Kapak Konuğu · Sayı 22

Aslı Şafak

Aslı Şafak

Oğultürk Merhaba, Sevgili Aslı Şafak öncelikle sizi dergimizde ağırlamaktan çok mutlu olduğumuzu söylemek istiyorum. Sizin için söylenebilecek daha çok şey var ama artık sorularımıza geçelim diyorum. Henüz öğrenciyken Tercüman Gazetesinde başladığınız muhabirlik, köşe yazarlığı, parlamento muhabirliği, TRT, ekonomi, Londra, derken mesleki yolculuğunuz sizi bu gün “Aslı Şafak ile İşin Aslı” adlı yine çok keyifle izlenilen programınıza getirdi. Bu mesleki yolculukta pek çok duraktan geçtiniz. Ekonomist bir kadın olarak ekonomi programlarınızda getirdiğiniz sözünü esirgemeyen, yüzü hep gülen, esprili yorumlarınız size özel bir hayran kitlesi kazandırdı. Ama şimdiki durağınız da da çok keyifli görünüyorsunuz. “Aslı Şafak ile İşin Aslı” alışılagelmiş bir talkshow gibi değil de bilindik bir işi alışılmadık bir yorumla ortaya koyduğunuz, alanında başarılı önemli konukları ağırladığınız aynı zamanda sosyal sorumluluklar konusunda da farkındalık yaratan kendi tarzınızı ortaya koyduğunuz bizimde çok severek izlediğimiz başarılı bir program.

Hemen şunu sormak istiyorum; Peki, Aslı Hanım sizce gazeteci” nedir, kimdir?

Bence her şeyden önce gazeteci duyduğunu doğru anlayan, onu doğru aksettirebilen kişidir. Arada hiçbir hata olmadan yoruma ihtiyaç duymadan olduğu gibi aksettirebilendir. Sadece ses kayıt cihazları yetmez gazeteci olmak için, bir de hem algılarınızın kayıt cihazları, hem de kalbinizin ve doğruluğunuzun kayıt cihazları da doğru şekilde çalışmalıdır.

Tarafsız, duygudan kendini arındırarak, vicdanlı bir şekilde yapılan ve halkın doğru haber alma özgürlüğüne saygı duyan iştir gazetecilik.

Bugünün Türkiye’sinde çok özlediğimiz bir tanım bu aslında ama olması gereken budur. Her türlü rüşvete, her türlü güzellemeye kapalı olan bir meslektir. Yani doğruyu yazmak doğruyu aktarmaktır ama tabi doğru anlamak kaydıyla.

Bir arkadaşım şöyle der; “çocuklar büyürken çevrelerinde ne varsa onunla oynar”. Sizin de gazeteci olmanızda, çocukken çevrenizdekilerin etkisi, özellikle de babanız Tayyar Şafak’ın etkisi olduğunu düşünür müsünüz?

Çocukken lego ve puzzle çok yapardım. Şanslı bir çocuktum çünkü babamın gazeteciliğinden dolayı çok sık yurt dışına çıkmasıyla beraber çok güzel oyuncaklarım oldu hep. Birde annemin kanseri sebebiyle 4 yıl Londra’da yaşadıkları için ben çocukken, çok fazla oyuncağı oradan temin etme şansım oldu. Bu da benim açıkçası gelişimimde çok katkı sağladı. Ama çevremdekilerin etkisi dersek tabii babamın gazeteci olması, evimizde dönemin en önemli gazetecilerine teyze, amca diyerek büyüme gerçeğini değiştirmiyor. Bu benim için çok önemliydi. Diğer taraftan o günün gazetecileriyle siyasi erk arasındaki ilişki biraz daha farklıydı. Gazeteciler kafa tutabiliyorlardı erke ve ben şunu bilirim, evimizde çok politikacı, çok başbakan yemek yemiştir ama bununla beraber doğru yazılması gereken şey doğru şekilde yazılmıştır da… Onlarda bunun alınganlığını çoğu zaman göstermemişlerdir.

Böyle bir çocukluk oldu benimki. Tabiki çok etkilendim, bütün bunlar, bu duruş, çevre beni çok etkiledi. Birde haber bültenleri yayınlanırken ki o zaman TRT tek kanaldı, ayin gibi izlerdik haberleri. Babamın işinden dolayı TRT haber merkezinin kurucularından biri olmasından dolayı da böyleydi, çatal bıçak sesi olmazdı soframızda, sadece politika konuşulurdu ve haber bülteni izlenirken büyük bir sessizlik olurdu. Babam tabi çeşitli şeylere kızardı böyle o esnada, çocukluğum tamamen haberin içinde siyasi yorumlarla siyasi diyaloglara şahit olarak geçti. Birde tabi siz uyurken yan tarafınızda babanızın daktilo sesini duyarak büyümek de bir başka ayrıcalık olarak tanımlanabilir. Yani babam çok etkili oldu, hatta ben gazeteci olacağım dediğimde babam hiç istemedi. Çünkü gecesi gündüzü olmayan bir meslek.

Deprem oluyor, sel oluyor, savaş oluyor, seçimler oluyor eve uğramıyorsunuz bazen günlerce haftalarca bunu bildiği için hiç istemedi. Doktor ya da mimar olmamı çok istedi. Ama babamın ne yazık ki hesaplayamadığı bir şey vardı. Kızının öyle bir bilimsel kafası yoktu kızı matematik kafaydı ama daha çok sosyal işlerin matematiğine, ekonomiye onlara aklım eriyordu. Dolayısıyla benden ne doktor olurdu ne de mimar olurdu zaten öyle bir sabrım da yoktu. Sonuçta ortaya çıkan mal bu oldu:)

İyi ki de öyle olmuş:) Bu arada mesleki yolculuğunuzun tam da ortasında Londra’ya taşınma kararı bir çeşit cesaret midir?

Evet, bir çeşit cesaret. Başka şeylerde vardı, ben kendimi cesur diye tanımlayabilirim bu konuda çok mütevazi olmayacağım evet cesurumdur.

