinleniyorum çünkü iki yaşındayım.
Kendinin en masum versiyonundan esinleniyorsun aslında.
Hele HÜCRE sergisinde, hücreleri çok inceledim ama yaptığım işlere de baktım. Renkleri falan aslında oradan kombine ettim. O da benim bir parçam. Beni bugün buraya getiren bu mesleğe sahip olmama neden olan parçam. Madrid’de master eğitimime devam ederken Londra’da stajımı birkaç ay da tamamlıyorum. Sonra ilk iki sene tekstil de çalışmaya başladım.
Biri İstanbul’da biri Paris’te olmak üzere iki farklı firmada. Dedim ki sabah 6, akşam 9 yapamayacağım. Benim hayat yapıma, hayat felsefeme uymuyordu. Birçok insan kazandım, tecrübe kazandım bu iki sene içerisinde. Benim kızdığım ya da bana kızılan durumlarda tecrübe oldu. Tamamen resme döndüm sonra. Artık sadece resim.
Artık sadece resim diyorsun ama 2019 yılında Tamer Karadağlı gibi usta isimlerin de içinde var olduğu bir tiyatro oyununda senin de yer aldığını gördüm. Nasıl oldu?
Oyunculuk bitirdim sonuçta. Bundan 7 sene önce Türkiye’ye yerleştiğimde de bir şekilde annem sayesinde ve çevresi sayesinde oyunculuğu da keyif için devam ettireyim istedim. Bir çeşit yan meslek gibi. Çünkü ondan da keyif alıyorum. Oyunculuğun en güzel kısmını yapıyorum. Mesela reklam geliyor ki bir sürü reklamda oynadım. Oyuncular saatlerce setteler ve çok zor bir iş. Ben gidip iki gün set yapıyorum. Onun bütün tadına varıyorum ve sonra kendi hayatıma geri dönüyorum. Aslında ben oyunculuğun en güzel kısmını yaşıyorum.
Sen kaymağını alıyorsun kısaca yani.
Aynen öyle. Volkan Severcan, sağ olsun bana oyun teklif etmişti. Onlar sonra başka yöne gitti. Ben başka yöne gittim. Sonra sergim çıktı. Başlamıştı bir şeyler ama sergime yoğunlaşmak zorunda kaldım. Tempolar uyuşmayınca olamadı ama çok güzel insanlar tanıdım. Onlar da çok güzel bir işe imza attılar fakat pandemi olduğu için durdu. İnanıyorum ki tüm bunlar bittiğinde tiyatrolar açıldığında tekrar devam edecek. İKİNİN BİRİ adında bir oyun bu. Mutlaka izlesinler, çok güzel bir oyun! Çok güzel bir karakter vermişlerdi bana da ama zamanlarımız uyuşamadı. Çok da sevdiğim ve sektörde çok değerli insanlar her biri. Ben oynayamadım diye hiçbir zaman ilişkimiz kopmadı. Volkan abi zaten bizim neredeyse her pazartesi Çiçek Bar’da görüştüğümüz ekipten, yakından görüştüğümüz bir insan. Ben biraz daha yaşımdan büyüklerle annemin tayfasıyla takıldığım için... Tiyatroyu, sinemayı, reklamı hep bir yerde tutuyorum. Bütün bu tarz projelere açığım. Resim tabii ki benim için ayrı bir yerde.
Resim senin için bambaşka bir yerde tabii ki ve seni sen yapan özelliklerden biri. Türkiye’deki ilk sergin nerede ve ne zaman oldu?
İstanbul’da oldu 18 yaşımdaydım. EYLEM sergisi. Bilirsin belki İstanbul’da ve Türkiye’nin çeşitli yerlerinde Kafe Pi’ler var. O zamanlar Burçin Karakurum ve Engin Yaşar sağ olsunlar hemen beni ele aldılar. Sergi açıyoruz dediler. Hazırdı benim çalışmalarım zaten ilk fırsatım o oldu ve ilk sergimi böyle açtım.
İlk sergi için de ağırlıklı bir konu EYLEM. Biraz bahseder misin?
