Cengiz Akbay

Hayvan Hakkı

Yeni bir yılı karşılamaya hazırlandığımız bugünlerde de ülkenin dört bir yanından masum hayvanlara şiddet haberleri her yanımızı sarmış durumda. Biz her ne kadar işin trajediden olabildiğince uzak tarafında bir yayın oluşturmaya çalışsak da sorumlu yanımız ve karşı konulmaz duygularımız, üzüntümüzü hayatlarımızın orta yerine taşıyor. Daha bir hafta önce İzmir Ekonomi Üniversitesinde “Hayvan Hakları ve Sevgisi” üzerine konuştuk. Biz yazmaya, çizmeye, anlatmaya çalıştıkça sanki inat eden bir refleksin yarattığı trajedinin içinde buluveriyoruz kendimizi. “Bu neyin kavgası?” sorusu her defasında cevapsız kalıyor. Oysa biz hep bir ağızdan, son derece anlaşılır bir Türkçeyle ve son derece net bir ifadeyle diyoruz ki: “Her canlı eşit yaşam hakkına sahiptir.” Ancak korkarım bu ifade, bizim zannettiğimiz kadar net ve anlaşılır olmuyor. Bu nedenle bu konuyu biraz derinleştirerek anlatmak istiyorum.

Nedir bu “Hayvan Hakkı”?

En temel anlatımıyla hayvan hakkı, bu ekolojide yaşayan tüm diğer canlılar gibi hayvanların da sahip oldukları ve diğer türlerle eşit haklarıdır.

Bu gezegende hiçbir canlının “yaşam hakkı” anlamında bir diğerinden daha imtiyazlı olmadığı gerçeğine karşı gelişmiş, insanı piramidin en üstüne koyan “insancı” reflekse karşı durmak ve hayvan haklarını savunmak en önemli sorumluluğumuzdur! Gerçeği hatırlatmak, bu gerçeklik konusunda bilinç yaratmak, kısacası kendi adına bu hakkı savunamayan canlıların haklarını savunmaksa yaratılışa karşı borcumuzdur. Bu nedenle “hayvan hakları” sözünü ağzımızdan ve kalemimizden düşürmüyoruz, düşürmeyeceğiz. Hayvan haklarını savunmak, sahip olduğumuz hayvan sevgisinin olmazsa olmaz parçası ve yaşamlarımızda boynumuzun borcudur.

Orta Çağ’dan bu yana insanın doğa üzerindeki hâkimiyetini kabul eden görüş, günümüzde de varlığını sürdürmektedir. Problemli olan bu yaklaşım aslında Yunanlı filozofların ve dinî inançların etkisiyle daha kalıcı hâle gelmiştir. Yunanlı filozoflardan Aristoteles, bütün hayvanların insanlar için yaratıldığı görüşünü savunmuştur. Bu görüşle birlikte insan; deney, gıda, sanayi, giyim gibi pek çok alanda hayvanların iradesi olmadığını düşünmeye eğilimli olmuştur. Özellikle 18. yüzyıldan itibaren, deneylerde kullanılan hayvanların insanların yaşam olanaklarına katkı sağladığı düşüncesiyle bu deneylerin bir sorun teşkil etmediği görüşü kabul görmüştür. Dünyada birçok antiviviseksiyonist derneğin ve hayvan koruma kuruluşunun kurulmasıyla birlikte hayvan hakları savunulmaya başlanmıştır.

Şimdi bu kavrama biraz da gelişim süreci açısından bakalım.

Hayvan dostları ilk kez İngiltere’de 1822 yılında bir araya geldiler. Hayvanları korumak, insanların hayvanlara iyi davranmalarını ve hayvanların daha iyi koşullarda beslenip korunmalarını sağlamak amacıyla Hayvanları Koruma Birliği’ni kurdular.