Yıkmaktan da yeniden yapmaktan da üretmekten de hiç kaçmam. Kariyerimin tam ortasındaydım ve bu esnada aslında TRT de güzel bir işim vardı. Üç buçuk saatlik sabah kuşağı yapıyorduk, haber kuşağı yapıyorduk o dönem çok da ilgi görüyordu hatta Çetin Altan bile köşesinde bunu yazmıştı.

Bu kadar ilgi gören bir iş yaparken eşimin BBC ye gitmesiyle beraber ben bir süre bocaladım hatta ücretsiz izin alıp 7 ay Londra’ da onunla yaşadıktan sonra döndüm ve birkaç ay kendi kendime kalıp ne yapmam gerektiğine karar verdim. Sonra dedim ki; Benim yapacak çok işim var hayallerim var bu dünyada. O zaman bu hayalleri nasıl gerçekleştirebilirim?

Gideyim. Ben gideyim gitmeliyim çünkü ne yazık ki Ankaralı bir gazeteci olarak İstanbul’ da televizyonla ilgili yazmakla ilgili hayallerimi gerçekleştirmek için Ankara’ dan gitmek çok yeterli olmayabilir çok çok çabalarsınız ve her zaman şans yaver gitmeyebilir. Ama ben Londra’ ya gidersem kendimi başka şekilde üretirsem yepyeni bir ülkeyi tanıma üzerinden kendimi de tanıyarak yeniden keşfedebilirsem çok havalı dönebilirim diye düşündüm İstanbula. Hemde yazar olmayı çok istiyordum orada biraz yazarlığa da eğilebilirim diye düşündüm. Böyle bir karar verdim evet.

Bir de, şöyle bir şey oldu, ben şuna çok inanıyorum kendim yaşadığım için bunu söylemek isterim; bir ikilemde kaldığınız zaman hayatta, “gideyim mi kalayım mı” ben bu ikilemi çok yaşadım o yıllarda Londra’ ya gitme kararı verirken ne yapmalıyım, burada işim iyi e şimdi gelmişim kaç yaşına gideyim mi kalayım mı diye…

Bence o an çocukluk hayallerinize dönün ve orada ne istediğinizi hatırlayın. Çocukken istediğiniz şey, hayaliniz size doğru kararı verdirecektir ve onu hatırlayarak o yolu seçin.

Ben çocukken yazar olmak istediğimi hatırladım ve dedim ki; “tamam kızım yürü, yani Ankara’da TRT de muhabir ve programcı olarak gitmek yine belki seni yazar yapar ama Londra sana bambaşka bir perspektif katar.” Evet, “Mrs no body” hiç kimse olacaksın orada. Gideceksin ve yeniden başlayacaksın, hiç önemi yok sen git sana çok daha fazla şey getirecektir. Gerçekten de Ankara’ da çok güzel, çok lüks bir evim varken, Londra’ da küçücük kırık dökük bir evde yaşama başladık. Ama o “bayan hiç kimse” olmak hali de, o kırık dökük evde daha küçülme minimal yaşama hali de o kadar çok şey öğretiyor; bütün yüklerinizden arındığınız büyük bir mutluluk..

Tabiki sancılı oldu, olmaz mı? Bazen o evin duvarları içinde diyordum ki eşime; ”beni kimse görmeyecek mi burada, ben burada böyle ölecek miyim kimse farkıma varmadan?”

O bana cesaret verirdi derdi ki; “merak etme akacak kan damarda durmaz. Bak sen televizyonlara döneceksin ve çok güzel işler yapacaksın, yazacaksın” hep bu cesaretle ben orada yaşadım ama çok şey öğrendim. Kişiliğimin gelişiminde Londra çok önemli bir kilometre taşıdır. Tıpkı yedi yıl öncesinde “İstanbul’a çok havalı dönerim” dediğim gibi Londra’dan İstanbul’ a dönüşüm çok havalı oldu. İlanlarla oldu Allah allah fragmanlarla oldu. İnanamamıştım, gerçekten hayal ettiklerim bir bir gerçekleşmişti.

Peki, özellikle mesleğiniz adına nerede işler daha kolay ya da daha keyifli, İngiltere, Türkiye?

Tabiiki İngiltere daha zor. Bakmayın Türkiye’ de ünlü olmak çok kolay. Türkiye’ de televizyona çıkmak, televizyonda bir şey yapmak çok kolay. İngiltere öyle değil İngiltere’ de televizyona çıkmak için bunu profesyonel meslek haline getirmeniz ve bunun için de iyi olmanız gerekiyor.

Burada öyle bir şart yok, burada klişe olabilirsiniz, kötü olabilirsiniz ve yine de televizyonda bir şekilde size yer olabilir.

Aslı Şafak
Aslı Şafak

Hatta ben İngiltere’de arkadaşlarıma, komşularıma, İngilizlere televizyoncu olduğumu söylediğimde, “Nasıl yani, sen televizyona mı çıkıyorsun?” diyorlardı. İnanamıyorlardı, çünkü o kadar zor bir iş ki orada televizyonda olmak. Bu açıdan çok daha üst düzey bir iş yapıyor İngiltere. Hem basını hem televizyonu. Bunu hiç inkâr edemem ama burada şikayet ettiğimiz pek çok şeyi orada da görüyoruz. Eşit işe eşit ücret yok. Orada da erkekler kayırılıyor, kadınlardan daha fazla maaş verilebiliyor, orada da adamına göre davranılabiliyor. İnsanın olduğu her yerde olan zaaflar orada da kendini gösteriyor. Yani bu anlamda da çok adaletli, şahane bir ülkeden bahsedemeyeceğim. O kadar fazla şey gördüm ve yaşadım ki çalıştığım yerlerde, dolayısıyla İngiltere daha zor işler için. Türkiye’ de bir şey olmak daha kolay.

Gazeteci, radyocu, televizyoncu, yazar, hoca. Bunlar sizi mesleki anlamda bütünleyen parçalar olarak tanımlanabilir mi, yoksa bütünlenmeye devam edip başka ilaveler de olacak mı bu listeye?