Birçok ülkede yaşadım. Fransa’da ve bütün Avrupa’da çok fazla eylem oluyor. Normaldir bunlar aslında, bir şeye karşı ayağa kalkar tepki gösterirsin. Bizim ülkemizde de yapılıyor eylemler ama susturuyorlar! Susturulmayan ülkeler de var ve ben oralarda büyüdüğüm için bütün bunları fotoğrafladım. İspanya, İtalya, Fransa. Çektiğim fotoğraflardan esinlenerek onların portrelerini çıkardım.
Yani fotoğrafladığın eylem profillerini resme döndürdün. Sonra nasıl gelişti?
Evet, ama birebir fotoğraf değil. Her seferinde o ifadeyle başka bir insan diyelim. Sonra o sergi başka birkaç yerden daha istendi. Ben Fransa’ya da gidip geliyordum yine.
Sen Fransa’da da sergiler açtın.
Evet. Sonra tarzım değişti tabii ki ben de büyüyorum. Şu an bunları görüyoruz belki bir sene sonra ben bunları çizemeyeceğim. Çünkü okuduğumla, yaşadığımla etkileniyorum. Çok okuyan bir insanım.

Çok sosyal insanım ve çok gözlemciyim. Burcum ve mesleğim dolayısıyla bunların hepsi bana bir şeyler katıyor. Her kattığında değişiyorum. Pandemiyi bir kenara bırakıyorum, üç ay önceki insan bile değilim. Seninle tanıştığımızdan bu yana bile değişiyorum. Sanatım da değişiyor! Ressamın kalemi deniyor. Ben buna biraz karşıyım.
Hep aynı olamazsın ki diye bakıyorum. Şimdi ben noktaları kullanıyorum evet portrede de nokta kullanıyorum hücrede de nokta kullanıyorum. Nokta, imza olabilir ama benim çizimim hep değişiyor. Ben insan olarak değişiyorum. Bir kitap okuyorum, etkileniyorum. Tabii ki bir yerine nokta koyuyorum. Artık o benim resimlerimde olacak.
Noktalar seninle kişiselleşmiş artık.
Beraber yaşıyoruz artık bu kadar saat geçirince nokta yaparak. Mesela bir buçuk ay sürdü arkamda gördüğün bu çalışmayı yapmak. Her noktayla kim bilir neler anlattım, ne acılar çektim, ne güldüm.
Bu HÜCRE sergisinden bir çalışman. İlk Nerede açtın bu sergiyi?
İlk önce İstanbul’da. Sonra Antalya’ya gitti. Bundan sonra Kasım’da İzmir’e gidecek Allah’ın izniyle ama bu pandemide ne olacak şu an bilemiyorum…
Ben arkamızdaki bu kadın portresi tablolarını da bir karma serginde görmüştüm. Bunlar hangi sergindendi?
Üç sene önce yapmıştım bu kadın portrelerini. İRİS’İN GÖZ DAMLALARI. Aslında bu üçlü bir seriydi. Birincisi noktalarla portreler oluşuyordu. Fransa’da büyüdüğüm çatı katındaki odamda çatıya yağmur damlaları damlardı ve camlardan o damlaları izlerdim. Damlalara, noktalara başlamak oradan geldi. Portrelere çevirdim. Yüz portreleri, ifadeler, gözeneklerimiz…
İkinci sergi bu sergi oldu. Göz bebeğinden yola çıktım. Tek kas olmayan organımız vücudumuzda. Göz damlası noktası gibi. Portrelere noktaları taşıdım. Sonra insan vücudundan hücreye geçtim. Böyle bir üçlü aslında!
Buradan sonra ne tarafa doğru gidiyor? Belli mi?
Belli. Pandemi de sketch yaparken başladı fikir. Tuval yapmaya çalıştım baktım gitmiyor, elim gitmiyor. Tuvalleri bıraktım. Evdeyiz sonuçta boş vaktim var. Kâğıtla bir şeyler çizmeye başlarken bir fikir geldi aklıma. Sonra mapping yapan bir arkadaşıma bahsettiğim bu fikrimden. Olur mu dedim, olur dedi. Sonra buradan müziğe de geçilir dedim. Bütün müzisyen arkadaşlarımı ardım bunu da yapar mısınız diye. Ana tema bu aslında resmi, mappingi ve müziği bağlamak.
