Çiğdem Akın

Profesyonel çalışma hayatına 1988’de büyük Türk tekstil markası Vakko’da başlayan Çiğdem Akın, 16 yıl boyunca Vakko bünyesinde oluşturulan pek çok markanın kuruculuğunu ve yöneticiliğini yapmıştır.
2004 yılında kendi adıyla yarattığı markası “Çiğdem Akın”ı 2006 yılından itibaren sınır ötesine taşıyarak bir dünya markasına doğru biçimlendirmek için tasarım yolculuğuna devam etmektedir.
Tasarımlarını yarattığı atölyesinde, “Çiğdem Akın” markası için çalışmalarını sürdürürken aynı zamanda sektörün lider markalarına tasarım desteği vermektedir. Koleksiyonu yaratma aşamasında sıra dışı kuplar kullandığından renkler ve kuplar zamansız bir trende öncülük etmektedir. Çiğdem Akın tasarımları her sezon rahatlıkla kullanılabilecek parçalardır ve her bedene uygun bir stil sunmaktadır.
Yurt dışındaki seçkin fuarlara katılan Çiğdem Akın markası Amerika, Avrupa ve Ortadoğu başta olmak üzere birçok ülkede tasarım butiklerinde satılmaktadır. Uluslararası moda platformlarında ülkemizi de temsil eden ödüllü tasarımcımız Çiğdem Akın ile Nişantaşı’ndaki ofisinde kendi markası, başarı hikâyesi, moda ve kadına dair laf lafı açan birçok konu üzerine çok mu çok keyifli bir sohbet yaptık!
Merhabalar Sevgili Çiğdem Hanım, öncelikle çok başarılı ve güçlü bir kadın profili çiziyorsunuz bu anlamda sizi tebrik ediyoruz. 16 yıllık bir Vakko geçmişiniz var. Vakko bünyesinde oluşturulan pek çok markanın kuruculuğunu ve yöneticiliğini yapmışsınız. Sonrasında Vakko’dan ayrılarak kendi markanızı yaratma ve uluslararası bir marka olma yolunda kendi kanatlarınızla yolunuza devam etmişsiniz. Nasıl oldu? Başarı öykünüzdeki sizi tetikleyen en büyük etken neydi?
Hayatta kalmak herhalde! Bir yere gelmek bir kadın için çok zor bir şey. Küçükken hissetmiyorsun ama büyüyünce ne olacağını bilmiyorsun. Karşı komşum beni etkiledi herhalde çünkü ben kolejde okuyordum. Paralı, lüks, arabayla gidiyorsun geliyorsun. Onun eşi ise pilottu. İzmir - İstanbul uçağı düştü ve eşi öldü. Eşi ölünce iki tane çocuğuna bakmaya çalıştı. Terziydi, çok da iyi bir terziydi ve bir şekilde ayakta durdu. Buna böyle küçük yaşta tanık olunca, hayata bir waauww diyorsun. Ben de anne, baba var, herşey çok güzel ama hayat sanki böyle gitmiyor. Hiç olmazsa ayaklarım üstünde durayım, sevdiğim işi yapayım diye başladım. Kendi kendimi meslek lisesine yazdırdım. Çok ilginçti. Kabul ettiler beni ama anne, baba yok, reşit değilim. Nasıl yaptılar bilmiyorum ama oldu. Meslek lisesinde üç sene okudum. Bizim aile üniversiteye gitmemi çok istedi. Ama o zamanlar tasarımla alakalı bir üniversite yoktu. Mimar Sinan vardı. O da kostüm tasarımı. Tekstil de çok tekstil tekstildi. İstanbul Olgunlaşma’ ya geçtim. Sonra da istediğim yer Vakko’ydu zaten, Vakko’ya girdim. Orada da hemen sizi tasarımcı olarak almıyorlar, sonuçta denemeleri lazım bir yerlerde. Potansiyel varsa siz de ilerliyorsunuz.
Gazetede bir ilan kupürü gördüm, komandutaracı yani pantolon paçası, kol boyu kısaltan terzi arıyorlardı. Ben öyle girdim Vakko’ya. Herkes bana manyak mısın dedi. Satış elemanı ol oradan ilerlersin dediler. Orda da bir prosedür var, nerden ilerlenilir diye. Ben satamam ama dikerim yaratırım, yaparım dedim. Öyle başladık sonra da zaten istediğim noktaya geldim. 16 sene de çalıştım orada. Tabii aile gibi oluyorsun, herşey harika. Gerçekten çok güzel bir dünya ama gerçek dünya yine orası değil. Yine bir şey yapmanız gerekiyor kadın olarak. Çünkü oldu ki işten çıktınız, ne yapacaksınız belli bir yaştan sonra? Çoluk, çocuk var, belki kocadan boşanıyorsunuz, evleniyorsunuz, hayat çok zor! Kendi başıma bir şey yapmam lazım bu üç beş senede diyerek istifa verdim, çıktım. Emekliliğime az kalmıştı ama bir şekilde çok tatlı ayrıldık. Onlar tabii izin vermediler ama ayrılmam gerekiyordu. Sonra tabii çıkıyorsun da ne yapacağını bilemiyorsun. Hayat böyle sürekli sil baştan başlıyor. Çok küçük bir atölye-ofis tuttum. Bir tane makine alıp onunla başladım. Hemen de yurt dışına fuara gittim. Kimse bilmiyor senin küçük ya da büyük olduğunu o fuar alanında herkes aynı statüde. Çok da güzel siparişler alarak geri döndüm. Ondan sonra da başladı hayat!
Yurt dışında gittiğiniz o ilk fuar neresiydi?
Paris’e gittim ilk. Who’s Next’e. İlk siparişim de Yeni Zelanda falan, çok ilginçti. Sonra Londra oldu. Paris’te Who’s Next’te tasarımcıların katıldığı Atmosfer diye bir bölüm vardı. Tüm dünyanın en iyi tasarımcıları oraya katılırdı. Katılmak için de sunum yapmanız lazım. Tabii Vakko da bir yerdesiniz ama tek başınıza nesiniz onu bilmiyorsunuz. Ürün gönderiyorsunuz, hikâyenizi anlatıyorsunuz. Sizi beğenirlerse oraya koyuyorlar, sizin istemenizle olmuyor. Neyse ki istediler sağ olsunlar, başladım. Öyle hayata devam...
Peki, bu Paris’teki ilk yurt dışı fuarına giderken “Çiğdem Akın” markasını yaratma hazırlığı nasıl oldu?
