Söyleşi · Sayı 12

Alpay

Alpay

İstanbul’un da hemen dışında, Hereke-Körfez taraflarında sakin, dingin, yeşillikler içinde, denize sıfır özel bir sitedeki evinde yaşamını sürdüren Türk Pop ’unun Yaşayan Efsane sanatçısı, Alpay abimizi sizler için ziyaret ettim. Kendisi de beni kırmadı sağ olsun ve eşi Gizem hanımla birlikte karşılayıp çok güzel ağırladılar. Alpay abimizin belki de pek bilmediğiniz birçok yönünü de konuştuğumuz keyifli söyleşimizi sizlerle paylaşmak benim için de ayrı bir keyif ve onur. Söyleşimize geçelim o halde…

İstanbul’dan kaçmaya nasıl karar verdiniz diye hemen sorayım Alpay ağabey??

İstanbul artık yaşanmaz oldu! İstanbul bir deniz kenti, tarihi ve turistik bir şehir. Fabrikalar kurdular oraya, insanlar doluştu. Trafik içinden çıkılmaz bir halde. En yakın mesafeye yarım saat, 45 dakika da gidiliyor. Ben çok sıkıldım İstanbul’dan açıkçası. Buraya da bir tesadüf eseri olarak yerleştik.

Kaç senedir buradasınız?

15 senedir falan, hatta çok daha eski. Çünkü daha önce buraya yakın başka bir evde oturuyorduk.

Oldukça zaman olmuş, ben yeni zannetmiştim.

Evet, epeyce zaman önce bir tesadüf eseri taşındık. Bize burayı, buranın Belediye Başkanı tanıttı. Ev buldu. Biz o evde, 99 depremini yaşadık ve şimdi oturduğumuz eve yakın bir yerdeydi. Buradaki evde olmamızın bir esprisi var. O ev, çok güzel bir evdi ama çok ıssızdı. Ben bir yere gittiğim zaman eşim Gizem huzursuz oluyordu. Burası öyle bir yer değil. İstersek evimizde yalnızız istersek birçok komşumuz var, istersek sahildeyiz. Burada bir kadeh viskini koyup karşı sahile bakarak keyif yapabiliyorsun. Boğazda oturuyor gibiyiz. Çok özel bir yer o bakımdan.

Deniz ve doğa ile iç içe, sakin bir sitedesiniz. Kedileriniz de var burada. Hatta bahçede bir sürü kedicik karşıladı bizi.

Hem içerde kedimiz var hem de burada kapının önünde baktığımız kedilerimiz var. O kediler içeri girmek istemiyorlar, dışarıda yaşamayı seviyorlar. Buradaki bütün kedilere biz bakıyoruz. Sitede bir kedi sevgisi başladı. Bizden önce önemsemiyorlardı şimdi ise herkes mama veriyor.

Sizin sayenizde! Bir farkındalık yaratmışsınız demek ki Alpay ağabeyciğim, ne güzel…

Herhalde, herhalde… Bizim sayemizde öğrendiler. Hayvan sevgisi önemli bir şey.

Evet çok. İnsanlığın bu anlamda daha çok yol kat etmesi lazım.

Ben, şahsen dünyada çağdaş bir ülke görmüyorum. Bir insanı öldürmekle insan dışındaki bir canlıyı öldürmek eşdeğer olmadıkça o ülke çağdaş bir ülke olmaz. Benim görüşüm de bu. Ve dünyanın en rezil hayvanı da insandır bana göre. Çünkü eti lezzetli, tüyü kıymetli hiçbir canlıya yaşama şansı tanımaz!

Bir gün eve geldim. Televizyonu açtım. Bir sahil gösteriyor. Orada Fok balıkları var. Fok balıklarının yavruları da beyaz oluyor ve kaçmıyorlar insandan. Bir gemi yanaştı. Ellerinde tokmaklarla birtakım adamlar indiler gemiden. Kafalarına vura vura öldürdüler onları. Tüfekle öldürmüyorlarmış postlarında delik açılmasın diye. Böyle bir şerefsizlik!

Balık yakalamaya da karşıyım! Balığın sinir sistemi yokmuş. E niye hayvan çırpınıyor? Düşün aç kalmışsın. Sana bir mama veriyorlar. Ağzına alıyorsun, damağına bir demir saplanıyor. Ne kadar çirkin bir şey ben dünyada hayvanların öldürülmesine tamamen karşıyım!

