Cengiz Akbay

İçimiz Üşüyor

Selam dostlar...

Son dönemde yaşadıklarımızdan sonra ne konuşulacak başka bir konu kaldı ne de konuşulacak herhangi bir konunun önemi... Hani derler ya “Kul kurar, kader güler.” İşte tam da bu oldu... Kim bilir kimler neler kuruyor, ne planlar yapıyor, neleri hayal ediyordu; ama olmadı, olamadı maalesef... Bir kez daha, bu kez öncekilerden de çok daha büyük bir yıkım yaşadık... “Üzülüyorum” falan demek duygumu açıklamıyor... Resmen günlerdir içim üşüyor. Daha bir hafta olmadı, sosyal medyada bir video yayımlamış, “Tek ihtiyacımız olan biraz duyarlılık.” demiştim... İşte maalesef duyarlılıklarımız da ancak başımıza bir felaket gelince ortaya çıkıyor... Hâlbuki keşke öncesinde biraz daha duyarlı olabilseydik... Yıllardır haykırarak depremler konusunda bizi uyaran bilim insanlarımızın söylediklerini masal zannedip kulak tıkamasaydık... Kulak tıkamasaydık da mesela içinde insanların öleceği binalar yapmasaydık... Çünkü her zamanki gibi bizi yine deprem değil, kendi ellerimizle inşa ettiğimiz binalar öldürdü... Her defasında “Bu ders olsun.” diyoruz ama belli ki olmuyor...

Bir bakalım mı, geçmişten bugüne neler yaşamışız ve nasıl ders alamamışız? Türkiye’nin bulunduğu coğrafya 1500’lü yıllardan itibaren farklı zamanlarda 7 ve üstü büyüklükte 25 depremle sarsılmış.

Sismik açıdan oldukça aktif bir ülke olan Türkiye; Avrasya, Arap ve Afrika levhaları arasında yer alıyor. Türkiye, sınırları içindeki Kuzey Anadolu, Doğu Anadolu ve Batı Anadolu fay hatlarıyla deprem kuşağında bulunuyor. Uzmanlar “Türkiye nüfusunun yüzde 60’a yakınının, faal olan ve zarar verebilecek deprem alanları üzerinde yerleştiğini” ifade ediyor. Bu nedenle Türkiye’deki binaların sözde kentsel dönüşüm projeleri kapsamında depreme dayanıklı yapılması hedefleniyor. Hedefleniyor da yapılıyor mu peki? Uzmanlara göre büyüklüğü 7 ve üstü olan depremler “tehlike” arz ediyor.

Bu kapsamda Türkiye’de 1900-1939 yılları arasında 9 Ağustos 1912’de 7,3 büyüklüğünde “Mürefte Depremi”, 18 Kasım 1919’da 7 büyüklüğünde “Ayvalık Depremi” ve 7 Mayıs 1930’da 7,6 büyüklüğünde “Hakkâri Depremi” meydana geldi. 1939-2018 yılları arasında Erzincan, Erbaa, Ladik, Gerede, Yenice, Fethiye, Abant, Manyas, Gediz, Muradiye, İzmit, Düzce ve Van depremleri yaşandı; bu dönemde 7 ve üzeri 14 büyük deprem oldu. İlk olarak 27 Aralık 1939’daki 7,9 büyüklüğündeki “Büyük Erzincan Depremi”nde yaklaşık 33 bin kişi hayatını kaybetti, 100 bin kişi yaralandı ve 116 bin civarında bina yıkıldı. Erzincan depremi, dünyada meydana gelen büyük depremlerden biri olarak sayılıyor.

Muş’un Varto ilçesinde 19 Ağustos 1966’da 6,9 büyüklüğünde bir deprem yaşandı. Bu deprem ülke tarihinde büyük hasara yol açan depremlerden biri olarak biliniyor. Aynı yıl Varto’da iki ayrı sarsıntı oldu: İlki 7 Mart’ta 14 kişinin ölümü ve 75 kişinin yaralanmasıyla, ikincisi ise 19 Ağustos’ta 2.394 kişinin ölümü ve 1.500’e yakın kişinin yaralanmasıyla sonuçlandı. Kocaeli Gölcük’te 17 Ağustos 1999’da meydana gelen 7,4 büyüklüğündeki depremde büyük çapta can ve mal kaybı yaşadık. Yaklaşık 45 saniye süren ve Türkiye’nin deprem geçmişinde “en uzun deprem” olarak bilinen Gölcük Depremi, tüm Marmara Bölgesi’nin yanı sıra Ankara’dan İzmir’e kadar geniş bir alanda hissedildi. Yıkıcı sarsıntıda Kocaeli, Gölcük, Düzce, Sakarya, İstanbul ve Yalova’da büyük can ve mal kaybı yaşandı. Resmî olarak 17.118 kişinin öldüğü, 25 bine yakın kişinin de yaralandığı açıklandı. Düzce’de 12 Kasım 1999’da meydana gelen 7,2 büyüklüğündeki deprem 30 saniye sürdü. Birçok ilde etkili olan deprem Ukrayna’dan bile hissedildi. Bu depremde 894 kişi hayatını kaybetti, 2.679 kişi yaralandı ve binlerce kişi evsiz kaldı. Ve en son malum felaket geldi: 7,7 ve 7,6 büyüklüğündeki Kahramanmaraş depremlerini yaşadık...