Çok teşekkür ediyorum birçok sıfat sıralamışsınız benim için. Bunların hepsini büyük bir onurla ve kendimle gurur duyarak kabul ediyorum.

Evet, bunlar beni bütünleyen parçalar ama birbirinden ayrı tutulamayacak parçalar aynı zamanda. Çünkü iyi bir gazeteci ya da televizyoncu aslında iyi bir hocadır. Ama aynı zamanda iyi bir pazarlamacı ve satıcıdır da. Çünkü bana verilen saati ben satmakla yükümlüyüm. Dolayısıyla hepimiz satıcıyız. Bunu iyi yaptığınız takdirde işinizde başarılı olarak addediliyorsunuz.

Bunların tamamı hatta hocalıkta bir satıcılıktır; çocuğa o bilgiyi bir şekilde “aa bak kuş geçiyor” diye yedirmek, o saati ona güzel geçirtmek, dikkatini ayakta tutmak. Yazarlık keza, radyoculuk öyle bunların hepsi aslında satıcılığın, satış elemanı olmanın birbirinden ayrılamayan birbirini bütünleyen çeşitli kolları.

Şimdi bu parçalara ne eklenebilir ilaveler olacak mı? Evet, ama yazarlık çok zor bir iş ben bu yazar sıfatının altını gerçek anlamda zenginleştirerek doldurmak dileğindeyim. Çünkü kurgu yazmak istiyorum mesela bununla bu parçalara bir şey daha ekleyebilirim. Onun dışında hocalığı başka alanlara yayabilirim. Çünkü Türkiye’ de ne anlattığınız kadar, nasıl anlattığınız da önemlidir. İletişim çok önemlidir. Klasik iletişim dersleri teorileri artık tarihe karıştı. Kişilerin öğrenme metotları üzerinden bunu yapmak gerekiyor. Bunları ekleyebilirim. Aynı zamanda bir kuram üreticisi olarak kendimi tanımlamak istiyorum. Çünkü çok düşünen, çok okuyan sanat tarihine ve operaya çok meraklı olan biriyim. Belki önümüzdeki zamanda sanatla ilgili bir şeyler yaparım neden olmasın. Mesela niye bir enstelasyon çalışması, bir sergi olmasın, niye bununla çeşitli projelerde yer almayayım. Bunlar hep hayalimde olanlar ve bunları gerçekleştirebileceğime inancım da tam. Umarım her şeyi yapmış olurum, sizinle bir daha bir araya geldiğimde bunları tamamlamış olurum.

İnşallah tabii, bizde keyifle takip ediyor olacağız sizi. Geçen yıl programınızda da yer verdiğiniz plaklar neden önemli sizin için.. Bunu soruyorum çünkü biz de (eşim ve ben) müzik dinlemek için plak tercih eden azınlıktayız. Belki de algıda seçicilik ama bunu gerçekten merak ediyorum. Bir de bu yıl stüdyo da ki bisikletler. Tüm bunları sizden dinleyebilir miyiz?

Biz plaklarla çok içli dışlı bir program yaptık geçen yıl. Çok önem veriyoruz çünkü plağa; çok acayip bir şey nasıl diyeyim size, plak aslında duygu taşıyor, ciğeriniz kalbiniz titriyor o tınılar o ses ile. Siz de düşkün müşsünüz; bilmiyorum, sizde eşinizle birlikte dinlerken bunları hissediyor musunuz?.

Evet kesinlikle. Her şeyin dijitale dönüştüğü bu zamanlarda, en azından müziği orjinale en yakın, en yalın haliyle dinlemek müthiş bir şey. Bir de tabii ister istemez nostaljinin duygusallığı da farklı oluyor.

Benim mesela ciğerim titrer plak dinlerken. Ama evinde çok fazla plağı olan biri değilim pikabı olanda biri değilim. O tarafta çok profesyonel olamadım ne yazık ki. Çünkü o çok titizlik gerektiriyor ve ben o konuda biraz zayıfım.

Bu arada Ekonomistin yıllar evvelki bir araştırmasında şöyle bir şey vardı; son dönemlerde nostalji dizilerin etkisiyle plaklar çok revaçta artık pikap alıyor herkes evine,fakat kimse çalmıyormuş. Ekonomist’ de araştırmış, niye demiş ve İngiltere’ de yapılan araştırma da insanlar “çok tozlanıyor da o yüzden ilgilenmiyorum” cevabını vermiş. Yani sahip olma dürtüsüyle o nostalji dizilerinin etkisiyle alıyorlar bu plakları ama layık oldukları özeni göstermiyorlar.

Ben illa bir plak dinleyeceksem opera ya da klasik müzik tercih ederim. Operacıyım dır, klasik müzikçi yimdir, bunları çok seviyorum.

Nasıl ki pikap sofistike olma hayata başka daha derin gözlerle bakma halidir, bir başka sofistike olma halini biraz şehir medeniyetiyle birleştirerek, bu sezon, bir medeniyet sembolü olan bisiklet üzerinden yol aldık.

Çünkü geçen yaz bir çocuğumuz 19 yaşındaki Umut Gündüz, Ankara’ da evine giderken bisikletiyle, alkollü bir sürücünün arkadan çarpıp kaçması ve çocuğu orada öyle bırakması sonucunda hayatını kaybetti. Biz buna çok içerledik. Umut’u hiç birimiz tanımıyoruz ama bu öykü o kadar ciğerimizi deldi ki, biz de “bu yılı Umut’ a adayalım” dedik ve stüdyomuzun her tarafını bisikletlerle donattık.

Birde ÇEKÜL’le anlaştık “Aslı Şafakla İşin Aslı programı Umut’ a ses ol Ormanı” kuralım dedik. Seyircileri de buna dahil ettik. Biliyor musunuz çok güzel bir şey oldu; normalde pandeminin bu kadar hepimizi sıktığı, bu kadar tembelleştirdiği bir ortamda bağış davranışının, iradesinin bu kadar zayıfladığı bir dönemde Programdaki anonslarla 6 ayda o kadar ağacı bir araya getirdik ve ormanımızı oluşturabildik. Şimdi havalar ısınsın hep beraber oraya gideceğiz, bütün bisikletlilerle, arkamızdakilerle Umut’ un anısına ormanımızı hep beraber açacağız. Dolayısıyla bu başarıya imza atmak ekip olarak hepimizi çok gururlandırdı. Çok teşekkür ediyorum buradan bir kere daha sevgili seyircilerimize ve destek olan herkese.

