Hayattan Notalar · Sayı 4

Cahit Berkay

Cahit Berkay

Öncelikle sizi ve şahsınızda Moğolları 4P1K Dergi ve tüm müzikseverler adına bir kez daha tebrik ediyor, nice müzik dolu yıllar diliyorum.

Çok teşekkür ediyorum, bu sene benim için de 53 oldu.

Maşallah, nice nice müzik dolu yıllara diyoruz:)

Bir 50 yıl daha deme de:)

Cahit abicim ilk sorum şöyle geliyor. Müzikseverlerin hafızalarında iz bırakan bu özel konserin DVD’si yayınlanacak mı?

Şu an ona çalışıyoruz. DVD için görsel olarak elimizde çok güzel görüntüler var. Şu an sesler edit ediliyor. Çünkü kimi zaman hatalı sesler de olabiliyor. Yani çalışılıyor üzerinde. Moğollar grubunun kurucularından, 1999’da Altın Portakal Film Festivali Yaşam Boyu Onur Ödülü almış, yaptı

Moğollar’ın üyeleri kuruluşundan itibaren zaman içinde değişikliklere uğramış, renklenmiş diyebiliriz. Türkiye’nin çok değerli isimleriyle de bir araya gelinmiş. Cem Karaca, Barış Manço, Selda Bağcan. Şimdi son dönemde yeni jenerasyon taze kanlar var Moğollar’da. Bitmeyen bir yolculuk gibi sanki hayatın akışında sürekli geleceğe akıp giden bir yolculuk gibi. Siz nasıl tanımlarsınız?

Güzel söyledin. Moğollar’ın 50 senelik yolculuğu, öyle bir yolculuk ki dolu dolu! 1976 -93 arası bir dönem müzik yapamadık. Dağıldık daha doğrusu. Hepimiz Avrupa’da değişik ülkelere, ben ve Engin Fransa’ya, Taner Almanya’ya savrulduk. Ama ‘80 li yılların ortalarında hepimiz dönmeye başladık ülkeye. ‘93 te Taner de dönmüştü. Engin zaten burdaydı. Ben, bir de Serhat Ersöz’ü aldık aramıza. Leman Dergisinde Kaan Ertem’in bir imza kampanyası da vesile oldu. Zaten içimizde de vardı. Ama ben hemen balıklama atlamadım konuya. Tabii ki isterim Moğollar bir araya gelsin ama daha önemlisi yeni bir şeyler yapabiliyor muyuz? Ona bakalım. Eğer yeni bir şeyler yapabiliyorsak çıkalım ortaya. Çünkü öbür türlü nostaljik iki tane konser yaparsın, ondan sonra biter. Sana aynı repertuara on kere gelmezler. Moğollar’94 albümü çıktı, yeni bir şeyler yapabiliyormuşuz demek ki. O gün bugün ikinci bahar diyelim. ‘67 sonbaharı başladık, ‘76 da bir ara verdik ama ‘94’te daha oturaklı daha kişilikli devam ettik.

Timur Selçuk’un güzel bir lafı vardır. Eğlence müziği, dinlence müziği diye ikiye ayırır. Biz eğlenceden ziyade, bir dinleti, insanların dünya görüşünde bir pencere açabilmek, hem ülkemiz hem dünyada yaşanan bir takım olumsuzluklara insanların dikkatini çekebilmek ki çektik de zaten. Öyle bir amaç ki o amaç bizi bugün hala ayakta tutuyor. Çünkü sadece eğlence müziği yapsaydık her on senede bir, bir trend değişiyor dünyada, müzik anlayışı değişiyor, söylemler değişiyor, yaşama bir sürü yeni şeyler geliyor. Gençlerin hissettiğini sen ne kadar hissedeceksin? Gerçek anlamda hissetmekten bahsediyorum. Anlayabilirsin ama onu içinde hissedersen inandırıcı müzik yaparsın. Yoksa yaptığın şey biraz yapmacık olur. O samimiyeti çok taşıyamaz. Ve dolayısıyla dolu dolu derken, hakikaten çok anlamlı müzikler yapmışız ki insanlarda zaten gerekli ilgiyi, alkışı, sevgiyi gösteriyor. İşte böyle bir 50 yıl. Daha devam edeceğiz!

