İç Barış
Sürekli iyilik ve kötülük, merhamet ve şiddet, güzellikler ve çirkinlikler gibi karşıt kavramların çatışmasından oluşan bir döngüye şahitlik ederek, taraf olarak geçirmiyor muyuz yaşamlarımızı? Aslında gerçekçi bir bakış açısıyla bu gayet normal. Zira karşıtı olmayan hiçbir duygu ya da durumun varlığından söz edilemez. Bir şeyin var olabilmesi için mutlak bir karşıtının, bir ölçeğinin olması gerek. Ne var ki bu yaşamsal gerçek içinde kendi tarafımızı nasıl belirliyoruz biz? Pek tabii kendimizce doğru, güzel ve iyi olan taraftan yanayız hep. Peki bu doğru, güzel ve iyi tarafı belirlerken hangi kriterleri kullanıyoruz? Ben söyleyeyim: son derece sübjektif bir bakış açısıyla, bize öğretilenler, içinde yaşadığımız çevrenin “doğru”ları ve pek tabii kişisel içgüdülerimizden oluşan bir “doğru, güzel ve iyi” çizgisi belirliyor ve bu çizgiyi yaşamlarımızda referans kabul ediyoruz. Aynen böyle yapıyoruz ve bu son derece doğal. Çünkü böyle yaratılmışız. Yani mekanizma böyle çalışıyor.
Peki, işler sürekli yolunda gidiyor mu? İşte bu noktada bir durup nefes almak gerekiyor. Zira genellikle farkına varmasak da aslında bu referans çizgimizle içimizdeki “biz”in çatışması da sürekli yaşamlarımıza eşlik ediyor. İşte insan türünün en büyük sıkıntısı ve kaosu da bu noktada başlıyor.
İç çatışmalarımız genellikle hatalı dışavurumlarımızla kendini gösteriyor ve diğerleriyle çatışmaya başlıyoruz. Yani içimizdeki çatışmayı dışımıza yönlendiriyoruz ve bunu yaparken de kuşkusuz “haklı” olan sürekli biziz. Haklı olmak aslında egonun (benliğin) var olma biçimlerinden biri. Benlik, geçmişin referansları (ki genellikle kendine göre olumsuz yaşanmışlıklar), geleceğin kaygıları ve haklı olduğunu ispatla varlığını koruyor. Bu da normal aslında, böyle yaratılmışız. Ancak buradan da yine kaotik başka bir çatışma çıkıyor: Farkındalığının farkında olan insan, “anda kalmak, anı yaşamak, zamanın kıymetini bilmek” gibi cümleler kurup sonra bunların uygulamasıyla başa çıkamadığında, aynen günümüzde olduğu gibi bu çok değerli farkındalıkla kurduğu cümlelerin de içini boşaltıp yoluna devam ediyor. Üstelik sırf egosunu (benliğini) koruyabilmek için tüm farkındalıklarından vazgeçerek. Tüm bu söylediklerimin aslında farkında olan, yani farkındalığının farkında olduğunun da farkında olanlar yok mu? Tabii ki var.
Kısacası kendi iç barışımızı farkındalıklarımızla sağlayamadıkça sürekli zarar veren canlılara dönüşüyoruz. “Bu insan değil!” ya da “İnsanlık bu mu?” gibi tepkisel cümlelerimizin altında yatan da işte bu. Aslında insanın, farkındalığıyla içindeki barışı sağlayabilecek güçte olduğunun farkındayız. Ne var ki farkında olduğumuz bu durumu hayata geçirmek, kendi iç barışımızı sağlamak genellikle zorlu bir süreç ve mutlak emek istiyor. İşte bu da insan türüne çok zor geliyor. Bununla uğraşmak yerine cümlelerin içini boşaltıp kendi iç kavgalarını dışarıya yönelterek dünyayı yaşanmaz bir yer hâline getirmeyi daha kolay buluyor. Yani gelişine yaşıyor maalesef. Sonrası da malum: şiddet, tecavüz, kavga, savaş, yakma, yok etme...
Kıssadan hisse dostlar; gelin kendi iç barışımızı sağlayalım. Bunun için emek verelim, çaba gösterelim, zaman harcayalım. Bunu yapabilir, kendi iç barışımızı sağlayabilirsek dünya çok daha yaşanası bir yer olacak; bizim hayatlarımız da diğer tüm canlıların hayatları da çok daha yaşanmaya değer olacak.
Dosttan dosta sevgiyle...