Harikasınız bizde bu duyarlı davranışınız için sizlere teşekkür ediyoruz. Peki bir de şunu sormak istiyorum kelimeleri fena halde savurduğumuz bu çağda, “gitmek-kaçmak” konusunu sıklıkla dile getiriyorsunuz. Gerçekte farkları ne?

2. Ted konuşmamı dinlemişiniz. O dönem referandumdan hemen önceydi ve herkes istemediği bir iktidar eğer seçilirse bu ülkeden gitmekten bahsediyordu. İşte “abi kapağı Amerika’ya atalım” işte “abi Avrupa’ya gidelim, çocuğumu şurada bir okula yazdırsam…” Bende bu konuşmada şunu söyledim; “Sizin yaptığınız şey gitmek değil. Çünkü gitmek bilinçli bir eylemdir, gitmek irade dahilinde seçerek planlayarak yapılan bir eylemdir. İnsan giderken her şeyiyle gider ama sizin yaptığınız eğer böyle olursa ben giderim demek kaçmaktır ve bu da hiçbir hayalin içinde yer almaz, bir amaç içinde barındırmaz dolayısıyla kaçmayın. Aaa gitmek istiyorsanız tabiiki gidin. Yeni bir insan olmak için gidin, dil öğrenmek için gidin, mesleğiniz için gidin, tutkunuz için gidin. Ama beğenmediğiniz bir yönetim biçimi için gitmek bu ülkeyi terk etmektir ve kaçmaktır.” Bu benim ağırıma giden bir şeydi, bu kabullenemediğim bir konuydu.

Özellikle de beyaz yakalıların çok fazla dile getirdiği bir konuydu, çok kibirli bir tavır olarak görüyorum. Ama gitmek eylemini; “beğenmiyorum ben gidiyorum!” şeklinde ifade ediyorsanız, işte oradaki “ben”i kibirli görüyorum. Oysaki onun içinde çok ciddi bir değersizlik hissi var. O kibirli tavrın altında, kaçarak kendini hiçleştirme hali var o yüzdendi ona itirazım.

Bence çok büyük bir fark var arada, gitmek iradeyle, kaçmaksa kendini değersiz kılarak hiçleştirmekle alakalı bir şeydir ve hiçbir hayale hiçbir akla sığmaz. Bir savaş halinde Suriyelilerin ne yazık ki vatanlarından kaçtığı gibi, canlarını kurtarmak için kaçmak öyle bir şeydir işte tam da öyle bir şey. O yüzden durup düşünmek gerekiyor hangi koşulda ne yapıyoruz diye.

Biraz da kitaplardan söz edelim istiyorum. Anlaşılan o ki ekonomi gibi dışarıdan çok soğuk görünen (ez azından bana) bir konuyu, bambaşka bir perspektifle anlatabilme yeteneğiniz müthiş. Sanıyorum “Sayının Namusu” da bunun yaşama geçmiş kanıtı. Ne demek “ Sayının Namusu”?

Sayının namusu nedir biliyor musunuz?; Ekonomi gazeteciliği normal gazetecilik kadar değerli ama normal gazetecilikten bir tık daha yukarıda daha başka bir bilinçli namus anlayışı gerektirir. Çünkü sayılar netmiş gibi görünmekle beraber üzerinde çok kolay oynayabileceğiniz, çok kolay manuple edebileceğiniz zavallı figürlerdir.

Aslı Şafak
Aslı Şafak

Örneğin iktidar yanlısı bir gazete; “enflasyon bir yıl önceye göre düşmüş ama bir ay önceye göre artmış” sa bu durumu “enflasyon düşük” olarak gösterebilir. İktidara muhalif bir gazete de enflasyonu bir ay önceki veriyi alarak yüksek gösterebilir. Hayır, bu ikisi de namuslu bir tavır değildir. Siyaseten nerede durduğunuzun bir önemi yoktur ekonomide sayıları yorumlarken. Sayılar reel olgulardır ve bunlar aynı netlikte aynı reellikte yorumu hak ederler. İşte namus burada yatar. Bu yorumdaki ayarı kaçırdığınız zaman siz namussuzsunuzdur.

İlla namussuz olmak için birinin iffetine söz söylemek, kara para aklamak, çalmak gerekmiyor. Bunun üzerinde kalem oynatmak bunu manuple etmekte namussuzluktur ve zaten diğer bütün zeminlere buradan bir odak noktası hazırlar aslında. Dolayısıyla “sayının namusu” derken ben bunu kast ettim.

Ekonomi yayıncılığı ekonomi gazeteciliği çok namus gerektiren bir meslektir. Rakamlarla oynamayacaksınız. Gerçekten yükseliyorsa, diğer bütün rakamlarla destekleyerek anlatacaksınız, düşüyorsa da yine bütün rakamlarla destekleyerek anlatacaksınız. İşinize geldi mi böyle işinize gelmedi mi şöyle olmaz bu işler o zaman bu iş namusuyla yapılan iş olmaktan çıkar.

Hemen bir yıl sonra da “Bana bana hep bana” geliyor. “Rantımızın boyutu bulunduğumuz konuma göre büyüyor. Hesap soracaksak, önce kendimizi düzeltelim” harika bir tanımlama olmuş. Kitap özelinde bunu biraz anlatabilir misiniz?

