Dr. Gülay Ertürk

Hayvan Refahı: Biraz da Çuvaldızı Kendimize Batırsak!

Biz bu dünyayı hayvanlarla birlikte paylaşıyoruz. Bir canlıya zarar verebilecek güce sahip olmak, o zararı verme hakkına sahip olmak anlamına gelmez. Tam tersine, bir canlının yaşam koşullarını belirleyebilecek durumdaysak onun ihtiyaçlarını gözetme sorumluluğunu da taşıyoruz. İnsan olmak, biraz da bunu gerektiriyor.

Elbette doğadaki her şeyi kontrol edemeyiz. Ancak insan faaliyetlerinin yol açtığı zararları azaltabilir, diğer canlıların yaşam alanlarını koruyabilir ve kontrolümüz altındaki koşullarda onların daha iyi bir yaşam sürmelerini sağlayabiliriz.

İçinde bulunduğumuz Antroposen Çağı, insanın gezegen üzerindeki etkisinin belirleyici hale geldiği bir dönemi ifade ediyor. Doğaya müdahale ediyor, kendi ihtiyaç ve tercihlerimize göre canlıların yaşamlarını şekillendiriyoruz. İstediğimiz türlerin sayısını artırıyor, istemediklerimizi ise yaşam alanlarından uzaklaştırıyor, hatta yok oluşlarına neden olabiliyoruz.

Örneğin evcilleştirdiğimiz köpeklerin dünya üzerindeki sayısı yüz milyonlarla ifade edilirken kurt gibi yabanıl türlerin popülasyonları birçok bölgede ciddi biçimde azalmış durumda. Doğal yaşam alanlarını daraltıyor, ekolojik dengeyi bozuyor, ardından da ortaya çıkan sorunları yalnızca hayvanların varlığına bağlıyoruz. Oysa önce kendi müdahalelerimizin sonuçlarını sorgulamamız gerekmiyor mu?

İnsan faaliyetleri nedeniyle 16. yüzyıldan bu yana en az 680 omurgalı türünün neslinin tükendiği, yaklaşık bir milyon hayvan ve bitki türünün ise yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bildiriliyor. Biyoçeşitlilik kaybının başlıca nedenleri arasında arazi ve deniz kullanımındaki değişiklikler, canlıların aşırı sömürülmesi, iklim değişikliği, kirlilik ve istilacı türler bulunuyor. Bunların hemen hepsinde insan faaliyetlerinin payı var.

Tüketim alışkanlıklarımız ve hayvanların yaşamı

Bu sorunların önemli bir boyutu da aşırı tüketim. Dünya nüfusunun 2050 yılına doğru 9 milyarı aşması beklenirken gıda talebinin de artacağı öngörülüyor. Bir yandan dünyada milyonlarca insan yeterli ve dengeli beslenmeye erişemezken diğer yandan artan talebi karşılamak amacıyla hayvansal üretim giderek daha yoğun ve endüstriyel bir yapıya dönüşüyor.

Bugün endüstriyel hayvancılıkta hayvanlar çoğu zaman ekonomik verimlilik ölçütleri üzerinden değerlendiriliyor. Daha kısa sürede daha fazla et, daha fazla süt ve daha fazla yumurta elde etmek temel hedef haline geliyor.

Bunun en çarpıcı örneklerinden biri etlik piliç yetiştiriciliği. Genetik seleksiyon, besleme ve yetiştirme sistemlerindeki değişikliklerle tavukların büyüme hızı önemli ölçüde artırıldı. Geçmişte çok daha uzun sürede ulaşılan kesim ağırlıklarına bugün yaklaşık 40-45 günlük sürelerde ulaşılabiliyor. Ancak hızlı büyümenin iskelet sistemi, hareket kabiliyeti, kalp ve dolaşım sistemi üzerindeki etkileri hayvan refahı açısından ciddi biçimde değerlendirilmek zorunda.

Türkiye’de de beyaz et tüketimi son otuz yılda önemli ölçüde arttı. Daha ekonomik ve erişilebilir bir protein kaynağı haline gelen tavuk eti, tüketim alışkanlıklarımızda büyük yer edindi. Peki, bu artışın arkasındaki üretim koşullarını ne kadar sorguluyoruz?

Bir başka çarpıcı örnek yumurta sektöründe karşımıza çıkıyor. Her yıl dünya genelinde yaklaşık 6-6,5 milyar erkek civciv, yumurta üretiminde ekonomik değer taşımadıkları gerekçesiyle yumurtadan çıktıktan kısa süre sonra öldürülüyor. Yalnızca erkek oldukları için yaşamlarına son verilen bu canlıların durumu, üretim sisteminin etik boyutunu sorgulamamızı gerektirmiyor mu?

Oysa gelişen teknoloji sayesinde yumurtanın içinde, embriyonik dönemde cinsiyet tespiti yapılmasını sağlayan yöntemler geliştirildi. İn-ovo cinsiyet belirleme olarak adlandırılan bu teknolojiler, erkek civcivlerin yumurtadan çıktıktan sonra öldürülmesi uygulamasının önüne geçilmesi için önemli bir seçenek sunuyor.

Sığır yetiştiriciliğinde de benzer bir üretim anlayışıyla karşılaşıyoruz. Özellikle süt sığırları, yüksek süt verimi hedefi doğrultusunda yoğun bir üretim döngüsüne sokuluyor. İnekler gebelik, doğum ve laktasyon süreçlerini birbirini izleyen bir döngü içerisinde yaşıyor. Doğumdan sonra yavruların annelerinden ayrılması, sütün insan tüketimi için alınması ve yeniden gebe bırakılmaları, bu sistemin temel uygulamaları arasında.

