Almanca Bilen ve Sayı Sayabilen At
Kimsenin şüphesi olmasın hayvanlar kendilerine yetecek düzeyde, kendi problemlerini çözüp, insan müdahale etmedikçe nesillerini sürdürecek kadar zekâya sahipler. Soyut zekâ tabi ki ayrı bir konu ve bilim insanları hayvanlarda soyut zekâ işaretlerine dair fazla kanıt sunamadılar.
“Onların zekâları bizden az ya da çok” diyebilecek bir durumda değiliz (“çok” diyene bayağı rastlamışımdır). Çünkü hiçbir canlı türünün zekâsı diğeriyle mukayese edilmez, her türün yaşam alanı, karşılaştıkları yaşamsal güçlükler vb. birbirinden farklıdır. Tabi ki vahşi ortama adapte olmuş bir canlıyla, sosyal ortamda yaşamını sürdüren bir canlı aynı kefeye konulamaz.
Yakınımızda yaşayan canlıları tanıdıkça ve bazı olaylara şahit oldukça onların zekâ konusunda tahminimizden çok ilerde olduklarını anlayabiliyoruz. Hayvan sahiplerimizin de tanık olduğu birçok olay nedeniyle benimle aynı fikirde olduğuna inancım tam. Ama yine de zekâdan söz ederken tedbirli olmakta yarar görüyorum
Bu konuda olabildiğince önyargısız ve tarafsız olmalıyız, yoksa yanılgıya düşebiliriz; tıpkı “Akıllı Hans” vakasında olduğu gibi…
Bir zamanlar Hans adındaki at, bilim adamlarının zekâ ile ilgili düşüncelerini alt üst edecek bir yetenek sergilemişti. Hans’ ın sahibi Almanca herhangi bir sayı söylüyor ve Hans, bu sayı kadar ayağını yere vuruyordu, hem de hiç yanılmadan…
Öyleyse bu hayvan Almanca anlayabiliyor ve sayı saymayı biliyordu.
Olayı inceleyen araştırmacılar hiçbir bir hile bulamadılar. Sahibi ata herhangi bir işaret vermiyor, at da sahibinin herhangi bir hareketini izlemiyordu.
Bu olay üzerine birçok bilim adamı heyecanlanmıştı, çünkü artık hayvanların da soyut düşünebileceğine ilişkin kanıtlar ele geçmiş oluyordu.
Ama ne yazık ki Oskar Pfungst, böyle düşünen araştırmacılardan biri olduğu halde, aylarca çalıştıktan sonra işin sırrını çözdü ve üzülerek bu heyecana son verdi.
Peki, Hans sahibinin yüzünü bile görmediği halde nasıl oluyor da hiç şaşırmıyordu?
Çünkü Hans, saymayı tamamlamak için gerekli işareti sahibinden değil, hiçbir şeyin farkında olmayan seyircilerden alıyordu. Hayvan yere vurarak saydığı rakama yaklaştığında izleyicilerden gelen duygusal mesajlar, salınan hormonlar, heyecanlı hareketler ve sesler pik yapıyordu.
Hans ise bu seyircilerin yoğun tepki ve hislerini algılıyor ve sayma işini durduruyordu.
Evet, hile yoktu ama gerçekte Hans, ne sayı saymayı biliyor ne de Almancayı anlayabiliyordu. O sadece seyirciler heyecanlandığında yere vurmayı durdurmaya koşullanmıştı, çünkü böyle yaptığı her defasında ödülü hak etmişti.
Bu örnekten çıkan sonuçlar:
1-Hayvanları anlamaya çalışırken yaptığımız en önemli hata onları kendi bakış açımızla değerlendirmektir. Oysa onları anlayabilmek, ancak dünyaya onların penceresinden bakabilmek ve onların hislerini hesaba katmakla mümkün olabilir.
2-Bunu beceremediğimiz için onları ya çok fazla büyütüyor, ya da tersine yerden yere vuruyoruz. Ama insan-hayvan ilişkisinde hayvanları doğru yere oturtmayı bir türlü başaramıyoruz.