Moğollar hayranlarının gözünde yaşayan bir efsane. Dünden bugüne bir tarihi ve neredeyse 3 nesli kucaklıyor. İnanılmaz bir his olsa gerek. Peki, siz o gece sahneden baktığınızda nasıl hissettiniz?

O gece bizim kuşaktakiler çok gelemedi. Çünkü ayaktaydı konser, oturacak yer yoktu. Yanılmıyorsam 3 saatten fazla sürdü ama ben sahnede nasıl geçti bilemedim. Öğlen üçte gittik biz oraya. Soundcheck, arkasından konser! Ama konserin heyecanıyla hiç oturmamıştım hep ayakta geçti özellikle. Çok güzel konuklarımız oldu. Sahnede beraber müzik yaptık, paylaştık sahnemizi. Sağ olsunlar! 50.yıl konserinde orta kuşak da vardı, gençlerden de çok vardı. Ama mesela Zeytinli Rock Festivali ki geçen yaz birkaç yerde tekrarlandı o. Bir açık alan düşünün 25-30 bin kişi, belki de daha fazla. Yaş ortalaması abartmıyorum 25’in üzerinde hemen hemen yok gibi hepsi de yeni kuşak. Çaldığımız her parçayı bizimle birlikte söylediler. O tabii insana çok ayrı bir keyif veriyor. Önemli olan bugün üç kuşağa da ulaşabilmek. Derdini anlatabilmek daha doğrusu! Demek ki anlatmışız ki hala dolu dolu anlatmaya devam ediyoruz.

50.yıl Konser Turnesine yurt dışı konserleriyle start vermişsiniz, yurt içi konserleriniz devam etmekte. Yıl boyu yoğun bir konser programı müzikseverleri bekliyor sanırım.

Evet, ciddi bir yoğunluk var. Biz Belçika, Hollanda, Almanya ile başladık. Yedi konser yaptık peş peşe. Bu ayın sonunda Berlin’e gidiyoruz. Sonra tekrar bir Almanya daha var. Sonra Londra. Büyük ihtimalle bir Amerika ve Avustralya konserleri olacak ki Amerika ‘da çaldık biz. Moğollar olarak üç kere gittik. Orada da ciddi bir kitlemiz var. Hatta ilk gittiğimizde Newyork’ta ki Drum Club’ın sahibi Türktü. “Cahit abi içerde Türklerden daha fazla Amerikalı var” demişti. Yani bu da geldiğimiz çağda internetin ne kadar güçlü bir iletişim aracı olduğunu da gösteriyor. Adamlar internetten girmişler. Çünkü biraz da nostaljik arayışları da var ya. ‘70 li yıllarda müzik neydi, ne yapıyorlardı diye araştıranlar meraklıları, bizim gibi bir sürü başka müzisyenleri, o döneme gerçekten imzasını atmış müzikleri internetten dinleyip takip ediyorlar. Konserler dolu dolu, keyifli geçiyor. Diyeceksin ki ya işte Moğollar Türkiye’den bir grup, garip de bir isimleri var. Kim takar ama yok takıyorlar herhalde:)

Yepyeni şarkılarla 50.yıla özel sıfır bir albüm çıkacağını paylaşmıştınız, ne aşamada?