Evet, rantın boyutu bulunduğumuz konuma göre hep değişiyor. Ne demek bu?; Şimdi rant 1949 da Türkiye ye girdi kavram olarak. Bu da şu demek ti: Traktör gelince memlekete çok tarım işçisi işsiz kaldı ve köylerden kente akın akın göç başladı 49 ve 50 de. Böyle olunca da kentte arsa fiyatları inanılmaz arttı emlak fiyatları arttı, çünkü o kadar çok talep var ki birden bire gecekondulaşma da işte burada başladı. Parası yetemeyenler kendilerine bir gecede ev kurdular. Ve bunun adı “rant” oldu. Yani “rant” dendiğinde biz arsa rantı, emlak rantı anlıyoruz.

Ben bu kitapta rantın tanımını değiştirdim, günümüze uyarladım. Çünkü bana göre rant artık demode bir kelime, emlak ya da arsa olarak geçtiğinde.

Rant çıkardır aslında. Her şeyden rant sağlar hale geldik vıcık vıcık hale geldik. Yani günlük hayatta bir cenazeye gidip ağlamaktan da duygusal rant sağlıyoruz, vergi kaçırırken de rant sağlıyoruz, evimizi alırken de satarken de her yerden bir şekilde çıkarımıza göre iş yapmaya çalışıyoruz. Dikkat etsenize bizim memlekette biz bir ev alırken evi nasıl kötüleriz değil mi; böyle harabe alıyormuş gibi davranırız fiyat düşürtmek için. Satarken de aynı evi, sanki saraymış gibi satmaya çalışırız.

İşte benim anladığım rant bu. Ama bununla beraber rantın pek çok çeşidini her yerde görüyorum artık toplumda. Siyasi rant var, retorik rantı var konuşmalarda, duygusal rantlar var, çok var yani, saymakla bitmez. Şimdi bu noktadan rantımızın büyüklüğü de bulunduğumuz konuma göre değişiyor. Yani ben Aslı olarak kırmızı ışıkta geçerek kazandığım bir dakikalık rantı, beni alın büyük bir holdingin başına getirin ya da bir siyasi partinin başına getirin o zaman bunu milyarlara endeksleyebilirim. Yani ben sıradan vatandaşken ne rant sağlıyorsam onun kat be katını güçlendiğim zaman konum olarak sağlayabiliyorum. İşte dolayısıyla bizim memlekette rantımızın boyutu da bulunduğumuz mevkiye gücümüze paramıza göre ne yazık ki değişmekte.

Kitapta ben bunu anlatmaya çalıştım ve herkes “ bana bana hep bana “ dediği için, ne yazık ki kolektif bilinçten çok uzak bir şekilde yaşıyoruz. Ama toplumsal bilince erişememek bizi birey yapmıyor, tam tersine gönüllü kullar yapıyor. Etienne de La Boétie’nin o kitabını çok severim “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev” tamda bunu anlatmaya çalıştım aslında.

Kesinlikle katılıyorum söylediklerinize. Ne yazık ki durum böyle. Eskilerin dediği gibi çivisi çıkmış vaziyette. Sevgili Aslı Şafak her zaman pozitif, güler yüzlü, neşeli, en önemlisi de güçlü bir karaktersiniz. Ama mutlaka sizi de sinirlendiren, kızdıran, demoralize eden bir şeyler vardır. En çok ne sizi bu ruh haline sokar?

Ben aslında çok çabuk sinirlenen biriydim. Son zamanlarda daha bir gevşedim bu son iki buçuk üç yıldır yaptığım bu programında çok büyük etkisi oldu. Ekonomi anlatırken daha haberciliğin içinde ister istemez gergin mizaçlı oluyorsunuz.

Şimdi beni ne demoralize eder?; Beni geç kalan insan demoralize eder. Niye?; Çünkü bu bir ahlaktır, bu bir itibardır; vaktinde gel arkadaşım ben geliyorum. “Trafik vardı...” İstanbul’da trafik hep var. Ayarlayacaksın, gerekirse 20 dakika erken geleceksin. Neden senin geç çıkmanın alternatif maliyeti benim orada seni beklemem oluyor ayıp değil mi? Sen bekle o zaman illa bir şey gerekiyorsa sen gel bekle. Dolayısıyla geç kalmak beni çok sinirlendirir.

İşini ahlakıyla yapmamak, baştan savmak, önemsememek, bunlar sinirlendirir. Onun dışında da call centerlar, telefon hatları, onlar beni çok çıldırtıyordu. Şimdi kendime söz verdim, her call center aradığımda mesela gsm operatörümü arıyorum, kendi kendime diyorum ki; “Aslıcım çookk tatlı konuşacaksın ne pahasına olursa olsun” ve hakikaten de öyle konuşuyorum ve kapatınca da ödüllendiriyorum kendimi. Böyle böyle kendimi düzeltmeye çalışıyorum. Bu kadar yani aslında büyük şeylere sinirlenmem, genelde susar otururum. Hayatın ritmine ve adaletine çok inandığım için susarım. Ama haksızlık, kadın cinayetleri ve tabiki hayvana şiddet, çocuk istismarı bunlar beni sinirlendirmekten öte kalbimi kırıyor. Bunlar ciğerimi dağlıyor, acı veriyor. Bence memleket olarak hepimizin itibarını yerle bir eden olaylar ama biz bunu fark edemiyoruz.

Bir de prensipler konusu var. Sizin vazgeçmeyeceğiniz prensipleriniz desem?

Doğru olmayı seviyorum. Doğruluktan kastım mükemmeliyetçi bir doğruluk anlayışı değil. Yalan söylememek, dedikodu yapmamak, insan satmamak, bunlar artık prensip erdem gibi görünüyor ama bunlar zaten olması gerekenler. Ben bunların erdem olduklarına artık inanmıyorum.

Mesela eşitlikçilik; eşit olmak benim için çok önemlidir. Kim ne yaparsa yapsın biri birinden daha üstün olmamalı bu hayatta ve herkesin herkesten öğreneceği şeyler olmalı. Bunlar benim prensiplerim işte, eşitlikçi bakış açısı vicdanlı olma hali, merhamet, birde kadınsı duygusallığı çok seviyorum. Erkek olmayı reddediyorum, eril dünyada eril toplantı yapmayı reddediyorum, onlar gibi konuşmayı reddediyorum beyaz yakalı retoriğini reddediyorum.

