Sürdürülebilirlik
Sürekli olarak söz ettiğimiz şu “sürdürülebilirlik” konusu... Hemen her konuda önemini vurguladığımız ama hangi konuda başarılı olabildiğimiz pek de belli olmayan sürdürülebilirlik...
Bir yandan da sürdürülebilen tek şeyin “sürdürülebilirlik” kelimesi olduğundan ciddi şekilde endişe etmeye başladım aslında; çünkü galiba biz gerçekten pek sürdürebilen canlılar değiliz.
Bir şeyler üzerinde tahakküm kurma isteği belki de insanın “doğası”nda var... Havaya, suya, toprağa, hayvanlara, doğaya, yani çevresindeki her şeye... Özellikle Sanayi Devrimi’yle birlikte doğanın sahibi olduğuna iyice inanan ve onu fütursuzca sömüren insanlığın göz ardı ettiği ve yüzleşmesi gereken çok önemli bir gerçek de var: Kendisi de dahil her şeyin, gezegenin, hatta evrenin birer paydaş olduğu; hiçbir şeyin onun “malı” olmadığı gerçeği...
Bu cehaletin sonucunda insan türünden en çok çeken paydaş da hayvanlar olsa gerek... Sahiplik duygusuyla alınıp sıkılınca sokağa terk edilen kediler, köpekler; “Milyonlarca aç varken onlara bu kadar ilgi göstermenin ne anlamı var?” denilerek soyutlanan, görmezden gelinen, sağlıksız koşullardaki barınaklarda kimi zaman ölüme terk edilen sokak hayvanları... Sürdürülebilir kentler, toplumlar yaratma hedefinde olduğunu iddia eden insanlığa şu soruları hatırlatmanın vaktidir:
Hayvanları ikincil bir varlık olarak gören, hatta onları sevmeyen toplumların sürdürülebilirlikten bahsetmesi mümkün müdür? Onları görmezden gelerek, haklarına sahip çıkmayarak bu amaca ulaşılabilir mi? Kedisiyle, köpeğiyle sürdürülebilir kentler oluşturulabilir mi? Türkiye’den Küresel İlkeler Sözleşmesi’ni imzalayan 300’ü aşkın şirket ve kuruluşun şimdiye kadar yayımladığı raporların sadece 30’unda hayvanlardan bahsedilmiş olması sizce neyin göstergesidir?
İnsan tarihi boyunca doğayla, adına ister mücadele ister çelişki diyelim, her zaman farklı şekillerde iletişim kurmuş; onu bazen anlamaya, bazen değiştirmeye çalışmış, hatta yok etmeye yeltenmiş, ama her durumda doğada yaşayan diğer canlılarla kıyaslandığında onunla daha “uyumsuz” bir ilişki kurmuştur. Hatta Sanayi Devrimi’yle beraber bu ikilikten “zafer” kazanmış olarak çıktığını sanan insan, zaman içinde doğadan uzaklaşmış, onu tüketirken ona yabancılaşmış; zaferinin tadını çıkaramadan aslında yenilginin içinde olduğunu, başına gelen iklim değişikliği, su baskınları, kuraklık gibi “doğal” afetlerle birlikte anlamıştır. Ancak insan şunu da anlamalıdır ki o, ancak doğa ve çevresiyle uyum içinde olduğu sürece var olabilir. Kaynaklarını, çevresini ve gezegeni paylaştığı diğer canlıları gözetmediği sürece kendisi de yok olmaya mahkûmdur.