Şimdi belki marka yaratmak daha kolay ama bundan on iki sene önce marka nasıl yaratılır? Türkiye’de bile baktığınızda bir Vakko bir Beymen vardı. Zaten az marka vardı. Sonuçta etiket yapmam lazım. Markamı register (kayıt) etmem lazım. Tabii bunları çok fazla bilmiyorsunuz. Duya duya... Onu yapmam lazım herhalde diye başlıyorsun. Sonuçta da her şeyi büyük bir markaymışım gibi kurgulayarak yaptım. Etiketimi, poşetimi, hurcumu hazırladım. Register’ımı aldım ve sanki çok büyük bir markaymışım gibi gittim. Sonuçta baktığınızda küçücük bir ofisim var, çok büyük bir imalathanem yoktu. Tabii orada onu kimse bilmiyor. Ürüne bakıp ürünü beğeniyorsa herkes siparişi veriyor.
Çocukluk hayaliniz miydi kıyafet tasarlamak? O zamanlarda da kıyafetlere renklere ilginiz var mıydı? Ne zaman ortaya çıktı?
Çocukluk hayali olmayınca olmuyor galiba. Sonuçta bir şekilde hayal etmeniz lazım. Siz 10 sene 15 sene sonra neredesiniz? Mutlu musunuz, değil misiniz? Çünkü hayatı bence siz yönlendiriyorsunuz. Siz ne düşünürseniz o oluyor. Güzel düşü-
İSTİLA KOLEKSİYONU nünce oluyor. Ben mesela küçükken defile yapardım rüyamda ve daha hiç defile seyretmemişim. O kadar güzel yürürdü ki defile kafamda, ay görmeyeyim nasılsa yapıcam, beynimde kalsın bunlar derdim. Bir baktım ki gerçekten defile yapıyorum. Hayat bu, kodluyorsunuz zamanı gelince de oluyor. Çocuklarıma da aynı şeyi söylüyorum. Düşün 10 sene 15 sene sonra hangi iştesin, nerde mutlusun? Ona göre başla, ona göre git okuluna. Boşuna vakit harcamaya gerek yok başka bölümlerde.
Çocuklarınızın ilgisi var mı?
İki tane kızım var. Çok meraklılar ama çok zor bir iş bu. Yapmalarını çok fazla istemiyorum ama yapmak isterlerse tabii ki devam etsinler. Büyük kızım Fransa’da Sorbonne Üniversitesi’nde tiyatro okumaya karar verdi. Şimdi ben, benim işime zor diyordum ama daha da kötüsü, sanat camiasına girdi. Tiyatrocu. O da zor bir iş, Allah yardım etsin.
Dilerim herşey kızlarınız için güzel ve keyifli gider. Peki, hem başarılı bir tasarımcı hem de bir anne olarak geleceğin modacılarını keşfetme adına ailelere neler tavsiye edersiniz? Çocuklarında bu yatkınlığın, yeteneğin olup olmadığını anlayabilirler mi?
Eğer yapabiliyorlarsa, zaten küçük yaşta belli olur o çocuğun giyim tarzından, yaratıcılığından. T-shirtünü kesiyordur, pantolonu şort yapıyordur. Muhakkak bir yeri, bir şeyi değiştiriyordur. Yaratıcılığı vardır. İğne tutmayı biliyordur. Bebeğine bir şey dikiyordur, çiziyordur. Bunlar birer işaret. Sonradan bize geliyorlar stajyerler. “Kızım dikmedin mi bebeğine bir şey” diyorum. Yoo diyor. İğne tutmayı bilmiyor, hiçbir şeyi bilmiyorlar. “Senin hayalin neydi?” diyorum. “Küçükken vardır bir şey, uğraşmışsındır” Yoo diyor. “Ama o zaman yapamazsın başka bir şey yap” diyorum. Bana hiç doğru gelmiyor, sonradan okumakla olmuyor bu iş.
-Sonradan olmuyor bence de! Yatkınlığın ve ilginin çocukluktan gelmesi lazım. Sanki çok kolaymış gibi “Hadi ben de modacı olayım” demekle olmuyor. Biraz özenme gibi.
Evet, evet trend bu. Her genç kızın hayali gibi...
Koleksiyonlarınızı nasıl hazırlıyorsunuz ya da en çok neyi tercih ediyorsunuz? Zamana, müşteriye veya bir temaya göre mi?
Zaten dünyada trendler belli oluyor. Biz 2019 Yaz’ı yapıyoruz şu an. Dünyadaki tasarımcılarla aynı anda yapıyoruz. O yüzden de trendleri çok fazla takip edemiyorsunuz. Biz yaptıktan sonra trendler çıkıyor. Yani modacı ya da stilist olduğunuzda olay kolay, çünkü zamanı yapabiliyorsunuz. Herkes şu an kışı yaparken biz bir sonraki yazı, iki sene sonraki kışı yapmaya çalışıyoruz. Bu da fuara gittiğimiz için oluyor. Sonuçta ihracat yapıyoruz ve her şeyi önceden yapmamız lazım. Tüm dünyayla aynı anda sunmamız lazım. O yüzden biraz vizyonunuzun geniş olması lazım. Bir de zaten moda yönlendiriyor. Mesela yemekte bile vizyon yemek değişiyor, trendler değişiyor, sunum değişiyor! Sinemadaki görseller değişiyor, okuduğunuz kitaptaki hikâye değişiyor. Şimdi her şeyi takip edip, özümleyip içinden trend ya da hikaye çıkarmanız lazım. Her şeyden etkileniyorsun bizim işte. Biraz zor iş! Yani tasarım, tasarımcılık zor iş. Ama modelist, modacı, stilist kolay iş.
-Yani etkilenen ve etkileyen bir iş sizin ki Çiğdem Hanım...

Evet, çünkü siz de orda yaratıcısınız, trend yapıcısınız. Sizin doğru noktaya atış yapmanız lazım.
Benim özellikle sormak istediğim şuydu. Sizin tasarım yaparken en çok neden etkilenip yükseldiğiniz?
Herşey bir bütün içinde aslında. Sonuçta bir şey yaratacaksınız, bu bir doğum gibi. Çocuk karnınızda 9 ay sonra doğuyor, hemen doğmuyor ki. Dokuz ay yiyorsunuz, içiyorsunuz, besleniyorsunuz, sonra bir şey doğuyor. Tasarım da öyle. Onun da bir süresi var, 6 ay. Yiyorsun, içiyorsun, seyahat ediyorsun, kitap okuyorsun, dolaşıyorsun falan. OK hadi başlayayım diyorsun. Yavaş yavaş başlanıyor, hikâye ortaya çıkıyor. Her koleksiyonun bir hikâyesi var ve o hikâyeyi anlatıyor, sunuyor. Mankenler ona göre seçiliyor, müzik ona göre seçiliyor. Bir bütün içinde, bir akış içindeyiz. Ben de bilmiyorum sorunun cevabının ne olduğunu. Kişiye özel yaptığım özel siparişlerde ise zaten kişi var, nerde giyeceği var, hayali var, onu çalışıyoruz ki o kolay iş.