İki tane albüm gelecek. Bir tanesi genç gruplarla bir albüm. Onlardan biri de Mor ve Ötesi. Gerçi onların da 25 yıllık bir geçmişi var ama. Bize göre genç diyelim. Teoman, Hayko Cepkin. Bunlar kesin isimler. Genç grupların yapacağı bizim şarkılarımızı alıp yorumlayacakları Moğollar şarkılarından oluşan bir albüm gelecek. Tribute albüm deniyor! Ama ikincisi, bizim sıfır şarkılardan oluşan yeni albümümüz! O hemen çıkmayacak. Önce biz onları dijital ortamda yayınlayacağız. Bir albüm oluşturacak sayıya ulaştığı zaman da CD sini ve özellikle de bir LP sini bastıracağız. Böyle iki çalışma var. Bu arada ben şaka olsun diye tamamen şarkı isimlerinden oluşan bir şarkı yazdım. Hatta Barış (Manço) ve Cem (Karaca) ile beraber yaptığımız şarkılar da dâhil tüm şarkıların isimlerini bizim menajerden istedim. “50 yıldır yollarda, bir ileri bir geri, dile kolay dile zor, uzun ince bir yolda” diye... Sadece şarkı isimlerinden oluşan bir şarkı! Nakaratı falan da çok hoş oldu. Sadece stüdyoya girip çalacağız. Hemen eli kulağında şu yoğunluğu atlatırsak parçanın her şeyi hazır, hemen yarım günde çalıp bitireceğiz. Onun dışında enstrümantal parçalar da olacak ki ben de çok var. Enstrümantal müzik Moğolların karakterinde de var. Neler çıkacak, neler üreteceğiz ben de merak ediyorum.

190’a yakın film, 86 dizi ve 10’un üzerinde belgesel müziği ve yanında sayısız reklam müzikleri bestelediniz. 1974’de film müziklerine başladınız ve Moğollar dışında yıllardır film müzikleri yapıyorsunuz. ‘Fırat’ın Cinleri’, ‘Kırık Bir Aşk Hikâyesi’, ‘Gizli Yüz’ ve ‘Melekler Evi’ film müzikleriyle Altın Portakal ödülleri aldınız. 1997’de Film Müzikleri albümleri serisinin birincisini, 1999’de ikincisi ve 2001’de üçüncüsünü çıktı. ‘Ben Sana Mecburum’, ‘Her şeye Rağmen’, ‘İş’, ‘Sinema Bir Mucizedir/Büyülü Fener’ diğer ödül alan film müzikleriniz. Moğollar ile birlikte de 23 adet 45’lik ve 11 adet stüdyo albümü var. Tüm bunların içinde çok klasik bir soru ama (hiçbiri de birbirinden ayrılmaz ama) sizde en çok iz bırakan var mı?

Cahit Berkay
Cahit Berkay

‘94 albümü çok özeldir! Moğollar ‘94. Çok anlamlı bir albüm oldu. İçindeki şarkılarda da mesela ‘Issızlığın Ortasında’ diye bir şarkımız var. Benim ilk söz yazdığım şarkıdır. 50.yıl gecesinde Hayko (Cepkin) söyledi. Albümüne de aldı zaten. Fakat ‘Issızlığın Ortasında’ önce enstrümantal çıktı. Enstrümantal film müziklerinden oluşan iki temayı birleştirmiştim. Sivas’ta Madımak Otelinde yaşanan o faciadan sonra çok etkilendim ve ilk yazdığım söz odur. Bir özelliği daha var! Sahne aldığımız her yerde mutlaka çalıyoruz onu. Niye çalıyoruz? Unutmadık diye çalıyoruz! Unutmayalım diye, unutturmayacağız diye çalıyoruz.

Akustik ve elektrik gitar, yaylı tambur, ıklığ ve bağlama çalıyorsunuz. Bunların üzerine sizden şu cümleyi duyuyoruz “Çok iyi müzisyen olmak şart değil ama çok iyi bir grup elemanı olmak gerekir” derken aslında müzisyenliğinde çok ötesindeki farklı olgulara dikkat çekiyorsunuz.