Hedeflediğin bir zaman var mı?
Kendime zaman veriyorum bu konuda. Bu sene çıkardım bir sergi zaten. Ben her sergiye bir buçuk sene zaman bırakıyorum. Şimdi pandemi de var. Geleceği de çok öngöremiyoruz. Hazırlanıyorum ama yapacağım sergi çok çalışma ve hazırlık gerektiren bir sergi. Bir, iki sene verdim kendime.
Doğru tam olarak içine sindirmen gerekiyor. HÜCRE ve İRİS’İN DAMLALARI gelecek zamanlarda da çeşitli sergilerde yer alacaktır.
İçime sinmeden sunmam zaten. HÜCRE 9. Kişisel sergimdi yurt içi ve yurt dışı toplamda. Karmaları saymıyorum.
Ben sana asıl şu soruyu sormak istiyorum. Sen neden Türkiye’desin? Tüm hayatın Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde geçmiş, ailen Fransa’da ve sende Fransa’da büyümüşsün. Sonra seni buraya ne çekti?
Şöyle oldu; benim Paris sergim vardı. Sonra o sergi Ankara’ya gidecekti. Savaş Simitli, sağ olsun kendisi de ressam ve kendi galerisi var. Onun desteğiyle tablolar Ankara’ya gitti. Ben de İstanbul’dan geçeyim, arkadaşlarımı göreyim dedim. Arkadaşlarımla da Ankara’ya devam ettik. Çok güzel açılışımızı yaptık. Ankara’nın kitlesi inanılmaz sanata düşkün ve çok sanatseverler. Ankara şehir olarak bana biraz fazla bürokratik geldi ama sanata çok sahip çıkıyorlar. Sergiden sonra her şeyi toplayıp gece Ankara’dan İstanbul’a geldik. Sergiye gelen orkidelerimi bile getirdim. Hepsine bakıyorum yedi senedir, bebeklerim onlar.
Kalan tablolar Paris’e gideceği için rahatım. Eve gelip yattım. Sabah bir kalktık ki GEZİ olayı başladı. 18 yaşımda eylem sergisi açmış bir insan olarak ve o güne dek her verdiğim röportajda politika konuştuğum ve bir yerde durduğum için böyle bir şey yaşanıyorken burada Fransa’ya dönemezdim. Sonuçta ikinci evim ve çok önemli bir şey yaşanıyordu. Dönemler sonunda ilk defa bizim jenerasyonumuzda bütün Türkiye ayağa kalktık ve annelerimiz babalarımız arkamızda durdular. Doğru veya yanlış her ne ise bu her aileye göre değişir tabii ki. İlk defa sokağa çıktık ve bir şey için hayır dedik. Hayır demeyi öğrendik. Ben GEZİ döneminde bir yere kadar hep en ön safhadaydım. Bunu birçok röportajda da söyledim. Gündüz GEZİ deki çöpleri topluyordum. Öğlen yemek yapıp revire bırakıyordum. Akşam hazırlanıp bana garip çünkü ben normalde birkaç seneden sonra sıkılır giderim. Son üç senedir artık senenin yarı yarıya bölümünü Fransa ve Türkiye’de geçiriyorum. Burayı çok seviyorum. Buradaki arkadaşlarım manevi olarak yarı ailem gibi benim. Birçok noktada da bana bazı şeyler Türkiye mantığında uymadığı için gidip nefes almam gerekiyor. Bütün sene burada kalınca ben normale bağlamıyorum. Biraz oradaki ailemi görüyorum. Nefes alıyorum. Sonra tekrar buraya geliyorum yani yarıya yarıya.
Koleksiyonları hazırlarken nasıl hazırlanırsın? Nelerden etkilenirsin?
Her şeyden. Mesela penceredeyim. Bir kedi bir şey yapıyor onu izliyorum ve bir ilham veriyor. Bir kitap okuyorum, on kitap nerede ihtiyaç varsa gidip duruyordum. Bundan hiç sakınmadım. Anneme de beni arama açamayabilirim dedim. İyi ki kalmışım ve bunu yaşamışım! Çok güzel bir tecrübe oldu ve hayatta durduğum nokta açısından çok doğru yaptığımı düşünüyorum.