Birkaç sezon önce Bodrum’dayım. Dan Brown’ın kitabı çıkmış, Cehennem. Aslında çok normal bir haber mesela. Ama gazetede gördüm, bir anda ilgimi çekti. Bütün dünyadan insanlar, tercüman olarak Amerika’ya gitmişler. Herkes orada ama Rusya’dan kimse yok. Ruslar ayaklanıyor “Bizi niye çağırmadınız? Türkler de var orada” diyor. Hâlbuki hikâye burada geçtiği için çağrılıyorlar. Aynı anda tercüme edilsin, aynı anda vitrinlere insin diye. Durup dururken niye dikkatimi çekti bu haber? Demek ki etkileneceğim... Sonra kitabı hemen aldım, okudum. Kitap Ayasofya’da geçiyor! Ertesi gün Ayasofya’da resim çekiyorum, hikâye demek ki buradan çıkacak. 3 tane defile çıktı. Bunlar Ayasofya mermerleri, mozaikler falan diye Cehennem çıktı. Sonra Dante’yi okudum. Dante’den Cennet, Cehennem, Araf çıktı. Hadi Cehennemi yap, Araf’ı yap. O zaman zaten ruhumda cehennemde gibi yaşıyorum, boşanma safhası. Sonra Araf’tayım, bekleme safhası. Defilem, hayatım böyle bekleme içinde... E sonra Cennet’i yapmak istiyorum bir an önce ki, normale dönmek için. Cennetim de çiçekler içinde bir cennet bahçesiydi defile. Baktığında bir üçleme. Üçü de hazırdı mesela o proje için. Sonra Gaia defilesi geldi. Yunan mitolojisinde Gaia doğurganlığı, dişil gücü ve toprağın bereketini sembolize ediyor.
‘Kadınlar’ galiba biraz ön plana çıkıyor bende. Biz birçok şeyi düzelteceksek kadınlarla düzeltmemiz gerekiyor. Kadınları eğitmemiz lazım. Adamlara laf söylüyoruz, onu yaptı bunu yaptı diye ama onu eğiten kadın. Bizdeki problem kadın! Kadın eğitildikçe, belli bir mevkiye geldikçe çocuğu da ve tabii o erkek de iyi yetişir. O yüzden de hep kadına bir atıfta bulunuyorum! “Biz değiştirebiliriz! Biz yenileyebiliriz! Biz yaratıcıyız!” Tamam, cehennemdesin, arafta bekle, cennetini bul gibi hep böyle küçük hikâyelerim, küçük temalarım var. O yüzden bir şeyden değil de bir bütünden etkileniyorum demek daha doğru!
-Hemen o zaman şuraya geliyorum. 2018 Fashion Week İstanbul da yer alan DAVET isimli Sonbahar-Kış koleksiyonunuzda sizden bir davet vardı. “Sesimde davet var bugün, İyonya’dan, İskoçya’dan...” diye başlayan ve sonunda da “Uyan, gidiyoruz. Daha kurulacak cümle, kurulacak hayal, edilecek umut bitmedi… Uyan.”
Bu da yine kadına yapılan bir atıftır. Yani her şeyde bir atıf var, değişmemiz gerekiyor. Bütün dünyada kadın-erkek fark etmiyor, aynıyız. Aynı koleksiyon, aynı hayatlar, yetişme tarzı farklı belki. O yüzden bizim uyanmamız gerekiyor. Defile de ilginçti! Tüm dünyadan her tipte çeşitli mankenler vardı. Koleksiyon da herkese hitap ediyordu. Gerçekten İyonlardan, Makedonya’dan, oradan buradan her yerden parça vardı. Londra pazarına açıldım, belki kareliler de oradan etkilendim. Dedim ya yaşadıkça bir bütün içinden çıkıyor herşey. Londra’ya gideceğim, İskoç pazarı var. Kareliler orda güzel olur. Öbür tarafta mis kokulu çiçekler, çiçek kokularından çiçek desenleri... Hikâye çıkıyor, koleksiyon çıkıyor sonra da akıyor. Mühim olan o hikâyeyi akıtmak, insanı sıkmamak. Sürekli farklı bir şey görüyorlar o 15 dakikada. Ne kadar çok ürün çıkarıp hikâye anlatırsan o kadar önemli.
DAVET
“Sesimde davet var bugün. İyonya’dan, İskoçya’dan. Ve büyülü tütsülerin ardındaki Orta Doğu’dan tüm kadınlara… Prenseslere, hanım sultanlara, kraliçelere… Dedim ki bugünün kadınları umudu doğurduğunda yeşerecek cennetin bahçeleri. Haç’ tan, Yıldız’dan ve dahi Hilal’den İnanılmış ve inanılacak olan cümle ebediyetten azade, Yeni cümleler kurmak için gelin! Ben, bir garip zanaatkâr üç imparatorluğun başkentinden, Konstantinopolis’ten, Dersaadet’ten, yani İstanbul’dan… Sözümde davet var bugün Kudüs’ten, Medine’ye ve mühürlü kapıların ardındaki Roma’ya, Tüm kadınlara ve dahi erkeklere Bir haykırış bu. Uyan, gidiyoruz. Daha kurulacak cümle, kurulacak hayal, edilecek umut bitmedi… Uyan.”
2018 İlkbahar/Yaz koleksiyonunuzu da yine Mercedes-Benz Fashion Week İstanbul kapsamında “İSTİLA” temasıyla sundunuz. Ele geçirilen dünyamıza karşı duyarlılığı konu alan İSTİLA ‘da Jessica May, Günay Musayeva, Şebnem Schaefer ve Buse İskenderoğlu gibi uluslararası isimler model kadrosunda yer alırken, defile Grammy ödüllü şarkıcı ve aktivist Maya Azucena’nın canlı performansıyla tamamlandı. Sizden dinleyelim “İstila”yı biraz da...
O da güzel bir defileydi, daha önce de istedim Maya’yı getirmek ama o Amerika’da yaşıyor. Yüksek rakamlar tabii onu getirip burada ağırlamak! Tesadüf buralardaydı ve ilgilendi. Yeni bir şarkısı vardı “Freedom” dünya turnesine çıkacaktı. Onun hikâyesi de çok kuvvetli ve bizim defileye de çok uyuyordu. “Sende söyleyeyim ilk, senden çıkayım dünya turnesine” dedi. İlk atışı bize yaptı öyle çıktı turneye. Çalışması zevkliydi. Kendi parçasını edit etti birazcık, tabii dakika problemimiz var bizim. Ferhan Aral ile çalışıyorum koreograf. Onun da şova katkısı çok fazla! Şurada çıkalım, burada manken çıksa, finali yapalım, son atışı yapalım diye, bence çok güzel bir defileydi o da!