Ben kadınım yürüyerek işime gidiyorum ve sokakta gördüğüm yaralı bir hayvan, kedi, köpek eziyet gören bir canlı bir sokak çocuğu ne olursa olsun bunun üzüntüsünü yaşayarak işe gittiğim zaman bir erkek gibi o anda davranamayabilirim belki o anda gözümden bir yaş dökülüyor... Hiçte bundan vaz geçecek değilim. Profesyonelliğe sığmayacak bir şey olduğunu da düşünmüyorum. Sadece ver yansın etmeden asilce yapılan her türlü tavrın o iş içinde anlam bulacağını düşünüyorum. Dolayısıyla da bunlar prensiplerim, bunlar prensip mi emin değilim bunlar her insanda olması gereken özellikler değil mi siz ne dersiniz?

Evet, “insan” düşünen bir varlıksa zulme nasıl tepkisiz kalabilir ne oldu bizim toplum bilincimize, vicdanımıza? Yoksa yok muydu? Peki, buradan devam edelim ve son günlerin trajedisi diye niteleyebileceğimiz “İstanbul Sözleşmesi” konusunda bir kadın olarak kişisel yorumunuz nedir? diye sorayım size.

İstanbul Sözleşmesinin feshinde çok canım yandı çok kırıldım. Kalbim çok kırık.

Hiçleştiriliyormuyuz, yok mu sayılıyoruz?Nüfusun yüzde ellisi, yani oyların binde üçüne bile ulaşamayan bir partiye kurban mı verildik..

O kadar üzülüyorum, o kadar içim acıyor ki, kırgınım diyecek bir şey bulamıyorum haysiyetim zedelendi bunları düşünüyorum Çok acı verici. Neden bir kadını korumak, bir çocuğu korumak neden bir canlıyı korumak bu kadar zor? İstanbul Sözleşmesi kadınlar özelinde konuşulabilir ama daha genelde de neden bir canlıyı korumak bu kadar zor?

Ben öyle beylik laflar etmek istemiyorum eğitim şu bu gibi. Evet, eğitim önemli mutlaka eğitilmemiz gerekiyor, insana değer vermek dinimizin temelinde var, kitabımız da var bunun eğitimden bambaşka bir noktası yok mu? Öyle düşünüyorum çok kırıldım ve gönlümün alınmasını istiyorum. Hepimizin kalbinin onarılmasını talep ediyorum çok mu kadınsı çok mu romantik bir talep bu kalbimin kırıklığının giderilmesini istiyorum. Gönlümün alınmasını istiyorum, mutlu olmak istiyorum. Sevinmek, gülmek, “yaşasın” demek istiyorum. Bu kadar yani çok insani isteklerim var bu kadar zor olmamalı diye düşünüyorum.

“Kadınlar ekonomiyi öğrendiğinde ülke kurtulur” diyorsunuz. Aslı Hanım siz kendi ekonominizi nasıl yönetiyorsunuz?

Aslı Şafak
Aslı Şafak

Ah bu soruyu es geçmek istiyorum:) Para biriktirmeye çalışıyorum ama İstanbul’ da yaşamanın bedeli var sizde çok iyi bilirsiniz belli bir yaşta olmanın bedeli var. Bu işi yapıyor olmanın göz önünde olmanın bedeli var. İstediğiniz kadar ekonominizi çok iyi yönetmeye çalışın, içine girdiğiniz sosyal topluluklar, almanız gereken hediyeler, gitmeniz gereken mekânlar, bir şekilde size daha pahalıya patlayabiliyor. Dolayısıyla bir sosyallik harcamanız var artıyor bunu asla ben böyle olduğum için böyle harcıyorum anlamında söylemiyorum, ister istemez artıyor daha çok harcama kaleminiz oluyor. Takip etmeniz gereken kaynaklar farklılaşıyor gibi gibi gibi... Ama yine de elimden geldiğince ben bu konuda minimalistimdir, neyi istemediğimi en azından çok iyi bilirim, kaliteye önem veririm 100 tane şeyim olacağına 5 tane olsun ama iyi olsuncuyumdur. Aynı şeyleri giymekten aynı eşyalara bakmaktan hiç sıkılmam, sıkılan bunalan bir tip değilimdir. Koşullar ne getiriyorsa ona adapte olmaya çalışırım.

Ekonomimi yönetirken ve ağzımın suyu akıp harcama yaptığım kalemlerden biri sanattır benim. Resim çok severim gücüm yettiğince beğendiğim eserleri, kendime yakın bulduğum iyi sanatçıların eserlerini almaya gayret ederim en büyük harcama kalemim budur. Ama tabii bunu da sürekli yapamam öyle büyük bir gelirim yok ama elimden geldiğince. Dolayısıyla para biriktirmeye dikkat ediyorum ama diğer taraftan da kaliteli ama sofistike kaliteli, entelektüel kaliteli ve çok maksimalist olmayan sade bir hayat sürüyorum. Küçücük bir evim var ve bu evde kendimi mutlu edecek aktiviteler içindeyim. Budur yani böyle yönetiyorum. Mutluluğum ön planda ama bunun içinde har vurup harman savurmuyorum, kaliteden yanayım.

Öngörülemez bir dönemden geçiyoruz malum. Belki de olan biten her şey bir dönüşümün hızlandırılması için tasarlanıyor. Tabii bu dijital dönüşümün olumsuz olduğu kadar olumlu ve hatta konforlu bir tarafı da var. Sizin yorumunuz nedir, bu bir tehlike yaratabilir mi geleceğimiz için?