Grup dediğin zaman, grup birbirini tamamlayan kişilerden oluşur. Zaten müzikte orkestra dediğin zaman davul ve basgitarın taşıyıcı özelliği vardır. Üzerine de renkler gelir. Solist dediğimiz enstrümanlar ve şarkıcı girer. Herkesin genel anlamda bir görevi vardır ortaklaşa yapılan müzikte. Herkesin görevini hem iyi yapması gerekiyor hem de alan önemli. Başkasının alanına tecavüz etmeyeceksin. Prensipleri vardır işin. Bunların hepsinin bir uyum içinde bir araya gelmesi ideal bir ortaklığı ve bir grubu ortaya çıkarır. Ama geldiğimiz teknolojide, geçmişte film müziği yaparken ‘70 li yıllarda canlı yapılıyordu. Stüdyoya girip davulcu davul çalıyor, basçı gelip çalıyor falan. Şimdi home studio mantığına dönüştü. Sonsuz kanal imkânı var. Oturuyorum davul yazıyorum, üzerine oturuyorum gitar çalıyorum, bas çalıyorum, Bilgisayar yazılımı içinde artık piyanist olmanıza da çok gerek yok. Armoniyi biliyorsanız zaman içinde akor basmayı falan beceriyorsun tabii ki yatkınlığın varsa. Orda grup mantığı kayboluyor ortadan. Gruplardan bahsetmiyorum ama mesela popçularda genelde oluyor. Müzisyenler birbirini görmeden kayıt yapıyorlar. Davulcu geliyor akşama kadar on parçanın davullarını çalıp gidiyor. Ertesi gün bascı geliyor çalıyor. Tabii bir pilot müzik oluyor mutlaka onun üzerine. Ama burada ortak duygu dediğimiz şey, o kayboluyor. Şimdi piyasada çok tanınan çoğu şarkıcıların albümlerinin birçoğu da böyle yapılıyor. Zaten orda grup mantığı duygusu da aranmaz. Şarkıcı X kişinin albümünü alırsın, onun arkasına bakılmaz. Onun sesine, yorumuna, şarkısının sözlerine bakarsın. Böyle bir zamana geldik ama gençlerde çok iyi gruplar var, canavar gibi.

Genç grupları olabildiğince takip ediyorum ama çok vaktim olmuyor. Hele özellikle torunum olduktan sonra boş vaktimin tamamı toruna gidiyor. 2 yaşına girdi, ilk torun. Adı Deniz. 50.yıl konserinde sahneye çıkarttım onu. Şimdiden o havayı solusun istedim. Anne babaların tek dileği çocuğumuz üretici bir meslek sahibi olsundur. Eskiden mühendis olsun, doktor olsundu şimdi ise sporcu olsun ya da tanınmış bir müzisyen olsun diye gönül ister. Ben isterim mesela. Torunum müzisyen olsun çok isterim. Takipteyim zaten. Eğer öyle bir yatkınlığı varsa beş yaşında anlaşılır. Kızım annesine çekti. Annesi ressamdır. Kızım animatördür. Sahne Dekor Tasarım mezunu Mimar Sinan’dan. Sonra Yeni Zelanda’ya gitti. Orada da bir senelik bir okul okudu. Okulu bitirince yine orada işe girdi. Çok enteresandır zıplayacaksınız yerinizden, üç sene ‘Madagaskar Penguenleri’ni çizdi. Tv de izlediğimiz ‘Kung Fu Panda’yı, ‘Robot & Monster’ı çizdi. Yani çizen ekibin içinde çalıştı. Yine üretimlilik, sanatın başka bir kolu. Çok uğraştım bir enstrüman çalsın diye. Piyano aldım. Dersler aldırdım. 4-5 ay devam ettik. Fakat verilen etüdlerin çalışılması lazım. Sabrı yoktu. Sonra annesi piyano üstüne saksılar koydu falan. Baktık piyano saksı altı olmuş.:) Bunu söylediğim zaman annesi çok kızıyor. Sabır önemli. Gitara yeni başladığımızda bizim elimizden düşmezdi. Her gün saatlerce çalışmak gerekiyor. Elini attığın zaman bakmadan, elin notaların üstüne gelmesi lazım. Benim taş gibidir parmak uçlarım. O nasır oluştumu onu kaybetmeyeceksin. Ama bir ay çalma hemen yumuşar. Öyle müzisyenler tanıyorum ki adamlar ellerini sıcak suya sokmazlar o nasır kaybolmasın diye.

Cahit abicim bu uzun müzik yolculuğunuzda, yaşadığınız pek çok anının içinde bizle paylaşmak isteyeceğiniz bir anınızı sizden dinlemek isteriz.