Dönecektim, dönmedim ve kalış o kalış. O sergiden sonra başka sergi derken hayatımda en çok kaldığım yer Fransa’dan sonra burası oldu. Çok okuyorum veya bir konuya takılıyorum. Başlıyorum araştırmaya. İnternet üzerinden her şeye her konuya erişebiliyoruz artık. Mesela senle konuşurken bile senin karakterinden bir şey kapıyorum ve ondan esinlenerek bir şey çıkarıyorum. Aslında resim bence böyle bir şey. Her şeyi alıp, onları değerlendirmek ve sonra arasından elemesini yapıp bir şey çıkarmak. Ben böyle yapıyorum. Hoş, sen de ressamsın…
Doğru, aynen öyle. Bir şekilde insan illa ki bir şeylerden etkileniyor. Peki, şuraya gelirsek; biliyorsun dergimizin hayvansever yaşam tarzı dergisi. Sen de güçlü bir hayvanseversin. Onlarla ilişkin nasıl başladı?
Ben çok istedim küçükken ama miskinlikte vardı bende. Alırsam sen bakacaksın, sen gezdireceksin diyordu annem. Ben de küçük çocuğum yapamam, gezdiremem deyince kuş aldı bana iki tane. O kuşlar tümör oldular. Onların öldüğünü görmeyeyim diye annem onları verdi. Sonra hiç hayvanım olmadı. Olamadı zaten. Bu mesleğe girince de ev-atölye olunca maalesef yine olamadı. Şimdi bir kedim var düşün; tablolar var boyalar var burada. Gelip bir pati atacak kaç ay uğraştığım tabloya. Ona bir şey yapamam kendimi keserim herhalde…
Ben de ne yapıyorum; martı besliyorum. Her gün evde ne varsa onlardan yemek koyuyorum onlara. En iyi kız arkadaşım Seçilay’ın köpeği Gece bana gelir hep ve onun kapları durur burada evde. Ondan kalan mamaları da martılara veriyorum. Her gün belli saatlerde alıştılar. Vermezsem gaga yiyorum. Bayağı gaga atıyorlar yemeğim nerede diye. Geç yattığımda saati kurup kalkıyorum. Mamalarını koyup tekrar yatıyorum. Kargalar geliyor. Bir gün de yarasa girdi eve. Onu da besledim. Kıyamam ki o da bir can taşıyor.
Sonuçta senin gibi farklı ülkelerde yaşayan ve sosyal hareketliliği olan, sanatçı yönünle de ülkeler arası, şehirlerarası çalışmalarının olduğunu düşünürsek ve bir de ailen de Fransa’da, birkaç ayda bir Fransa-Türkiye gidip geliyorsun. Böyle hızlı yaşam tarzında başka bir canlıyı da beraberinde sürüklemek çok doğru olmazdı.
Martılar dışında da her gün aşağıya bir kap su bir kap yemek koyarım mesela. Evde artan yemek örneğin geçen gün tavuk yapmıştık. Kalan tavuk parçalarını ekmeklerle birleştirip indirdik. 5 tane kedi yedi, doydu. Bunları yapmak çok zor değil. Onlara sahip çıkmak gerekiyor. Yazın su koymak çok önemli. Kışın da arabaların kaportalarına vurmak çok önemli. Geçen sene çok yoğun bir dolu ve yağış olmuştu. Arkadaşım aradı alt komşumun kedileri için. Evde yoktu o sıralar ve onun kedileri dışarda da dolaşırlar. Hemen koştum kurtardım onları eve getirdim. Bütün tabloları odaya kaldırdım. İki gün onlara baktım. Bırakabilir miyim hiç, olmaz!
Bir kap su, bir kap mama koymak da zor değil. Vicdan meselesi!
Çeşme suyu da koyabiliyoruz yani. 5 litrelik damacanayı kes, su doldur, koy aşağıya. Bu kadar! Bence yapın. Çok zor olmuyor. Çok güzel bir şey yapmış oluyorsunuz. Kışın da lütfen arabaları bir yoklayın da çalıştırın.