Bu sene Mercedes-Benz Fashion Week’teki kaçıncı defilenizdi?
İlk günden beri yapıyorum. Yani 12,13 falan mı oldu? Çünkü senede iki kez yapıyoruz. Ondan önce İstanbul Fashion Week vardı. Büyüye büyüye Mercedes-Benz Fashion Week olduk. Bakalım daha nerelere geleceğiz. İlerleyen büyüyen bir pazar!
-Evet, yurt dışında da oldukça sesini yükseltmiş bu anlamda! Dünya çapında 7. sıradaymışız, hatta Milano’nun bile üzerinde!
Öyle diyorlar evet ama yurt dışı pazarında gerekli reklamı bence veremiyoruz! Evet. İyi bir noktadayız ama yurt dışından baktığınızda o yabancı sitelere, İstanbul diye hiçbiri göstermiyor. Kiev var, Seul var. Ama İstanbul diye buradan çıkan bütün tasarımcıların görselleri yok. Eksikler hala... Burada Show belki OK, fakat dünya çapında yaptıkları Show çok kuvvetli değil bence.
‘Çiğdem Akın’ markasını siz nasıl tarif edersiniz? Birçok yerde “Zamansız tasarımların tasarımcısı” şeklinde tarif ediyorlar sizi. Çok özellikli bir durum bu bence.
Genelde evet öyle diyorlar, çünkü gerçekten tepe tepe giyiyorlar. Gerçekten hiçbir zamanı yok. Takıyla ayakkabıyla onu değiştirebiliyorsun. Bedenleri de ilginç. Eğer kişiye özel yapmıyorsam zaten beden kavramı da yok! Onun için de matematiğini çözmüşsün diyorlar. Yani size de olur, bana da olur, büyük bedene de olur, küçük bedene de olur. Enerjisiyle geliyor belki o ürün. Siz de hissediyorsanız taşıyorsunuz.
-Müthiş bir ayrıcalık bu! Birçok bedende kişinin kendini içinde iyi hissedebilmesi... Evet, çok ilginç bir şey! Sonuçta baktığınızda bizim reklam bütçemiz falan yok! Kime hizmet ediyorsak, bir kişiye servis verdiysek mesela on kişi olarak geri dönüyor. O da güzel! Herkeste bir Çiğdem Akın muhakkak vardır.
-İnşallah bende de olur bir gün!
Senin de olsun bir “Çiğdem Akın”!
Çiğdem Akın markası Amerika’da, İngiltere başta olmak üzere Avrupa’da ve Ortadoğu’da birçok ülkede tasarım butiklerde satılmakta. Türkiye’de de butiklerde satılıyor mu, yoksa size mi ulaşıyorlar?
Türkiye’de butik olarak satış noktam yok. İki tane mağazam vardı kapattım. Galata’da ve Yalıkavak Marina’daydı. Türkiye’de bana ulaşmaları lazım. Tabii yurt dışında fuarlara gittiğim için yurt dışında birçok mağazada varım! Çok ilginç! Daha çok herhalde yurt dışına konumlandım... -Aynı zamanda Çiğdem Akın markası 2016’da “En iyi Tasarım Markası” ödülüne layık görülmüş ve çalışmalarınız «National Brand of Turkey» olarak tanıtılmış. Güzel bir şey tabii o da. Çok büyük otelcilerin, spaların, çok büyük markaların aldığı bir ödül bu. Genelde otellerin kapısında “Luxury Lifestyle” ödüllüdür diye tabelaları vardır. Tasarım da vereceklermiş, aday gösterilmişim. “Gelir misiniz” dediler. Gelirim ama hepsi maliyet tabii ki. “Nerde vereceksiniz ödülü?” dedim. Ya Amerika’da bir adada ya Polonya’da ya da Dubai dediler. Üç bölgeden birini seçin ona göre ödül töreni organizasyonu yapacağız dediler. En yakın Dubai’deydi, Dubai’ye gittim. Çok güzel bir ödüldü! Çok güzel hazırlanmışlardı. Güzel bir ambiyansı olan hoş bir ödüldü.
Çiğdem hanım, kaç koleksiyon hazırlarsınız bir senede?

Senede minimum iki koleksiyon. Çünkü iki kere fuara gidiyorsunuz yaz-kış olarak. Tabii ama kendi içlerinde bunlar sürekli çoğalıyor. Hangi pazara gidiyorsanız, hangi pazara hitap ediyorsanız biraz ürün değişiyor orada. Bazen o tür şeyler de olabiliyor. Minimum iki tane!
2006 dan bu yana yurt dışındaki seçkin fuarlara katılmaktasınız. Yurt dışında hangi defileler ve “Fashion Showlarda yer aldınız? En çok tercih ettikleriniz hangileri?
Tabii bunlar çok büyük bütçeler istiyor. O yüzden tercih etmemiz gerekiyor. Fransa’yı hiç kaçırmıyorum çünkü ne olursa olsun dünyanın her yerinden insan oraya geliyor. Birkaç kere Amerika’ya gittim. O da güzel bir pazar ama devamlılık ve süreklilik isteyen bir pazar. Çünkü sizi mağazaya koyduklarında iki sezon sonra satıyorsan yok diyemezsiniz. Benim gidip orda efor sarf etmem lazım. Orayı biraz bıraktım ama şimdi Londra’ya açıldım. Çünkü Londra ilginç geldi. Gümrük birliğinden dolayı farklı şeyler de yaşanabilir, iyi bir pazar olabilir orda. Heyecan verici güzel gidiyor Londra.
Giyim tarzı aslında ruhu ve kişiliği bir anlamda ortaya çıkaran, altını çizen veya taşıyana istediği etkiyi yaratmadaki en önemli etkenlerden kanımca. Bu anlamda hiç stil danışmanlığı yaptınız mı?
O da çok başka bir iş! Ona da efor sarfetmeniz lazım. O kadar yoğunum ki yapamıyorum. Üst düzey kadın yönetici geliyor mesela. Giydir beni, çakışmak istemiyorum diyor. Bu stil danışmanlığı olmuyor belki. Kendi koleksiyonumdan giydiriyorum, parça veriyorum. Bunu daha rahat kullanırsın diyorum. Belki fikir veriyorum. Yön veriyorum. Ama stil danışmanı tabii başka bir şey. Daha başka ürünlerle match etmek, belki dolabına girip match etmek, eksiğini bulup tamamlamak. O da başka bir iş. Onu yapan iyi arkadaşlar var. Ben bana gelene yol gösterme açısından kendi ürünlerimle yapabilirim.