Anı o kadar çok ki. Şimdi anlat deyince bir vesile olması gerekir. Konserlerin haricinde sinemada da çok var anı. Ben sinemanın her türlü ayağında bulundum..En çok da seslendirme ayağı. Mesela sorarlar sete gittiniz mi? Türkan Şoray’ı gördünüz mü diye. Türkan Hanım yaptığı işin peşinde dururdu. Gelirdi stüdyoya nasıl bir film olmuş izlerdi, takip ederdi. O zamanlar filmler sesli çekilmiyor. Onları başka birileri konuşuyor. Defalarca gelmiştir. Çeşitli etkinliklerde de hep beraber olduk. Ben de çok gurur duyarım kendisiyle. Mesela elimi tutar “O melodi bu ellerden mi çıktı diye” söylerdi. Yaptığım 17 tane Kemal Sunal filmi var. Türkanlı Kadirli filmler var. Bizim o kuşak öyle bahsederdi. Filmlerin senaryosu önemli değildi. Star dönemi. Bir de o dönem filmler bölgelere bölünür. 1 kopya Adana’ya, 1 kopya Samsun’a, 1 kopya İzmir’e gider. Oradan etraftaki şehirlere dağılır. Şimdi ki gibi 300500 tane kopya basılmazdı. Çok pahalıydı. Bir gün ‘Bodrum Hâkimi’nin müzikleri için İrfan abinin stüdyosundayım. O sırada telefon geldi. Cahit dedi, Adana bölgesinden aradılar. 2 tane Kadirli Türkanlı, 1 tane Zekili Metinli film istiyorlar! E hikâye? Hikâye önemli değil, onlar olduğu zaman insanlar sinemaya gidiyorlardı. Böyle bir dönemdi. Şimdi geldiğimiz noktada artık filmin konusu ve sinema işçiliği önemli. İnsanlar bunu seçerek bilerek gidiyorlar.

Anı deyince Barış’la Cem’le çok anılarımız var. Ama Moğolların bir seyahat anıları var ki çok uzundur onlar.

Aradan bir bölümünü anlat bir şeye benzemez ama bir tanesi hemen geldi aklıma çok komik. Barış (Manço) ile turnedeyiz. Ben de grubun hesap işlerine bakıyorum. Masraflar çıktıktan sonra herkese yüzdeleri oranında ücretleri dağıtıyorum. Turnedeyiz, gidiyoruz. Barış’ın üvey babası Muhittin abi arabayı kullanıyor. Sabaha karşı bir yerde “Cahit mazot alacağız” dedi girdik. Vergi defterimiz var. Bütün giderleri belgelememiz lazım. Benzinciye dedim ki “Bana bir fatura kes Barış Manço ve Moğollar diye.” Adam yazdı, ben de bakmadan aldım. Turnede nereye gidiyorsak gittik, yattık. Ertesi gün kalktım makbuzları topluyorum. Bir baktım “Barış Manço ve Oğulları” yazmış. Kahvaltıda “Barış, gel bi elini öpeyim” dedim. Barış da “Ya manyak mısın ne oluyor?” dedi. Baksana dedim adam ne yazmış, Barış Manço ve Oğulları!:)

50 yılı aşkın bir zamandır üretiyorsunuz. Üreten bir müzisyen ve bir sanatçı, yapısı gereği etkilenen ve etkileyen bir enerji akışındadır. Sizin en çok etkilendiğiniz konular nelerdir?