Kışın arabalara sığınabiliyorlar sıcak diye. Başıma gelmedi, gelmesini asla istemem! Korkunç bir şey. Vicdani olarak insanı mahvedecek bir durum. Lütfen arabalarınızı mutlaka çalıştırmadan önce kontrol edin. Tekerlek üzerlerine ve motor kısmına iyice vurun.
O sesi duyunca ya kaçıyorlar ya da siz o hareket pıtırtı seslerinden anlıyorsunuz orada olduklarını. Şöyle düşünün; bir çocuğunuz var ve sokakta kaldı. Bunun gibi bakmak gerekiyor. Onlar da sokakta birer çocuk… Tek başınalar! Biz de sahip çıkalım iki çocuğa. Ne olacak! Kalan yemeği çöpe atacağına bir kapla indir, ver. Elinle bile versen hemen bitiriyorlar. Pandemide çok yemek koydum. Çünkü o kafelerden, restoranlardan beslenen hayvanlar, oralar kapandı, insanlar azaldı diye yemek bulamadılar. Markete alışverişe gittiğimde mutlaka onlar için de bir şeyler alıyordum. Köpekler için de ilik yapıyordum. Baktım kapış kapış yiyorlar, her akşam yapmaya başladım. Benimki de anaçlığın son raddesi. Çok mu sevdiniz, bir daha yapayım şeklinde.

Çok iyi geliyor insana. Bunu yapanlar biliyor zaten. İnsanın ruhuna ve vicdanına da çok iyi geliyor. Ne iyi bir şey yaptım diyorsun. İşe giderken ya da evden bir sebeple dışarı çıkarken yanınızda bir avuç mamayı da kapınızın yanına koymak size zor gelmez ama hem size iyi enerji verir hem de bir cana yardımınız dokunur.
Bir bebek görseniz aç bırakır mısınız? Bırakmazsın. O da öyle! Benim çoğu arkadaşım sahiplendi mesela. Biz satın almaya biraz karşıyız. Hemen hemen herkes bir köpek ya da kedi sahiplendi. Evsiz çocukları paylaşıyoruz sahiplendirmek için. O kadar boşta yuva arayan canlar varken satın almak yanlış geliyor.
Peki, tekrar resme geri dönersek; resim yolcuğunda EDA SU NEİDİK karakterini nasıl tanımıyorsun? Nasıl bir yolculuk senin ki?
Sen nasıl tanımlıyorsun?
Bence hem renkli ama bir taraftan dramatik bir tarafın da var. Renkler var ama düşündürüyor da. Sen ne diyorsun?
Var evet. İçinde olduğum için dışardan bakmak çok daha zor. Biraz uzaklaşıp dışardan baktığımda evet dediğin gibi çok renk kullanan bir insanım. Full siyah-beyazdan gelen bir insanım. Sonradan renge geçtim ve çok renk seviyorum. Sonradan kanaat getirdim ben buna. Belki iki sene sonra renk yapmayacağım, onu da bilmiyorum. Çünkü dediğim gibi değişiyorum. Genç sanatçıyım.
Sanat öyle bir şey ki; sürekli devam eden bir yolculuk gibi. Bir yolda gidiyorsun ve bazı şeyler aynı kalsa da kimi şeyler o yolun gidişatında değişebiliyor.
Mesela siyah-beyaz dan geldiğim için hep bir siyah-beyazlık var. Şimdi onlara renk eklendi. Noktalar eklendi. Fonlar renklendi. Objektif olamam zaten ama bakınca renk olsun, full renk olsun ama dramatik, hüzünlü insanlar çiziyorum portre çizince. Tablolarımdaki tek kahkaha atan insan o da karanlık karanlık bakıyor. Biz söyleşi öncesi de konuşmuştuk. Biz konuşurken arkamızdaki iki kadın da konuşuyor sanki. Bizim karakterlerimiz de uyuyor bu duruma. Şen şakrak bir arkadaşımız, ben ise böyle… Bakmayın sempatik durduğuma bildiğin domuz gibi bakan o insan da benim yani.