Sürdürülebilirlikte temel felsefe, yaşam hakkının tüm varlıklar için tesis edilmesini ve korunmasını sağlayacak politikaların ve bunları hayata geçirecek araçların geliştirilmesidir. Kentler özelinde baktığımızda bunun içinde elbette sokak hayvanları da vardır; bunu yok saymanın kendisi “türcülük”tür. Bugün kentlerde insan, hırsla ve azimle tüm yaşam alanlarını talan ediyor; doğa haklarını, hayvan haklarını ihlal ediyor ve her bir ihlalinin üzerinden kendi iktidarını kuruyor. Yalnızca yaşam alanlarına müdahale etmekle kalmıyor; sokak hayvanlarını görmeyen, onların yaşam ve barınma haklarını ihlal eden uygulamaları hayata geçiriyor, kendisi için “nezih” mekânlar yaratmak adına hayvanları kentin dışına atıyor, kentte kalanlara yapılan zulümleri meşrulaştırmak için onlarca neden üretiyor. Buna karşı durmaya çalışan gönüllü insan topluluklarının, bireysel gönüllülerin ve bazı belediyelerin onurlu ama sınırlı, sorunu çözemeyen ama sonuçlarının olumsuz etkisini azaltmaya yönelik çalışmalarını görüyoruz.
Bütün bu doğal alan talanı sürecinde, bütün sorunların yanında hayvan haklarını öne çıkarmaya çalışanlar maalesef “Ne gerek var?”cı, insan dertlerinin hayvan dertleriyle kıyaslandığı kısır bir eleştiriye maruz kalıyorlar. Ancak bu düşünce tarzı kendini “insan tarafında” tutarak “insancıl” olmuyor; tam tersine insanı çevresinden ve hayvanlardan soyutlanmış bir varlık gibi göstererek insan doğasından biraz daha uzaklaşıyor. İnsanın çevresiyle uyum içinde yaşaması, çevresini kendisine uydurması, kendi keyfi için yeniden düzenlemesi demek değil; tam tersine paylaşmayı bilmesi, sorumluluk alması ve diğer canlıların yaşam haklarını da koruması gerekiyor.
Sevindirici olan şu ki son dönemde artan baskıya karşı bir duyarlılığın da geliştiğini görüyoruz. İnsanlar bir araya gelerek mahalleleri ve kentleri hakkında inisiyatif alıyor, örgütleniyor, çeşitli yollarla çevrelerine ve kentlerine sahip çıkıyor.
Yapılan bir çalışma, “Hayvanları seviyor musunuz?” sorusuna Türk halkının %87,8 oranında “Evet” dediğini gösteriyor. Ayrıca Türkiye’de hayvanların uygun koşullarda yetiştirilmediğini düşünen ve bu konuda kaygılanan kişilerin sayısı da giderek artıyor. Kamuoyu hayvan refahında gelişme kaydedilmesini umuyor. Fakat şirketlerin, özellikle de hayvan çalıştıran kuruluşların hayvan refahına ilişkin kamuoyuyla herhangi bir bilgi paylaşmaması, hem toplumun bu konudaki bilgisizliğini hem de şirketlerin kamuoyunu bilgilendirme konusunda pek hevesli olmadığını gösteriyor.
Genel olarak hayvanlar denince çoğunluğun aklına evcil ve “sevimli” hayvanlar geliyor. Gazetelerde sütünü içtiğimiz ineklerden çok Çin’deki pandalar hakkında haberler var. Hayvansal gıda üreten onca firmanın kurumsal metinlerinde bile “hayvan” sözcüğüne nadiren rastlanıyor. Sanki hayvansal ürünler gizemli bir şekilde bir anda ürün olarak karşımızda beliriyor. Hayvanların da içinde bulunduğu tedarik zincirlerinin ayrıntılarına ilişkin bilgi verilmiyor.
Kurumsal sorumluluk cephesi kamuoyunun ilgisizliğine göre şekilleniyor. Toplum şirketlerin hayvanlara karşı sorumluluklarını yeterince sorgulamadıkça kurumsal sorumluluk raporları, sokak hayvanlarına yemek götürdüğü için kamuoyuna “iyi şirket” olarak görünmek isteyen sığ içeriklerle doluyor.
Hayvanlarla profil fotoğrafı çektiğimizde daha çekici göründüğümüze şüphe yok. Fakat kolumuzdaki saatin kayışından ayakkabılarımıza, tükettiğimiz gıdalardan kullandığımız ilaçlara kadar hayvanlarla kurduğumuz ilişkiyi yeniden gözden geçirmemiz, hayvanlara karşı insani sorumluluğumuzu daha kapsamlı ve dürüst bir şekilde yeniden ele almamız gerekiyor.