Her gün mutlaka gazete okurum. O alışkanlığımı kaybetmedim. Olabildiğince kitap okumaya çalışırım. Yaşadığım ülkeye, çevreye ve dünyaya algılarım açıktır. Beni üzen, sevindiren her şeyi, politikayı takip ederim. Hem dünyada ne oluyor bitiyor hem ülkemde. Algıları açık bir insanım. Me sela o etki şöyle de olabilir. Ben şundan etkilendim ona bir şarkı yapayım gibi de olabilir, olur da. Ama genelde birdenbire bir ışık çakar. Üzerine gittiğinde de şarkı çıkar. Mesela Isparta şivesiyle yazdığım ‘Dinleyiverin Gari’ diye matrak bir şarkım var sözlerini yazdığım. Etkilendim yazdım. O etki de neydi? ‘93 sonu İSKİ skandalı! Sosyal demokratlara yazdım o hiciv şarkıyı. Ama bugün her devre oturt, uyuyor. O zamana da uyuyordu, şimdi de uyuyor, belki yarın hala uyuyor olacak ki temenni etmem! Çünkü aksak giden bir şeyleri hicv eden bir şarkı. Gönül ister ki otur, hiç olumsuz bir şey olmasın ve sevgi üzerine, aşk üzerine, insanlık üzerine bir şeyler yaz. Kimi zaman da enstrümantal çıkar parça. Ben çok fazla söz yazan bir insan değilim. Kimle çalışacaksak “Bunun şöyle bir duygusu var “ derim. Neyi hissederek yaptığımı anlatırım. Yol açarım. Oradan çıkar parçanın sözleri. Mesela “Birşey Yapmalı” da öyle çıkmıştır. Sinemada ise zaten film kendisi sana sipariş veriyor. Buyum, bana uygun müzik yapacaksın diye. Ama hiçbir zaman şu olmadı. Şöyle bir şarkı yaparsam şu kadar satar, şu kadar reyting alırız diye. Ama bir şarkı var! O zaman Ataköy’de oturuyoruz, 600 TL ev kirası var. İşler istediğimiz gibi gitmiyor. Altın Güvercin Müzik Yarışması yaklaşıyor. 10.000 TL de para ödülü var. Ben oturdum parça yaptım fakat söz lazım! Gece Cem (Karaca)’i eve yemeğe davet ettim. O dönem evliyiz. O da kız arkadaşıyla geldi. Yemek, rakı falan. Gecenin ilerleyen saatlerinde anlattım, böyle böyle bir yarışma var dedim. “Sen beni bebelerle mi yarıştıracaksın?” diye kızdı bana. Yok dedim ben senden şarkı sözü yazmanı istiyorum. Bak dedim tema bu, müzik bu, yalnız bunun sözleri ‘Tamirci Çırağı’na benzesin, oradaki gibi bir hikâyesi olsun. O da oturdu ‘Kâhya Yahya’’yı yazdı. Bu bir siparişti. Şöyle bir şey yaparsak, böyle olur gibi. Sonra ben onu kendim okudum, gönderdim. Şarkı finale kaldı. Eyvah ne yapacağız? Hadi bir yemek daha! Şişenin yarısına gelince konuyu açtım yine. Cem’in damarını iyi biliyorum. “Yok ya ben girmem öyle yarışmaya” dedi. Sen söylemezsen ben söylerim dedim. “Sen şarkıcı değilsin” dedi. Bir de öyle şeyleri vardır. Herkes işini bilsin gibi. Olurdu, olmazdı el sıkıştık. Gittik birinci olduk. On bin lirayı aldık ki o para bizi üç beş ay rahatlattı. Neyin sevileceğini, neyin tutacağını aşağı yukarı tam bir formül yoktur ama ben bilirim. Hissiyatla. Bu bir birikim işi tabii ki. Ben rock formatına da ihanet edemem. Rock da muhalif bir duruş vardır! Bu muhalif duruş da illa ki siyasi politik bir muhalefet değildir. Çevreci ruhum ağır basar, doğayı hor kullanmayla ilgili. Hayvan sevgisi.. Kedilere, köpeklere, her türlü canlıya hassasiyetim vardır. Bunlara karşı yapılan her tür eziyete karşıyım!

Hazır bu konuya gelmişken hemen sorayım. Hayatın akışında ve yaşam düzeninizde dört patili canlarla aranız nasıldır?