Hayvan dostlarımızla ne zamandan beri haşır neşirsiniz?

Benim çocukluğumdan bu yana. Bizim ailemiz çok hayvan seven bir ailedir. Evimizde karga bile besledik. Karga çok önemli bir hayvan, biliyor musun? Çok akıllı, çok şeker bir hayvan.

Çok akıllıdırlar ve çok da uzun yaşarlar.

Evet, süper zekâlar ama bizim kargamız maalesef uzun yaşamadı. Babam Devlet Demiryolları’nda bir daire başkanıydı. Bir gün işten çıktığında, istasyonda insanların bir takım karga yuvalarını bozduklarını görüyor. Yavru kargalar düşüyor, kediler kapıyor falan. Oradan bir karga yavrusunu kese kâğıdı içine koyup eve getirdi. Besledik, büyüttük, evde bizimle yaşıyordu. Bir gün çok sevdiğimiz bir aile büyüğü, Memduh Şevket Esendal, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreteri’ydi. Onun da bir saksağanı varmış. “Karga, papağandan daha iyi konuşur. Ben bunu konuşturacağım. Bana bunu verin. ”dedi. Kıramadık, verdik. 10 gün yaşadı.

Ah yazık! Ayrı kaldı diye üzüntüden öldü belki de.

Alpay
Alpay

Çok, çok ilginç bir olay! Karga o kadar uzun seneler yaşıyor ki hâlbuki.

Şöyle bakıyorum salonunuza, evinizde her yer, her duvarda tablolarınız, resimleriniz var… Bu zamana kadar bakıp beslediğiniz, hayatınıza giren hayvan dostlarınızla fotoğraflarınız var ki bir sürü anının yaşandığını belli eden fotoğraflar bunlar. Çok dolu bir ev. Resim çalışmalarınız çok dikkatimi çekti. Resim sanatıyla da ilgilisiniz.Bahseder misiniz?

Çok kalabalık bir evdesiniz evet. Resim sanatıyla ilgim var, doğru söylüyorsun. Söyledim mi hiç daha önce bilmiyorum ama babam çok resim meraklısıydı. Evde çok önemli ressamların eserleri vardı. Ankara’daki evden bahsediyorum. Benim hiç hoşuma gitmiyordu o klasik resimler. Bir gün gribal bir durumdan dolayı hastalandım, bir hafta kadar evde kaldım. Kızın pastel boyaları ile resimler yapmaya başladım. Bir ressam vardı o çevrede, aynı zamanda çerçeve de yapardı. “Alpay Bey çok önemli resimler bunlar” dedi. Ben de inandım, resim yapmaya devam ettim. Sonra da evdeki o tabloları sattım, kendi resimlerimi astım. O günden bu yana resim yapıyorum.

Bir de şunu söyleyeyim, bana sanatçı diyorlar. Ben bunu bir kompliman olarak kabullenmiyorum. İnanıyorum ki ben sanatçıyım. Niye öyle? Sanatçı kimdir? Çok iyi bir şarkıcı, sanatçı mı? Bilmiyoruz. Resimden anlar mısın diye sorsak ona. Anlamıyorum diyorsa sanatçı olamaz. Sanatçı olmak için resimden de anlayacaksın, edebiyattan da anlayacaksın, mimariden de anlayacaksın, heykelden de anlayacaksın. Bunlardan anlamıyorsan sen sanatçı olamazsın. Ben bunlardan anlayan bir adamım. Üç tane kitap yazdım. Burada gördüğün bütün yağlıboya resimler bana ait. Edebiyattan çok iyi anlarım. Felsefeden anlarım. Ben göğsümü gere gere sanatçıyım diyorum.

Kesinlikle. Siz aynı zamanda hukuk fakültesi mezunusunuz bir de. Müziğe geçişiniz müziğe başlangıcınız nasıl oldu?

Evimizde partiler yapardık. Ben eskiden beri şarkı söylerim. İspanyolca şarkılar söylerdim. Zaten hep batı müziği, yabancı şarkılarla müzik yapmaya başladım. O zaman Türkçe müzik yoktu. Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra avukatlık stajımı yaparken bütün mahkemeleri gördüm. Gördüm ki Türkiye’de hukuk yok! Olmayan bir şeyle uğraşacak değilim dedim ve avukatlık yapmadım ve müziğe yöneldim. Avukatlık yapma ruhsatım var. Şu an istesem yapabilirim.