Digital dönüşümü seviyorum, hızlı olması sebebiyle, zamandan büyük bir tasarruf yaptığımızı düşünüyorum. Mesela kendi mesleğim adına “dijitalleşmeyle birlikte televizyonculuk ölür mü” diye aklıma geldiğinde, hayır hiç öyle bir şey olmayacağını düşünüyorum. Televizyonculuk ölmez, niye ölsün. Ama Türkiye’de televizyon yöneticilerinin artık demode olduğunu düşünüyorum. Genç, maceraperest, yenilikçi televizyon yöneticilerine ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bence televizyon yöneticileri artık ayrılırsa televizyon ölmez yaşar hem de çok güzel yaşar diye düşünüyorum. Bir taze kan gerekiyor televizyona mesela, yoksa dijitalleşmenin altında ezilebilir mi evet yani bu kafayla bir süre sonra ezilebilir. Ama dijitalleşme hayatımızı çok kolaylaştırdı, teknolojik gelişimler çok kolaylaştırdı ben böyle şey demek istemiyorum; “yüz yüze görüşmelerimiz şöyle oldu ah eskiden…” Eskiyi de özlemiyorum, çok da memnunum bu hayattan. Londra’daki bütün yakınlarım Ankara’da ki yakınlarım herkes elimin altında bir kamerayla görüşmeye bakıyor. O kadar güzel o kadar mutluyum ki bir pandemiyi böyle atlattık biz. Nasıl dijitalleşmeye hayır diyebilirim?

Bulunduğumuz koşullardan şikâyet etmek yerine bunlara adapte olmak ve bunların keyfini çıkarıp kendimize göre bir hayat kurmaktan yanayım. Bu arada, burada şunu da söylemeden edemeyeceğim, şimdi çok kişiselleştirildi her şey, yani dijitalleşme çok kişisel bir şey bugün Netfliks i açtığınızda “aa merhaba Aslı şunları şunları izledin şunları şunları da seversin...” falanca yeri açtığınızda öyle. Mağazaların aplikasyonlarını, markaların, açtığınızda “sen bunu bunu almıştın bunlar tam sana göre...” hep kişisel. Bugün Adidas bile kişiye özel bir ayakkabı tasarlayabileceğini söylüyor aynı paraya. Dolayısıyla bu kadar kişiselleştirilen dijitallik üzerinden dijitalleşme üzerinden bu kadar kişiselleştirilen bir dünyada, artık toplumsallaşma rüyaları görmeyelim arkadaşlar. Ben sadece bunu söylemek istiyorum gerçeği kabul edelim.

Dijitalleşmenin getirdiği bireyselleşme kötü bir şey değil, birey olmak kötü bir şey değil, birey olmak insanın yükselebileceği en büyük mertebe. Çünkü birey olmuş bir insan, yaptığının hesabını verebilen gerektiğinde özür dilemeyi bilen yetişkindir. Bireysellikle, bencilliği birbirine karıştırmayalım. Bencil olmaktır burada negatif olan. Dolayısıyla düzgün birey olmak kendi devrimini gerçekleştirmek, bugün nasıl ki bundan 30 yıl evvel meydanlara çıkarak milyonların toplandığı protestolar revaçtaydı ve işe yarıyordu ve artık o devir değil. Dolayısıyla her birey kendi devrimselliğini gerçekleştirmek kendi devrimini yapmak zorunda diyebilirim burada.

Peki beklenmedik anda ortaya çıkan ve bir yıldır yaşamı tüm alanlarda etkileyen Pandemi, global dünyayı orta - uzun vadede nasıl şekillendirir sizce?

Pandemi dünyayı orta ve uzun vadede işte böyle etkiler. Protest tavır artık sokaktan eve girdi. Pandemi bunu netleştirdi bunun altını çizdi. Kredi kartıydı bunu 90 ların başında ortaya koyan çünkü borçlanma sanayicinin ticaretle uğraşanın tekelinden çıktı kredi kartıyla halka tabana yayıldı bütün dünyada. Bu da sokağa çıkanların sayısını azalttı, yani protesto etmek için çıkanların sayısını azalttı 1960 ile 1990 arasını düşünün o 30 yılda yüzlerce protesto eylemi oldu. 1990 ile 2020 arasını düşünün, kaç tane sayarsınız en fazla 10. Şimdi çok azaldı. Niye? Herkes borçlu, evinin taksidi, arabanın taksidi, okulun taksidi, aldığı kazağın, yok işte play-station ın onun bunun. Dolayısıyla bu kadar tabana yayılan borçlanma protesto damarlarını keser toplumda. O protestlik ne oldu işte bu pandemiyle beraber eve kapanan insan dijitalleşen dünya, sosyal medya üzerinden kendini gösteriyor olabildiği kadar cesur, bir noktaya kadar çünkü herkes borçlu. Dolayısıyla da dünya bundan sonra dediğim gibi az önce kendi devrimini yapan bireylerin dünyası olacak. Yani yeni kuşaklar önemli ama burada yeni kuşak çok iyi geliyor söylemine sığınan 40 yaş üzerini kabul etmiyorum 80 yaşında dahi olsak kendi devrimimizi gerçekleştirmemiz gerekiyor çünkü artık bir ömre 4 kariyer sığabiliyor. Devrim kendini yeniden dönüştürüp çağa adapte olmak ve yine de insan olarak seni kıran, seni üzen toplumsal olaylara tepkini ortaya koyabilmektir. Buradan yola çıkacağız. Yani bireyselliği tu kaka yapmadan taçlandırıp gerçek anlamda yetişkin bireyler olanın yolunda ilerlememiz gerekiyor.

Dünya bizden artık bunu talep ediyor. Çünkü ben iyiliğin geleceğine inanıyorum yani pandemiyle beraber başka bir bilinç düzeyine geçiş yaptığımıza inanıyorum ve bu da insani olana geçiştir. İnsani olana geçemeyen sınıfta kalacak bence.

Bütün bu kaosun ortasında bir de “yaşam hakkı” konusu var. Her tür canlının yaşam hakkından söz ediyorum tabii. Sanırım en büyük kırılma da burada yaşanıyor. Zira genellikle “yaşam hakkı” cümlesini insanı merkeze koyan bir bakış açısıyla ele alıyoruz. Oysa yaşam hakkı tüm canlıların ortak hakkıdır. Bu konuda siz de içinizden gelen ne varsa paylaşırsanız çok mutlu olurum.