Dört pati olması şart değil, iki de olabilir, sekiz de olabilir:) Can taşıyan her türlü cana ya da mahlûkat için şöyle diyebilirim. Hepsinin yaşamda var oluş nedenleri var. O varoluş nedenleriyle zaten varlar. Biz insanoğlu onların yaşam alanlarını her gün daha da işgal ediyoruz ve bu işgal sırasında bir kısmını evimize alıyoruz. Kedi, köpek olsun kuş olsun. Bu anlamda o canlılarla barışık yaşayan, onların yaşamını kolaylaştıran insanlara benim korkunç saygım var. Onları bir kere peşinen seviyorum! Basında da sosyal medyada da görüyoruz hayvanlara yapılan insanlık dışı canice işkenceleri. Ruh hastaları onlar! Bunlar insanı irite ediyor, üzüyor, üzülüyorum... Sözü dört patilere getirirsek eğer sen onu yaşamına sokuyorsan, orada bir mesuliyet üstleniyorsun. Ona karşı bir mesuliyet! Kendi doğal yaşamından aldığında onun beslenme alışkanlığı konusunda ki beslenme alışkanlığı önemlidir. Değiştiriyorsun mesela. Doğada hayvanlar kendi doğal döngüsü içerisinde kendine yiyecek bulur, başka bir canlı da olsa. Ama o onun doğalı. Fakat sen onu aldığın zaman özellikle o sayfiye yerlerinde çokça dolaşıyoruz kışın. Görüyoruz! Gayet cins köpekler, kediler sokaklarda. Hayvanlar bir deri, bir kemik. Sen yazın çocuğuna onu alıyorsun sonra giderken bırakıyorsun. O zaman niye alıyorsun? Hayvancağızın beslenme alışkanlığı yok. O senin eline bakıyor. O yüzden bu büyük bir sorumluluk isteyen bir şey. Ben mesela çok isterim ama benim mesleğimde emeklilik yok. Olsa evime kesin bir köpek, kedi alırım. Bana bir kanarya hediye ettiler. Turnem var gideceğim, yokum kaç gün. Onun yemeği, suyu var. Benim kızın annesine emanet ettim. Her turnede getir, götür, getir, götür, baktım güzel de bakıyor sende kalsın bari dedim. Fenerbahçe Store’dan hediye etmişlerdi. Kahküllü, cins bir kanarya adı da Rıdvan. Dört senedir gayet iyi bakılıyor Rıdvan’a:)

Dediğim gibi emekli olsam kesin alırım çünkü o zaman bakarım. Köpeği mesela en az iki kere çıkartman gerekiyor, ihtiyaçlarını gidermesi lazım. Bırak zaman geçirip paylaşmayı, ihtiyaçları da var yapman gereken. Fransa’dayken, ilk eşim Fransızdı. Orda büyük köpeğimiz vardı. İsmi de Sam’di. O da ben de çalışıyorum. Bir gün çıkamamış işten, benim de radyoda bir programım vardı. İkimizde geciktik. O gün bir geldik ki mutfağın tam ortasına yapmış! Siz misiniz bana böyle yapan diye tepki:)

Cahit abicim bu keyifli sohbet için, zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederken 4P1K’nın hayvan dostu müziksever okuyucularına en son neler dersiniz?

Ben böyle röportaj ve konuşmalarda hep şuna bağlarım. Çok sevgisiz bir toplum olduk! Bırak dört patiyi, insanın insana sevgisi, saygısı yok! Tahammülü yok! İnsanlar en ufak bir şeyde nerdeyse birbirinin gırtlağını sıkar duruma geldi. Bunun en büyük nedeni sevgisizlik. Sevgi üretmeyi bıraktık gibi. Halbuki sevgisiz bir ortam, sevgisiz çocuk büyütmek özellikle, büyük bir handikap! Toplum olma yolunda birlik beraberlik dediğimiz şeyin arkasında SEVGİ vardır! Eğer sevgi yoksa lafta birlik beraberlik olmaz! Son söylediğim şey de bu olsun.

Basılı arşivden
Bu röportaj ilk kez 4P1K Sayı 4 (Nisan 2018) sayısında yayımlandı.
ReklamTailtown
4P1K Bülten

Yeni yazılar e-postanıza gelsin

Yeni yazılar, haberler ve arşivden seçkiler; ayda iki kez, reklamsız ve kısa.