Bu kadınların taşıdığı bir anlam var. O ruh halini yaparken mi çıkıyor yoksa kurguluyor musun?
Ben tabloya direk giriş yaparım. Ama şöyle çok ilginç bir şey de var. Çok az erkek çizerim. Daha çok kadın çiziyorum. Bunları çizerken de mankenim ya da canlı mankenim yok. Kafamdaki bir açıyı çizeceğim mesela oturtamıyorum. Aynada kendime bakıp, ona göre çiziyorum. Dolayısıyla hep bir yeri, ya bir gözü ya bir burnu, çenesi vesaire ben aslında.
Peki, tiyatro, oyunculuk, sinema?
Onlar hep hayatımda olsun. Olacaklar da çünkü çok keyif aldığım şeyler. Çok eğleniyorum.
Hiç ikisini birleştirmeyi düşündün mü? Mesela sahnenin her tarafını boyalarla, resmederek bir sahne yaratmayı?
Ama sana sonra anlatacağım bir sergiye giriyorsun böyle… Full sadece oyun sahnesinde olmayacak ama bir araya gelecek.
Yaratıcılıkta beni de hafife alma. Hemen birleştirdim kafamda. Yazıyor musun peki?
Çok yazıyorum. Kitap yazma veya şiir yazma gibi değil ama kendim için yazıyorum. Bir derdim olduğunda kimseyle konuşmadan önce oturup yazıyorum. Ama tabii benim yazılarımı kimse anlamıyor. Çünkü o anda aklıma hangi dilde geliyorsa o dilde yazıyorum. Bir cümle Fransızca, bir cümle Türkçe, bir cümle İtalyanca diye gidiyor.
Anadilin ne diye hemen sorayım? Beş dil konuşuyorsun bunlara da gireceğiz. Kendi anadilini hangi dil olarak kabul ediyorsun?
Altıncıya başladım karantina günlerinde. Anadil dediğimiz anne dili Türkçe ama ben hep Fransa’da büyüdüğüm için bebeklikten beri, önce Fransızca sonra Türkçe benim için. En kötü dilim Türkçe bu arada. Diğerleri de eğitimle öğrendiğim diller oldu. İtalyanca, İspanyolca, İngilizce. Şimdi karantina da çok boş kaldığım için Portekizce’ye başladım. Onun da %70 ini bitirdim. Gidip pratik yapmak kalıyor. Gidip bir kasaba buluyorum kendime. Asla başka dil konuşamayayım diye hep öyle yaptım şimdiye kadar. Yunanca, İbranice ve Korece istiyorum. 10’a tamamlamak istiyorum aslında öyle bir hedefim var. Bulacağım son ikisini de. İstemediklerimi biliyorum en azından. Bu hayatta da öyle biliyor musun? Kız arkadaşlarımla konuşuyorduk bilmemekle alakalı. Bu yaşa geldim neyi istediğimden tam emin değilim, bilmiyorum çünkü her an değişebilir ama neyi istemediğimden çok eminim bu yaştan sonra. Bu ilişkide olsun, dostlukta olsun, yemek zevkinde olsun. Bunları denedim istemiyorum diyorsun artık. Otuzdan sonra bir kırılma oldu bende. Ne istediğim hala değişebilir ama ne istemediğim değişmiyor! Üzerine eklenebilir sadece. Tecrübe ediniyoruz artık.
Ben senin bir karma kitapta yer aldığını da öğrendim. Bundan da bahseder misin?
Yakın arkadaşım Neşe Dilek Açıker, çok iyi bir yazardır. Dördüncü kitabını çıkartıyor. Biz deli Fenerbahçeliler grubu. Daha önce onun ilk kitabı “Evladıma Miras Bu Sevda” oradan başladı olay. Bir gün beni aradı “Eda, Mutsuz Aşk Vardır diye bir kitap var. 100 tane sanatçıyı birleştirecekler. Ressam, heykeltıraş, yazar, yönetmen… Herkes bir şeyler yazsın, değerlendirecekler ve bir kitap yapacaklar. Yazar mısın?” dedi. Ben de o zaman Türkiye’ye yeni taşınmışım ve Türkçe’yi o kadar iyi yazamıyorum.