Tamda işte bu, yani insani olamayana geçemeyen, canlıya eziyet eden sınıfta kalacak. İnsanlıktan atılacak. Canlıya eziyet etmek kabul edilebilir bir şey değildir. Kadınları öldürüyoruz, erkekleri öldürüyoruz insanlar terör eylemlerinde ölüyorlar ya da sakat kalıyorlar ama dili olmayana yani sokak hayvanları, doğada ceylana, timsaha, yılana, ayıya, küçük çocuklara kendini anlatamayan, yaşlılara kendini koruyamayan eziyet eden, zarar veren o yaratıklar insan sınıfında olamayacaklar artık. Çünkü yenidünya düzeni bunu gerektirecek. Dolayısıyla da bir kapı olmalı diye düşünüyorum hayal ettiğim şey bu o kapıdan giremeyenler olmalı dışarıda kalanlar olmalı. Galiba böyle bir kapı ve sınıflandırma yaparsak o dili olmayan canlıları en başa koymamız gerekiyor. Ben bu tür twitler attığımda sosyal medyada öyle tepkilerle karşılaşıyorum “aa Aslı hanım işte Allahu Teâlâ korur o canlıları, insandır önemli olan...” ya arkadaşım Allah insanı da korur o zaman ne demek bu önemli olan insandır.

Ben eğitimine, giyimine, beslenmesine daha çok para harcanıyor diye, bir yatırım olduğu için, insanın daha değerli varsayılmasına karşıyım. Ben hep hayvanlarla yaşadım, hep barınaktan aldım. Köpeğimiz vardı 16 yıl yaşadı. onu da barınaktan almıştık. Bizimle Londra’ya geldi, tekrar Türkiye’ye döndü.

Şimdi bir kedim var sokaktan aldığım. Hayvanlara her türlü desteği her ay düzenli bir şekilde yaparım elimden ne geliyorsa her daim yaparım. Çünkü bu yaşama olan saygı ve borcumuzu ödemektir. Ne olursa olsun zarar vermek, kılına zarar getirmek hiç anlayabileceğim şeyler değil, hiç kabul edebileceğim şeyler değil. Tüylerim diken diken oluyor, galiba beni en çok kıran şeylerden biri de bu.

“Başarının Anahtarı” için sizce aşağıdakilerden hangisi; hedef koyup ilerlemek, “Hedefe giden her yol mübahtır” demek, “çok çalışmak”, “şansını iyi değerlendirmek”, “doğru zamanda doğru yerde olmak” ve - veya?

Başarının anahtarı ne bilmiyorum, sıralamışsınız bu şıklar çok güzel başarıya mutlaka götürür. Ama bence başarının ilk anahtarı en önceki anahtarı dış kapı anahtarı kendini tanımaktır. Kendini tanımayan başarılı olamaz Yani tembel miyim çalışkan mıyım? tembelim, hı o zaman ne yapmam gerekiyor? Peki, yaratıcı mıyım değil miyim yaratıcı değilim. Hem tembelim hem yaratıcı değilim, böyle gitmek gerekiyor. İnsan kendini madde madde chek edip tanıdıkça neyi yapıp neyi yapamayacağını neyi severek yapıp yapamayacağını görüyor ve gördükçe de başarılı olacağı alanlara yöneliyor.

İnsan çok kolay değişebilen bir şey değil çok tembel birini çok çalışkan hale getirmek çok nadir olabilir ya da hayatı çok pesimist yapan birini çok optimist yapmak çok zor rastlanabilir. Ama kendinize uygun şeyler yapabilirsiniz. Yani eleştirel bakış açınız vardır çok muhalifsinizdir çok güzel bir eleştirmen ya da kitap editörü olabilirsiniz, mesela iyi bir gazeteci olabilirsiniz gibi gibi gibi..

Yani bence başarının anahtarı kendini tanımaktan geçiyor ve sonra da kendine inanmaktan geçiyor. Başarının anahtarı bizden geçiyor. Evet, şıklardaki yazılanlar önemlidir ama bunlar başarının anahtarı değildir. Bunlar başarı yolunda önümüze çıkan fırsatlardır. Anahtar dendiğinde bizden başka anahtar yoktur ki. Ben buna inanıyorum. Önce kendimizi doğru objektif bir şekilde tanıyacağız tanımlayacağız sonrada buna uygun bir şekilde kendimizi yeniden yapılandırarak var edeceğiz ama aslımızdan şaşmayacağız çünkü o bir kandırmaca olur kendimize karşı.

Yıl 2031. Aslı Şafak ne yapıyor?

Benim hayalim Londra’ya dönmek, orada kitaplara eğilmek. Çünkü bir süre sonra yaş ayrımcılığının bu kadar yoğun olduğu bir medyada artık her yerim sarktıktan sonra herhalde bana iş vermezler diye düşünüyorum.

Londra’da bir evim olsun oturayım, İstanbul’da bir evim olsun gideyim geleyim, kitaplarımı yazayım. Tabii bazı işler yine yapayım bu meslekten kopmadan, bir takım sosyal faaliyetlerde bulunayım, bir takım vakıf çalışmaları yapayım gibi gibi ve tabiki çok büyük bir hayalim var; çocuklar, sokak hayvanları ve yaşlıların bir arada yaşadığı birbirlerine zincirleme bağlı, birbirlerinden sorumlu oldukları bir köy kurmak istiyorum. Böyle bir çalışmam ve hayalim var. Tabii çok zorluklar var yani kağıt üzerinde de çok zorluklar var.. Bakalım belki 2031 de bu hayalimi gerçekleştirmiş olacağım.

Çok teşekkür ediyorum umarım mutlu olursunuz bu röportajdan umarım size uğur getirir.

Biz de çok teşekkür ediyoruz hem bize zaman ayırdığınız hem de bu samimi ve içten cevaplarınız için. Başarı yolculuğunuz daim olsun.

Basılı arşivden
Bu röportaj ilk kez 4P1K Sayı 22 (Nisan 2021) sayısında yayımlandı.
ReklamTailtown
4P1K Bülten

Yeni yazılar e-postanıza gelsin

Yeni yazılar, haberler ve arşivden seçkiler; ayda iki kez, reklamsız ve kısa.