Oysa bir inek yalnızca süt üreten bir canlı değildir. Gebelik yaşar, doğum yapar, yavrusuyla bağ kurar ve yavrusunu besler. Bu süreçlerin fiziksel ve davranışsal ihtiyaçları vardır. Üstelik yüksek verim baskısı, metabolik hastalıklar, meme hastalıkları, topallık ve üreme sorunları gibi önemli refah problemlerini de beraberinde getirebilir.

Doğal yaşam süresi çok daha uzun olabilen bu hayvanlar, verimleri düştüğünde çoğu zaman ekonomik açıdan üretimde tutulmaları uygun görülmediği için kesime gönderiliyor. Etinden, sütünden, derisinden, gübresinden yararlandığımız bu canlıları adeta birer üretim fabrikasına dönüştürmüş durumdayız.

Peki, bütün bunları yaparken hayvanların da bir yaşamı, ihtiyaçları ve deneyimleri olduğunu ne kadar hatırlıyoruz?

Hayvan refahı nasıl ortaya çıktı?

Hayvan refahının bilimsel ve kurumsal bir kavram olarak gelişmesinde 1965 yılında İngiltere’de hazırlanan Brambell Raporu önemli bir dönüm noktasıdır. Yoğun hayvancılık sistemlerinde tutulan hayvanların koşullarını incelemek üzere oluşturulan komisyon, hayvanların yalnızca fiziksel sağlıklarının değil, davranışsal ihtiyaçlarının da dikkate alınması gerektiğini vurguladı.

Komisyon, hayvanların rahatça ayağa kalkabilmesi, yatabilmesi, kendi etrafında dönebilmesi, uzuvlarını gerebilmesi ve kendilerini temizleyebilmesi gerektiğini belirtti.

Bu yaklaşım daha sonra geliştirildi ve hayvan refahının beş özgürlüğü olarak bilinen çerçevenin temelini oluşturdu:

  • Açlık ve susuzluktan uzak olma,
  • Rahatsızlık veren çevre koşullarından uzak olma,
  • Ağrı, yaralanma ve hastalıklardan korunma,
  • Türüne özgü normal davranışları sergileyebilme,
  • Korku ve stresten uzak olma.

Günümüzde hayvan refahını değerlendirmek için Beş Alan Modeli gibi daha kapsamlı yaklaşımlar da kullanılmaktadır. Bu yaklaşımlar beslenme, fiziksel çevre, sağlık, davranış ve hayvanın zihinsel durumunu birlikte ele alır.

Ancak bütün bu bilimsel gelişmelere rağmen, özellikle yoğun endüstriyel üretim sistemlerinde hayvan refahı ilkelerinin ne ölçüde hayata geçirilebildiği hâlâ önemli bir tartışma konusudur.

Hayvan refahı bize ne düşündürmeli?

Hayvanları yalnızca süt verimleri düştüğünde, büyümeleri yavaşladığında ya da ekonomik kayıp ortaya çıktığında mı hatırlayacağız? Yoksa insanlara sağladıkları ekonomik yararın ötesinde, kendi başlarına değer taşıyan canlılar olduklarını da kabul edecek miyiz?

Hayvanlar birer üretim makinesi değildir. İhtiyaçları, duyguları, davranışları ve deneyimleri olan canlılardır.

Hayvan refahı, hayvanın insan için ne kadar yararlı olduğuyla değil, nasıl yaşadığıyla değerlendirilmelidir. Onları korumak yalnızca bir merhamet meselesi değil, etik ve kamusal bir sorumluluktur.

Burada bir başka çelişkiyle de yüzleşmemiz gerekiyor.

Sokakta karşılaştığımız bir kediyi ya da köpeği kurtarmak için seferber oluyoruz. Evimizdeki kedi ve köpeğimizi ailemizin bir üyesi olarak görüyoruz. Onların acı çekmesini, aç kalmasını, korkmasını istemiyoruz. Peki ya kahvaltıda yediğimiz yumurtanın, soframıza gelen etin ya da içtiğimiz sütün arkasındaki hayvanların yaşam koşullarını ne kadar düşünüyoruz?

Onların da en az evimizdeki hayvanlar kadar hissedebilen, acı ve stres yaşayabilen canlılar olduğunu hatırlamak zorundayız.

Hayvan sevgisinden söz ederken tüketim tercihlerimizi, giyim alışkanlıklarımızı, kullandığımız ürünleri ve üretim sistemlerini de sorgulamalıyız. Hayvanların yaşamını ve refahını ilgilendiren bu mesele, yalnızca sokak hayvanlarıyla sınırlı değildir.

Belki de artık biraz da çuvaldızı kendimize batırmanın zamanı gelmiştir.

Çünkü hayvan refahı bir lüks değildir. Bir üretim maliyeti, ekonomik verimlilik hesabı ya da yalnızca hayvanseverlerin ilgilenmesi gereken bir konu hiç değildir.

Hayvan refahı, birlikte yaşadığımız dünyaya karşı sorumluluğumuzun bir göstergesidir. Ortak geleceğimiz için bunu anlamak ve gereğini yapmak zorundayız.

Dr. Gülay Ertürk Veteriner Hekimler Derneği Genel Başkanı

ReklamTailtown
Dr. Gülay Ertürk
Yazar

Dr. Gülay Ertürk

Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi 1989 yılı mezunu olan Dr. Gülay Ertürk, Ankara’da Active Veteriner Muayenehanesi’nde serbest veteriner hekim olarak çalışmalarını sürdürmektedir. 2021 yılından bu yana Veteriner… 4P1K’de 1 yazısı yayımlandı. Tüm yazıları

4P1K Bülten

Yeni yazılar e-postanıza gelsin

Yeni yazılar, haberler ve arşivden seçkiler; ayda iki kez, reklamsız ve kısa.