Giyim tarzı ve moda anlamında bize tavsiyeleriniz neler? Nelere dikkat etmeliyiz? Kendi stilimizi kendi kendimize bulabilir miyiz?
Bence artık o kadar güzel giyiniyoruz ki herkesin bir stili var zaten. Bir de modada öyle fiksler yok. Onu yapman lazım, bunu yapman lazım, onu yapamazsın diye. Eskiden vardı ama şu an yok, şu an serbest. Herkes kendine göre bir stil yaratıyor ve bence de başarılılar, bir problem yok. Ama takıyorlar, giyiniyorlar ya çıkmadan bir aynaya baksınlar, neyi çıkarayım, neyi azaltayım, nerde sadeleşeyim diye. Çünkü önemli olan sizsiniz! Üstünüze koyduğunuz, geçirdiğiniz, taktığınız ürün değil. -Bu çok önemli gerçekten, bunun altını çizmek lazım! Çok güzel bir öneri bu! Teşekkürler… Herkes böyle takıyor, takıyor, takıyor. Özenerek gideceğiniz bir yer olabiliyor ve kişi iyi görünmek için bir sürü şey takabiliyor farkında olmadan. Çıkmadan, üstümde ne fazla diye bakmaları lazım. Muhakkak bir şey vardır fazlalık!
Sevgili Çiğdem Akın, bundan sonra hazırlanmakta olduğunuz nasıl bir koleksiyon var?
2019 Yaz. Onu bitirmem lazım Temmuz da Londra fuarım var, Eylül gibi Paris fuarım. Sonra da Mercedes-Benz Fashion Week İstanbul var. Bir an önce onu toparlamam lazım.
Ne kadar sürüyor bu hazırlık çalışması? 6 ay mı?
Sezonu ikiye bölünce altı ayda bir koleksiyon yapmamız lazım. Bazen bu üç ayda bir de hazırlanabiliyor. Bazen de bir ayda. Benim hazırlayacak vaktim olmadı çok yoğundum. Bu arada çok fazla couture yaptık düğünler, dernekler falan. Gelen kişiye yapamam da diyemiyorsun. Bana güvenip gelmişler. Onlara servis vermekten kendi koleksiyonumu hazırlayamadım. Şimdi kendime dönmem, durup başımı boşaltıp, yoluma devam etmem lazım. Yani bir ayda benim koleksiyon çıkarmam lazım, vaktim yok! Doymuş olmam lazım mesela şu an, çıkması lazım bir şeylerin.
Bir tasarımcı için yeni koleksiyon hazırlığı Türkiye’de kolay mı?
Türkiye’de zor! Mesela bir sonraki yazı yapıyorum dediğinde şu an yazdayız. Kumaşçıya gittiğinde, gösterebildiği en iyi tarih önümüzdeki kış. Halbuki ben bir sonraki yazı istiyorum. Yani hiçbir şekilde kumaş, malzeme bulmama imkân yok. Bir sonraki yaz bana sipariş geldiğinde, şu an kumaşla çalışmış olsam, ben bir sene sonra o kumaşı bulamıyorum. Tekstil ülkesindeyiz ama kumaşçılar ve malzemeciler bizim kadar hızlı çalışmıyor. Baktığında tasarımcı çok az. 2-3 kişiyiz Türkiye’yi yurt dışında temsil eden. Yoksa herkes tasarımcı. Ama burada tasarımcı! Tabii ki tasarımcı ol ama sen kendini yurt dışında ifade edebiliyorsan, ihracat yapabiliyorsan, katma değer yaratabiliyorsan sen bir şeysin! O zaman tasarımcı değil çok özür dilerim modacısın... Modacı ol tabii ki couture yap, gelene yap, konsinye mağazaya ver, satsın. Çünkü şu an oluyor herşey! Ama biz iki sene sonraya, bir sonraki satışı hayal ediyoruz. Bizim işimiz çok daha zor. Tasarımcı demek başka bir şey! -Sonbahar-Kış 2018-19 defilenizde özellikle benim de çok hoşuma giden kol ve omuz detayları dikkat çekiyordu. Bir de tüllerle transparan tasarımlar vardı.
Ne kadar farklı ürün yaparsam onu satıyorum. Normal klasik ürün satamıyorum. Mutlaka ürünün bir yerinde hareket olması lazım. Bir de ben volümlerle çalışmayı seviyorum. Her bir ürün benim elimden çıkıyor. Benim elimden o kol öyle çıkmak istemiş.
-Farklı ve güzel enerjileri var her parçanın! Evet, evet. Bence enerjisi var. O yüzden gelin defileyi seyredin diyorum. Eğer fırsatları varsa davetiye ulaştıysa gerçekten gelip o enerjiyi orda alsınlar. Dışardan TV den seyretmekle olmuyor o ambiyans çok başka bir şey!
-Transparan modeller de çok revaçta. Birçok defilede rastladık buna. Sizde de vardı! Kullandığınız tarz ve tasarım çok da ilginçti mesela. Melita Sekgwa’nın giydiklerinden biri özellikle. Kıyafetteki aynı tül, bacaktan çorap gibi geliyor sonra eldivenle devam ediyordu.
Evet. Siparişini aldık zaten yurt dışına yolluyorum. Transparan bir bütün içinde ama çok ilginç bir parçaydı. Aynı tülden çalıştık. Tüle desen bastık. Aynı deseni çorap yaptık. Aynı desenden eldiven yaptık. Bir bütün içindeydi. Baktığınızda chip durmuyor, baktığınızda başka bir şey, taytmış gibi duruyor hâlbuki çorap. Bütünde de güzeldi. O parçaları yurt dışına bayağı sattık. Yurt dışı ilginç ürün istiyor. Fuara gittiğinizde her yerde klasik ürün var. Birçoğu zaten Uzakdoğu’da Hindistan’da yaptırıyorlar. Made in Italy, Made in London gibi etiket takıyorlar. Halbuki İtalyanların tasarım olarak yaptıkları hiçbir şey yok, Hindistan da yapılmış, etiketi takılmış! Ya da Japonlar üretmiş, etiketi takılmış! Biraz yaratıcılık var Türkiye’de bu anlamda farklı kuplarla oynamayı seviyoruz. Zor tabii bunun imalatı ama imalatını da çözdük.
Çalışmalarınızdan arta kalan zamanlarda nelere ilgi duyarsınız, neler yaparsınız?
Çok fazla çalışıyorum herhalde kendime vakit harcayamıyorum. Güzel bir şey tabii ama vakit yaratamıyorum. Çocuklarımla birlikteyim. Evimde olmayı seviyorum. Onlarla olmayı seviyorum. Zaten akşam 7’de çıkıyorum buradan, 7’den sonra ise evimde huzur içinde sakin bir hayat! Burası çok hareketli geleni gideni ile çok aktif. O yüzden kalan birkaç saat dinlenmek istiyorum.