Yurdumuzda Hayvanları Koruma Derneği 1908 yılında kuruldu. Aynı amaçlı dernekler birleşerek Hollanda’nın Lahey kentinde Dünya Hayvanları Koruma Federasyonu’nu oluşturdular. 1931 yılında toplanan bu kuruluş, 4 Ekim’i Hayvanları Koruma Günü ilan etti.

Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi metni, Uluslararası Hayvan Hakları Birliği ve ona bağlı ulusal birlikler tarafından 21-23 Eylül 1977 tarihlerinde Londra’da hayvan hakları konusunda yapılan üçüncü uluslararası toplantıda kabul edildi. Bildirge, 15 Ekim 1978’de Paris’teki UNESCO merkezinde törenle ilan edildi. Bu bildirge, hemen hepimizin bildiği o bildirgedir.

Peki ya bizim toplumumuzun geçmişinde durum nasıldı acaba?

Toplumumuzun Orta Asya’da eski çağlardan beri çevre, doğa ve hayvanlarla ilişkilerinin bugünün ölçütlerine göre bile çok ileride olduğu görülmektedir. Türkler İslam’la tanıştığında ve yakın tarihe doğru gelindiğinde, hem vakıflar yoluyla hem de kişisel olarak hayvanlara yaklaşımın çok medeni olduğunu görüyoruz.

Avrupalı gezginlerin yazdıkları seyahatnamelerde Türklerin kuşlara, sokak kedi ve köpeklerine, yük hayvanlarına besledikleri sevgi, onların bakımı için kurdukları vakıf ve tedavi merkezleri, hayvanları korumaya yönelik çıkardıkları kanunlar sıklıkla yer almaktadır. Osmanlı’da kuş sevgisinin örneklerini mimaride bile görürüz.

Le Bruyn 1732’de, Dr. Brayner 1836’da kaleme aldıkları gezi notlarında Osmanlı’daki kuş azat etme geleneğine uzun uzun yer vermişlerdir. 17. yüzyılda gezgin Jean du Mont, “Türklerin hayırları hayvanlar için bile geçerlidir. Özellikle köpeklere karşı çok müşfiktirler. Türklerde kedi, köpek, at gibi eti için beslenmeyen hayvanları öldürmek suçtur.” diye yazmıştır.

Osmanlı’da “mancacılık” diye bir meslek vardı. Mancacı, kedi köpek yiyeceği demek olan mancayı satar; dileyen mancacıdan aldığı yiyecekleri hayvanlara verir, dileyen de parasını verir, mancacı onun yerine sokak hayvanlarını düzenli olarak beslerdi.

Neresinden ele alırsak alalım, Francione’nin Hayvan Hakları Teorisi’ndeki Eşitlik İlkesi’ne göre hayvanlar eşitlik hakkına sahiptir; dolayısıyla deney, giyim, eğlence gibi alanlarda sömürülmelerinin haklı gösterilemeyeceği kesindir.

Hayvan sevgisi bir bilinçlenme ve fark etme süreci sonunda oluşur. Bu sevginin oluşmadığı birey ve toplumların, sağlıklı bireylerden oluşan toplumlar olduğundan söz edilemez. Bizler onların sesi olabilmek adına yılmadan çalışmaya devam etmek zorundayız ve buna kararlıyız.

Salt hem bireysel hem de toplumsal ruh sağlığımızı korumak adına bile olsa, hayvanlara ve onların yaşam haklarına sahip çıkmamız bir seçim değil, zorunluluktur.

Yepyeni bir yılda, yepyeni ve daha gelişkin bir algıyla, “hayvana şiddet” haberlerini duymadığımız bir dünya diliyorum.

Dosttan dosta içten sevgiyle...

Basılı arşivden
Bu yazı ilk kez 4P1K Sayı 3 (Ocak 2018) sayısında yayımlandı.
ReklamTailtown
Cengiz Akbay
Yazar

Cengiz Akbay

1967 yılında İstanbul'da doğmuş; reklamcı, grafik tasarımcı, yazar ve editör olarak tanınan bir iletişim profesyonelidir. 4P1K’de 48 yazısı yayımlandı. Tüm yazıları