Bir gün Doğan Şener aradı beni, Allah rahmet eylesin. Doğan Şener, Milliyet Gazetesi’nde Müzik Kulübü diye çok güzel bir müzik sayfası hazırlıyordu. Birden yirmi numaraya kadar Türkiye’deki şarkıları liste yapıyordu. Tanıştık. Benim söylediğim yabancı şarkılar listede hep bir numara olmaya başladı. Ama kimse beni tanımıyor. Benim ismim, esrarengiz şarkıcı. İki sene boyunca beni tanımadılar. Sonunda 1964 yılında bir konserle halk beni tanıdı. Bu konser Türkiye’nin bütün büyük şehirlerinde tekrarlandı.

Şöyle oldu; bir gün kapı çalındı, elinde bir baston ve üzerinde kancalarla bavul asılı, yaşlı başlı bir adam geldi. “Parlez-vous Français or do you speak English?”dedi. Bana bir kart çıkardı verdi. Karşınızda gördüğünüz şahıs, Türkiye’de seyyar eğitim okullarını kurmak üzere gelen mösyö Claude Larson dan başkası değildir. Adam Türkiye’de konserler yapıp para kazanmak istiyor. Konserleri de bedava yapmıyor, parasıyla yapacak. “Konser yapılamaz Türkiye’de. Benim de peşimde birçok insan var” dedim. “Niye yapılamaz?” dedi. “Konser yapılabilecek bir ses düzeni yok. Ben konser yapacaksam, insanlar plaklarımda ne duyuyorsa konserlerimi de öyle yapmak isterim.” Kiralarız diyor. Yok diyorum. “Peki, böyle bir ses düzeni olsa yapar mısınız” diyor. Yaparım diyorum. Bir hafta sonra bir mektup geldi konser organizatörüne ”Ben ses düzeniyle geliyorum. Beni karşılayın. “Ses düzeni geldi. Büyük Sinema diye bir sinema salonu var; derinliği olan bir salon. Oraya sahne kuruldu. Bir ay prova yapıldı.

Devlet Tiyatrosu’nun ışık direktörü, Allah rahmet eylesin Nuri Özakyol, müthiş bir ışık sistemi kurdu. Konser tam 21:00 de başlayacak ama başlayamadı çünkü bir yığılma var kapının dışında ana baba günü. Ben evdeyim ve evimiz sinemanın olduğu caddede, bulvara bakıyor, insanlar arabaların üstünden yürüyorlar falan.” Allah’ım bunlar konsere mi gidiyorlar, şu konser bir iptal edilse de kurtulsam” diyorum o kadar heyecanlıyım. Neyse konseri yaptık ve konser çok büyük bir sükse yaptı. Bütün şehirlerde tekrar edildi. Mikrofon tutmayı bile bilmiyorum o zaman. Nuri abinin yaptığı ışık sistemi sayesinde de çok büyük sükse yaptı konser. O günden bu yana bu işin içinde buldum kendimi.

Onlarca plak, onlarca şarkı. 50’nin üzerinde listelerde uzun süre 1 numara olmuş hit şarkılarınız her biri de ayrı değerlidir sizin için tabii ki. İçlerinden en özeli var mıdır diye sorsam ne dersiniz?

Evet, bütün şarkılarım 1 numara olmaya başlamıştı. Tabii çok özel şarkılarım var; bunlardan bir tanesi hemen söyleyeyim ‘Ayrılık Rüzgarı’ dır. Bu şarkı bir barok midir bilmiyorum?

Best of albümünüzü yayınladınız, 50.yıl konserinizi yaptınız Zorlu ‘da.