-Sizin aslında işiniz hayatınızda full time yer kaplıyor!
Evet, full time! Çünkü niye? Sevdiğim işi yapıyorum. Sevdiğin işi yapınca burada zaman gibi bir kavramın yok. Zaten seviyorsun. Yerim çok güzel, arkadaşım burada, yemek yiyeceksem burada, içki içeceksem burada... Dışarı çıkmama gerek yok ki. En iyi noktada, en iyi yerdeyim. Herkes için de rahat bu nokta. Akşam tabii ki yemeğe çıkıyorum ama hani illa çıkayım demiyorum. Kurumsal olarak çalıştığımda saat 5-6 da çıkıyorsun, o zaman program yapıyorsun sürekli. Oraya da gideyim, onu da seyredeyim, o arkadaşımla şurada da yemek yiyeyim falan. Biraz orda doydum galiba. Şu an biraz huzur... -Şöyle de bir durum var anladığım kadarıyla sizde çalışma da bitmiyor! Defileler arası bir ay, 15 gün tatil yapayım gibi bir durumunuz yok. Yok öyle bir şey. Kurumsalda çalışırken gerçekten tatil yapıyordum. Zaten 16 sene çalışınca bayağı tatilin birikiyor. Perşembe’den Bodrum’a gider, Salı dönerdim. Koleksiyonunuzu hazırlamışsınız zaten, size iş kalmadan da yürüyor. Ama burada size geliyorlar. Kapıdan içeri girdiği an bana geliyor herkes. Benim sabahtan akşama kadar burada olmam lazım. Bir de çalışan kadınla çalışıyoruz. İşe gitmeden önce gelecek ya da işten sonra gelecek. Yani orada saat kavramı da yok. Müşteri memnuniyeti ve mutluluğu! Öyle eğitildik biz. Çalışıyorum cumartesi diyor, cumartesi çalışıyorum pazar diyor. Biz cumartesi-pazar da buradayız.:)
-Ama işte insan istediği işi yapınca o iş gibi gelmiyor. Siz burada yatıp kalkıyorsunuz yani nerdeyse. İkinci eviniz gibi ikinci adres burası ya da belki de birinci adres diyebiliriz!
Tabii tabii iş gibi gelmiyor işte. Severek yaptığım için burası da benim evim, fark etmiyor. Aynen birinci adres burası, eve yatmaya gidiyorum.
Biliyorsunuz 4P1K Hayvansever Yaşam Tarzını benimsemiş okuyucuları olan bir dergi. Sizin onlarla aranız nasıldır? Evcil hayvanınız oldu mu?

Besledim, ama ben köpek deyince Kangal severim. Büyük köpek severim, benim boyumda olacak! Ama Kangalı evde bakamazsınız. Şimdi o boyda köpekler için ev küçük kalıyor. Büyük bir evde dahi olsa ev hayvana göre bir yer değil. Bahçeli bir eve ihtiyacınız var. O da çocuk gibi... Çocuğu yetiştiriyorsunuz, büyütüyorsunuz ama o büyümüyor. O bir bebek! O bebeğe gerekli özeni gösteremedikten sonra eve alıp sahiplenmenin, bakmanın da bir anlamı yok yani ama yardım ediyorum, bakıyorum! Annemde babamda var tabii ama çiftlik gibi büyük arazi ve her türlü hayvan var. Belki o sevgiyi orda doyuruyorum, evime almıyorum. Çünkü evde de ben efor sarf edeceğim, halim yok. Şimdi kadına mı vereceksiniz? Çocuklarınızı doğru düzgün emanet edemiyorsunuz, konuşamayan bir hayvanı kadına emanet edemezsiniz. Çocuk bir şekilde kendisini ifade ediyor, lafından bakışından ama hayvan zor. Yemesi içmesi doktoru, çocuk gibi, hiç basit bir şey değil. “Alayım iki sene sonra bırakayım” diye alınmaz. Tatile gidiyorlar tatilde sokağa bırakıyorlar, şımarıklık yani! O kadar çok bırakan var ki! Herkese, bütün arkadaşlarıma almayın diyorum, gidin barınaklardan sahiplenin! Bütün arkadaşlarım da barınaklardan aldı. Ben boşandım, benim eşim de gitti barınaktan aldı. Kızımın arkadaşı gitti barınaktan aldı. Herkes bu ara barınaktan alıyor çünkü olana bakmak, olanı sahiplenmek lazım!
Yazın Büyükada’dayım ben. Orda tabii kedi bakıyorsun. Bir taneye bakmakla bitmiyor ki. 2 tane oluyor, 5 tane! Bu sefer hadi kısırlaştırsam mı ya başlıyorsun. Acaba ne yaparsam onlara yararlı olabilirim? Çünkü yazın bakmakla da olmuyor ki, yazın sen bakıyorsun kendini mutlu hissediyor çoğalıyor, kışın da ölüyor büyük ihtimalle açlıktan. Onda da denge yok! O yüzden etrafımızda baktığımız kedileri eğer bebek yaptıysa kısırlaştırmayı tercih ediyorum. Ama bir kere bebek yapsın, sonra. Sonra da onları sahiplendirip, vermeye çalışıyorsun. İş yani bütün bunlar. Bakmıyorum diyorum ama bakıyorum!:) Eskiden de sokakta kolu kırık bulduğum bir kedim vardı. Çok güzel duman rengi bir kedi. Belki kolu kırıldı diye bıraktılar belki de kaçmış kaybolmuştu, onu da bilemiyorum. Sokakta buldum eve getirdim. Alçılar, onlar, bunlar... Melek gibi bir kediydi...
-Onların bir ruh, bir kalp, bir can taşıdığını birçok kişi göremiyor, görmezden geliyor.
Öyle çok insan var! Ve o insanlar insan değil... Yani bizde de problem var. Kendi içinde bir ruhu yok, insana davranışı bile kötü, köpeğe mi iyi davransın, kediye mi iyi davransın!? Ama dediğim gibi onu yetiştiren yine anne! Kadın! Kadını eğiteceksin! Her yerde kadını eğiteceksin! Ben de öyle yapıyorum, burada elbise dikerken de kadını eğitiyorum.
Genç tasar ımcılara, marka yaratanlara önerileriniz neler olabilir? Nereden başlamalılar?