Türkçe hiç okumadığım dil çünkü. Diğerlerinde okul okudum, master yaptım, tez yazdım vesaire. Ben senin imla hatalarını toparlarım dedi ve hayatımda yazdığım en güzel yazı oldu. Hayatımdaki en büyük ilk aşkımı yazdım. Onunla sanki konuşuyor muşum gibi yazdım. Hala âşık olduğum bir yazıdır. Çok güzel bir tecrübe oldu. Çok güzel yazılar olan bir kitapta yer aldım. Şiir yazan, öykü yazan oldu. Her tarzda yazıları olan bir kitap. Farklı mesleklerden birileri yazdı. Çok güzel bir anısı var benim için. Çok da severim. Kitabın adı, MUTSUZ AŞK VARDIR. Var, evet! 30 yaşından sonra tecrübeyle sabit! Kitap yok ben de ama bir tane bile. Arıyorum bulamıyorum. Gidip sipariş verelim de bassınlar:)
Yok satıyor yani? Tamam! Bende istiyorum. Peki, Eda Su Neidik bundan sonra neler yapacak?
Resim, resim yine resim…
Sosyal sorumluluk projelerinde de yer aldığını görüyorum.
Evet, birçok projede. Kadın, Kanserler ve Otizm’de! Hepsinde yer almaya çalışıyorum. Ne gerekiyorsa hepsine destek olmaya çalışıyorum. Mesela bir küçük kızımız için ben tablomu verdim. Birçok sanatçı ünlü/ünsüz herkes tablolarını verdi. İnsanlar o tabloları satın aldı ve onlar aslında bağış oldu. Bir hayat kurtardı. Benim şunu yapmam birkaç günümü alsa ve ben bu şekilde bir çocuğun hayatını kurtaracaksa veririm. Böyle şeylere çok sahip çıkmaya çalışıyorum. Bana gelen bütün sosyal projelere giriyorum. Yaşam Derneği’ne girdim. Otizim’e iki defa girdim. Bir şey katabiliyorsam hayata sanatım dışında çok önemli benim için. Belki resim katmayacak ama o resmi satın alan, o parayla bir şeye katkı sağlayacaksa faydası olacaksa ben her zaman hazırım. Böyle şeyleri hepimizin yapması lazım aslında. Mesela yazarsan kitabının belli bir sayısını bağışlayabilirsin. Söz konusu 1000 TL senin hayatını değiştirmeyecek ama belki bir çocuğun, bir insanın hayatını kurtaracak.
Bir sanatçı olarak, bir insan olarak da olması gereken bir duruş aslında bu. Birlik olmalıyız. Güçsüzün yanında olmalıyız. Bu bir insan olabilir, başka bir canlı olabilir. Sosyal sorumluluk içeren projelerde yer almalıyız. Aslında bizler bu şekilde gelişiyoruz ve insan oluyoruz.
Benim için kadın, erkek, hayvan fark etmiyor. Türkiye’deki güncel duruma göre söyleyeyim kadın ile erkeği fark ettirmiyorum. İnsan yetiştirin, insan! Duyarlı olsun. Sevgi dolu olsun. Bu sadece eğitim ile değil. Ne doktorlar gördük, insan olamayan kediye tekme atan. İnsan olmak en önemlisi bence! Empati kurmak, duyarlılık! Biz kendimizi insan olarak geliştirmediğimiz müddetçe kimseye yardımımız dokunamaz bence!
Tüm canlılara karşı yaşam hakkına saygı ve empati istiyoruz. Bu insan, hayvan veya ne çeşit insan, ne çeşit hayvan olduğu fark etmiyor.
Herhangi bir canlıya sahip çıkın!
Bunu çok sevdim! “Herhangi bir canlıya sahip çıkın” ne güzel bir söz… Çok teşekkür ediyorum bu harika söyleşi için Eda’cığım. Eda Su Neidik eserlerini instagram @edasuneidik ve @edasuneidikart adreslerinden takip edebilirsiniz. Sanat dolu günler dileklerimle…