Şimdi bu 50.yıl konseri lafını da ben istemedim aslında. Çünkü 50.yıl dendiği zaman bu bir jübile anlamını taşıyor. Bir kere ben jübile yapmayacağım. Onlar müzik. Ben bunu radyolarda duydum, âşık oldum. Johann Sebastian Bach ezgisi zannettim, değilmiş, Saint-Preux adlı bir Fransız bestecininmiş. Gece, gündüz düşündüm bir söz yazdım ve plak şirketine götürdüm. Plak şirketinin sahibi de Yonca Plak, Güzel Sanatlar Akademisi mezunu, Ergin Bener. Müzikten çok iyi anlayan ve iyi işler yapan bir adam. Dedi ki “Eğer bana bunu sen getirmeseydin ben buna stüdyo masrafı bile yapmazdım. Niye? Türkiye’de kimse anlamaz bundan.” Olsun, dedim ben bu şarkıyı söylemiş olmanın onurunu taşımak istiyorum. Şarkı yapıldı ve çıktığı anda Türkiye’yi sardı. Yer yerinden oynadı. Bu şarkı benim için çok özel bir şarkıdır ve bin senede bir kere daha çıkması mümkün müdür, değil söylediler adını öyle. Çok da önemli bir konser oldu ama hakikaten.

Bir sanatçı hiçbir zaman jübile yapmaz bence. Ölene kadar üretmeye devam eder çünkü.

Ben de! Evet, öyle! Ben sahnede ölmek istiyorum zaten. İnşallah! Ölmekten de nefret ediyorum.

Allah uzun ömürler versin Alpay ağabeyciğim. Peki, yeni projeler? Bir tanesi yine albüm.

Biri bitmek üzere. Türkiye’den sevdiğim, beğendiğim birtakım sesler benim şarkılarımı seslendiriyorlar. Bunların bazıları düet olmak zorunda. Bence iyi bir proje. Çünkü içinde iyi şarkıcılar var. Bir tanesi kendi plağım. Bir tanesi de bir televizyon programı. Erkmen Sağlam hazırlıyor bunu. Türkiye’de en fazla 1 numarada şarkı yapmış bir şarkıcı olarak, 50’den fazla bir numara olmuş şarkım var. 50 şarkılık bir program hazırlanıyor. Orkestra var ve canlı olarak söyleniyor şarkılar. Bir tane de konuk oluyor programda. O kişi de mesleğinde başarılı olmuş bir insan. Bu bir şarkıcı olabilir, bir sunucu, bir aktör, bir mimar, bir dizi oyuncusu olabilir. Mesleğinde başarılı olmuş herhangi bir kişi programa konuk oluyor. Onunla bir söyleşi yapılıyor. Programın ana fikri bu. Programı yapacak olan insan da çok önemli bir yapımcı. Gözü kapalı evet derim ben ona. Çünkü o bence Türkiye’deki en iyi programı yapmış olan, Barış Manço’yla Yediden Yetmiş Yediye programını yapan yapımcı. İyi bir program olacağına inanıyorum.

Olacaktır kesinlikle. Ben de heyecanla bekliyor olacağım. Gelelim evinizdeki can dostunuza. Kediniz FISTIK, evin kızı, prensesi ama fotoğrafını çekemedik, kaçıyor bizden.

Evet, biraz öyledir maalesef. Bizimle evde yaşayan Fıstık ve dışarda da baktığımız bir sürü kedimiz var. Onlara özel mamalar alınıyor. Fıstık’ tan başka İki tane de vefat eden var. Tombik yanlış teşhisle öldü, çok sevdiğimiz olağanüstü bir kediydi onu unutamıyorum. Bir tanesini de burada zehirlenerek öldü. Çünkü fare zehri koyuyorlar etle birlikte. Sen farelerin yaşam alanlarını işgal etmişsin, onları da öldürmeye hakkın yok. Bizim bu evde de dört tane fare çıktı. Bir delik bulup çıkmışlar kapattık o deliği, kapan kurup yakaladık ama öldüren kapan değil. Öldürmedik çünkü onları öldürmeye hakkımız yok. Onlar da canlı. Yani ben ne olursa olsun bir hayvanın öldürülmesine karşıyım. Benim ailem çok hayvan sever bir aileydi. Evimizde her türlü hayvan besledik. Çocukluğumdan beri babam bana hep birtakım masallar anlatırdı uyurken. At masallarıydı onlar genelde. Çok severdim atları. At biniyordum. Bir gün uykudan uyandım üç yaşındayım. Bak dedi dışarda ne var?

Basılı arşivden
Bu röportaj ilk kez 4P1K Sayı 12 (Nisan 2020) sayısında yayımlandı.
ReklamTailtown
4P1K Bülten

Yeni yazılar e-postanıza gelsin

Yeni yazılar, haberler ve arşivden seçkiler; ayda iki kez, reklamsız ve kısa.