Tasarımcı olmak zor bir iş zaten. Dediğim gibi çok büyük bir vizyon gerektiriyor. Her şeyi takip etmek gerekiyor ve çok severek yapmak lazım. Sürekli yaratmanız lazım bunun sonu yok! Çok büyük yaratıcıysanız zaten bu işi yapmak lazım. Ve yapacaklarsa zaten ilk başta markalarını kurgulasınlar. Marka yaratsınlar. Markanın her zaman katma değeri daha yüksek. Yaptıkları işte de bir tık markanın imajı büyüyor. İlerde de satabilirler. O noktaya geleceğiz herhalde hepimiz çünkü ilerliyor ortam. Marka değerleri yüksek olursa kazançları da herhalde ona göre daha yüksek olur.
Tasarımcı olmak veya modacı olmak istiyor mesela Türkiye’de bu anlamda nasıl bir yapı var?
Bizim zamanımızda okul yoktu. Şu an bütün üniversitelerin tasarım bölümü var. Bu da doğru gelmiyor bana çünkü bu kadar okula bu kadar tasarımcıya ihtiyacımız var mı? Bizim kalifiye elemana ihtiyacımız var! Yani modeliste, makineciye, modern makinacıya, kalfaya ihtiyacımız var. Herkesi tasarımcı olarak eğitirsen, o ağır bir kelime. Bilmemişler bilmeyenlere ders veriyor diyorum. Çünkü hayatı bilmeyen, dışarıda ne olduğunu bilmeyen öğretmen sadece tasarımcı olsun diye yetiştiriyorlarsa o çocukları, büyük bir hayal kırıklığı! Çünkü o çocuklar bizim ofis gibi yerlerde çalışmak istiyorlar, bizim gibi tasarımcı olmak istiyorlar. Ama ben buraya gelmek için bir eğitimden geçtim. Herkes benim gibi değil ki. Yenibosna’da, Güngören’de orada burada atölyelerde çalışman lazım. Sen çocuğu oradaki atölyeye göre yetiştirmediysen çocuk zaten şok geçiriyor. O sadece çizsin. Ressam da çizer diyorum. Dikiş dikebiliyor musun? Öğretmediler!
Kalıp çıkarabiliyor musun? Öğretmediler! Çizmek bir şey ifade etmiyor. Dediğim gibi ressam da çiziyor. Sen temelini bilmedikten sonra bir şey ifade etmiyor. Ya çok zengin olacaksın çünkü modern makineci pahalı, modelist pahalı, kesimci pahalı. Herşey pahalı! Yani bir tane elbise dikmek için beş tane adama ihtiyacın var. Beş tanesi 5.000 TL den çalışsa zaten orda batmışsın. Ya da sen her şeyi bileceksin. Hiç olmazsa kendi koleksiyonunu yarat. Bu eğitim de verilmiyor bizde. Herkes tasarımcı! Okuldan mezun oldum, tasarımcıyım.
Olmuyor arkadaşım. Gerçekten olunmuyor... Bana tasarımcısınız diyorlar estağfurullah diyorum... Ben kaç senedir çalışıyorum tamam bir yere gelmiş olabilirim ama bence bir yere gelmedim daha, çünkü bunun sonu yok... Ben bir ara sinirlendim heykel yapmaya başladım. Heykel de benim yaptığım bir şey. Ben bunu kumaşla yapıyorum. Öbür türlü de çamurla yapıyorum, bronza döküyorum. Ama sanat eseri diye herkes bakıyor.
Devam ediyor musunuz heykele?
Bıraktım, çünkü bronz da çok pahalı!:) Yani bronzun enerjisi var diye bronzu seviyorum. Ama bir heykeli dökmek 5000 TL falan yani. O da ciddi rakamlarda. Ben yine kumaşlayım... Çünkü biri bana dedi ki “Neyini tatmin etmeye çalışıyorsun?” Sen yaratıcısın, yaratıyorsun. Ha bunu yaratmışsın ha onu yaratmışsın, fark etmiyor. Ben sadece insanların bakış açısını değiştirmeye çalışıyorum. Buna baktığın gibi bu esere de bakman lazım. Çünkü enstalasyon yapıyorum, heykeli koyuyorum, elbiseyi yukardan aşağıya asıyorum. Bir sanat eseri gibi bak. Yani buradaki emeği de heykeldeki gibi değerli gör. Ben bir ara defilelerden sonra enstalasyon yapmaya başladım. Ya resim yaptım ya heykel yaptım ama hep böyle elbiselerle bütünleştirdim. Bir sanat eseriymiş gibi yukardan misinalarla asıp, bir hayalet görüntüsü verip, bak bu da bir eser dedim. Çünkü insanların bakış açısını değiştirmek lazım. Biz ona gerçekten ihracatçı bir toplum olduğumuz için iki kuruşmuş gibi bakıyoruz. Hâlbuki her şeyin bir değeri var. Yapanın bir değeri var, ellemişim, enerjimi katmışım, başka bir şey var. Hikâyesi var. Sen öyle H&M den ya da oradan buradan aldığın bir t-shirt gibi bakamazsın. Saygısızlık olur. Yurt dışında böyle bir şey yok. El emeği çok değerli. Burada el emeğine değer yok, çünkü annen de evde örüyor, otururken tığ işi yapıyoruz. Sen git bak bakalım yurt dışına o el örgüsünün ne kadar pahalı olduğuna, tığ işinin ne kadar değerli olduğuna. Burada kimse yüzüne bakmıyor. Değerlerimizi yitirdik belki de önemsemiyoruz. O el işini yapan kişi bir emek veriyor, zamanını harcıyor. Göz nuru bir kere!
Değerlerimizi göremiyoruz belki de sıradanlaştırmışız kafamızda... Olağan geliyor bize belki de... Onun yanında emek hırsızlığı da çok fazla.
Sonra da gelmişiz köpeklerden bahsediyoruz, hayvanlardan, hayvan haklarından bahsediyoruz. Hayvanlar çok önemli! Mutlaka hayvanlar için bir şeyler yapmamız ve kısırlaştırmamız lazım. Belediye’ye gidiyorsun zehirliyor, yok ediyor. Böyle bir şey olabilir mi? Ha insanı öldürmüşsün ha hayvanı öldürmüşsün, aynı şey! Vicdanları nasıl rahat edebiliyor ki???
Amerika’da genç tasarımcılarla ilgili bir program var ‘Project Runway’. Seçilerek geliyorlar ve çeşitli temalarda tasarımlar yapıyorlar, dikip modellere giydiriyorlar falan. Siz ne dersiniz? Türkiye’de de olmalı mı?