“İyi de bu ülke madem bu kadar risk altında, neden her depremde aynı sonuç yaşanıyor?” diye sorarlar... Sorarlar da biz ne cevap veririz, işte orası korkunç; çünkü buna verecek cevabımız yok maalesef... İyi de bu gezegende deprem kuşağında ve deprem riski altında olan sadece biz miyiz? Tabii ki hayır... Mesela Japonya var, değil mi? Üstelik o coğrafyada risk daha da büyük ve çok şiddetli depremler neredeyse günlük yaşamın bir parçası hâline gelmiş. Peki, orada neden her deprem bir felakete dönüşmüyor? Çünkü riskin farkındalar ve önlem alıyorlar. Japonya’da çok sayıda yüksek katlı bina var ve bu yapılarda “esneme payı” denilen bir sistem uygulanıyor. Buna göre bina temeline eklenen kauçuk tamponlar sayesinde deprem anında yerden gelen titreşimler binayı sarsmak yerine sallıyor. Böylece çok şiddetli depremlerde bina esneyerek gelen şiddetli darbeyi yumuşatıyor.

Ayrıca Japon devleti deprem yönetmeliğine sıkı sıkıya bağlı. Ülkedeki tüm yapılar bu şekilde inşa ediliyor ve düzenli olarak denetleniyor. Japonya’da vatandaşlara deprem ve tsunamiyi önceden haber veren bir erken uyarı sistemi bulunuyor. Cep telefonlarındaki bu sistem sayesinde deprem dalgaları bölgeyi vurmadan 5-15 saniye önce telefonlara “Deprem oluyor! Deprem oluyor!” diye tekrarlayan yüksek sesli bir uyarı gidiyor. Bu uyarıyla hazırlanan Japonlar güvenli bölgelere gidip hayat üçgeni oluşturarak depremi ve tsunamiyi atlatıyor. Ülkenin birçok yerinde hızlı trenler kullanılıyor ve bu trenler depremi önceden bildiren sensörlere sahip. Böylece deprem anında tren durduruluyor ve yolcuların güvenliği sağlanıyor. Tatbikatlarda en yaygın yöntem, çocukların sarsıntı bitene kadar sıralarının altına girip masa ayaklarına tutunması. Dışarıda oynuyorlarsa öğrencilere, düşen enkazın altında kalmamak için doğrudan açık bir alanın ortasına gitmeleri öğretiliyor. Tokyo’nun altındaki su tahliye tüneli, tsunami gibi sel felaketlerinde sel sularını topluyor ve suyu güvenli bir şekilde Edo Nehri’ne boşaltıyor. Böylece şehir büyük bir sel felaketinden de korunuyor. 13 yılda yapılan tünelin maliyeti ise 3 milyar dolar. Muhtemelen tamamen yok olmuş bir şehri yeniden inşa etmekten daha ucuz yani.

Sonuç olarak neymiş? Duyarlı, hazırlıklı ve bilinçli olmak gerekiyormuş, değil mi? Bu şekilde devam edersek daha çok gözyaşı dökeceğiz, öyle anlaşılıyor maalesef... Bir kez daha “Geçmiş olsun sevgili ülkem.” diyor, bir kez daha “İhtiyacımız olan tek şey duyarlılık.” diyorum.

Dosttan dosta sevgiyle...

Basılı arşivden
Bu yazı ilk kez 4P1K Sayı 44 (Mart 2023) sayısında yayımlandı.
ReklamTailtown
Cengiz Akbay
Yazar

Cengiz Akbay

1967 yılında İstanbul'da doğmuş; reklamcı, grafik tasarımcı, yazar ve editör olarak tanınan bir iletişim profesyonelidir. 4P1K’de 48 yazısı yayımlandı. Tüm yazıları

4P1K Bülten

Yeni yazılar e-postanıza gelsin

Yeni yazılar, haberler ve arşivden seçkiler; ayda iki kez, reklamsız ve kısa.