Olsa keşke! Çok beğeniyorum her akşam seyrettiğimiz programlardan biri. Benim kızım çok meraklı. Mesela çok ilginç! Bizim Türklerden seyreden tasarımcı olduğunu sanmıyorum. Seyretse dikiş dikmeyi öğrenecek. O yarışmayı da Türkiye’de yapamıyorsun çünkü hiçbir tasarımcı, öğrenci dikiş dikmeyi bilmiyor. Çok kısıtlı bir zamanda kalıbı, dikişiyle o koleksiyonu çıkarmanız lazım. Hâlbuki bizdekiler “Terzi var mı tanıdığınız, diker misiniz?” diyorlar. Ben bir tanesine dedim ki, “Evet dikerim ama başında duracaksın, ustaya yardım edeceksin, telalayacaksın, keseceksin paylarını falan. Ağır geldi, gelmedi. Başkasına para verdi, diktirdi. İşte bununla olmaz. Eğitmen lazım kendini! Sen sokakta kahvede oturana kadar, bir terzinin yanında otur kes, bir şey yapamıyorsan yeri temizle, ne yaptığını gör. Böyle eğitildik hepimiz. Bizde mi mükemmeldik, değildik. Ama biri bir şey yapıyorsa peşinde dolaşırdık, çantasını taşırdık, ne yapıyor diye gözlerdik, dinlerdik, denerdik. Şimdi böyle bir şey yok. Hiç etek diktin mi, evde makinen var mı? diyorum. Yaratıcı ya bir şey yaratması lazım. Elin durmaz, ruhun durmaz, duramazsın yani. Yok, ama ne makinası, iğneye iplik takmayan insanlar var! Başıboş sadece üniversite mezunu olsun diye oralara girmemeleri lazım. Her isteyeni de oraya yollamayacaksın. Bir sürü öğrenci var böyle.
Eğitim şart! Eğitimle birlikte kişinin genetik kodunda var mı o yetenekler, o hisler, o yaratıcılık pırıltıları var mı o çok önemli... Tasarımcı olmak ve bir marka olmak zor gerçekten. Ama o markayı devam ettirmek daha da mı zor? Daha da mı çok titizlik ve özen istiyor?
Tabii ki! Çünkü belli bir seviyeye geliyorsunuz hiç alta inmemeniz lazım. Tarzınız var. Zaten markayı yaratırken kendi duruşunuz var, öyle her şeyi yapamazsınız para için. Ön planda para değil, marka var. Markayı koruyorsunuz çünkü. Sonra onu devam ettirmek çok zor! Aynı düzende gitmeniz lazım. Yaparken de bir tık yukarı çıkmanız lazım. Bu kadar ekonomik problemler varken Türkiye’de bunların hepsi çok zor oluyor. Ama belli bir seviyede yavaş yavaş ilerlediğinizde zorlamaz. Bir de hızlı ilerleyenler, pr çalışması yaparak belli bir noktaya gelen arkadaşlar var. Onları zaten görüyorsun 5-10 sene sonra yoklar. Küçük küçük bilerek ilerlediğinde, hırsın olmadan sağlam adımlarla, zaten marka olmak öyle kısa sürede olacak iş değil. Başkalarının sana marka oldun demesi lazım. Sen istediğin kadar marka ol. İhracatçılar Birliği falan tanıştırdıklarında
Çiğdem Hanım bir markadır artık diyorlar ya hoşuma gidiyor. Yurt dışına fuarlara gidiyoruz biz, çok büyük imalatçılar var orda. İnanılmaz paralar kazanan, trilyoner! Ben öyle bir insan değilim, kendi markamı kurgulamak için ordayım. Orada 5 bin Euro,10 bin Euro ya da 100 bin Euro satmışım onları hiçbir şekilde tatmin etmez. Ama niye ordayım? Marka imajımı kurgulamak, buradayım demek, bir şey yaratmak için! Tabii ki dünyanın parasını harcıyorum, bazen de kazanamıyorsun o parayı ama ben buradayım diyorsun. Bana ne kadar ciro yaptınız diyorlar. Ne yapacaksınız ciroyu, çok para kazanıyorsunuz da siz ne yapıyorsunuz, 3-5 liraya ihracat yapıyorsunuz diyorum. Hâlbuki düzenini değiştirmeden yanında bir marka çıkartarak buraya gelsen diyorum. Bunu algılayamıyorlar. Ben 15 senedir konuşuyorum.
Daha yeni yeni fuara imalatçılar gelip biz de marka olalım demeye başladılar. Marka olmadan katma değer yaratmadan bir şey yapamıyorsunuz. İlk defa ben ihracat yaptığımda şok geçirdi ihracatçılar. “Ama nasıl yani çok pahalı? Çok az kumaş almışsınız. Bu kumaşa bunlar mı çıktı?” diyorlar algılayamıyorlardı. Denetçiler tarafından denetleniyoruz. Sana ne diyorum ben bunu bu fiyata satıyorum. Şok geçirmişlerdi. Onlar 2 liraya kumaş alıp 10 liraya satıyor. Ben 10 liraya100 liraya kumaş alıp 500 liraya 1.000 liraya satıyorum. O kavramı algılayamadılar. Ben senin kadar yüksek adet satmıyorum ki. Özel satıyorum, özel butiklere yolluyorum.
-Hep kadın üzerine duruyorsunuz ya, son sözünüz kadınlara olsun bence. Her defilenizde de kadına yönelik bir mesaj var. Hatta tasarımlarda genel olarak kadına hitap ediyor ve kadının güçlü olmasını istiyorsunuz özellikle üzerine basa basa.
Evet, dünyada da hep kadına oynadığım için, güçlü Türkiye, güçlü toplum için kadının güçlü olması lazım! Yani o erkekleri yaratan, yetiştiren kadın! Bir toplantıya gidiyorum herkes erkek. Yok mu arkadaşım, ayıp değil mi grubunuza kadın almadınız diyorum. Kadın almak için onun tek patron olup cirosunun şu kadar olması lazımmış. Bunu yapabilecek kadın zaten yok. Ya kocasınındır şirket ya abisinin, kadın orda çalışıyordur. Kadın söz sahibi değil yani, Yönetim kurulunda olamıyor. O zaman statünü değiştir. Büyük şirketlerde de yönetim kuruluna birkaç kadın almaları lazım. Biz aynı anda 3 tane 5 tane işi biranda yapabiliyoruz, geniş bir çerçeveden bakıyoruz dünyaya. Erkekse sadece çalışıyor. Hâlbuki kadın yönetim kuruluna girse, bakış açısı farklıdır, iş bitiriciliği, yaratıcılığı farklı. Erkekleri yetiştiren Kadın’ı eğitmek lazım... O yüzden ben her defilemde kadına oynuyorum! Yani hiç olmazsa ben yapabileceğim farkındalığı yaratmaya çalışıyorum!
Çok teşekkür ediyoruz bu güzel ve özel röportaj ve sohbet için Çiğdem Hanım. Her şeyden bahsettik ve her girdiğimiz yol kadına çıktı. Dileriz defilelerinizdeki mesajlarınız dalga dalga tüm dünya kadınlarını kucaklar!





