Kapak Konuğu · Sayı 40

Selin Söğütlügil

Selin Söğütlügil

ULU ÖNDERİMİZ, İLELEBED TEK LİDERİMİZ GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN AMCAZADESİNİN KIZI

Öncelikle bu özel söyleşi için çok teşekkür ediyorum. Cumhuriyetimizin 99. yıldönümünü kutladığımız Ekim sayımızda sonsuz minnet ve sevgiyle bağlı olduğumuz canımız Ata’mızın amcazadesi, yadigarı olarak sizi ağırlamak bizler için çok çok kıymetli.

Ben de bu güzel ve hepimiz için çok anlamlı Cumhuriyet ayımızda,Derginize ve sayfalarınıza konuk olmaktan çok mutluyum.Teşekkür ederim.

Bir Cumhuriyet kadını olarak duygu ve düşünceleriniz nedir? Bu Cumhuriyet nasıl kuruldu?

Bir Cumhuriyet Kadını olmak;Kadın olabilmenin en onurlu payesidir!

Kadın,dünyanın bütün toplumlarında bir mevkiye sahiptir.

Tarihin bütün devirlerinde, başta neslinin devamını sürdürmekle birlikte, birleştirici, geliştirici, onarıcı ve yapıcı doğasıyla toplumun manevi bir çimentosu gibi daimi doğal misyonunu sevgiyle gerçekleştirir. Türk kadını olmak ise tüm bu değerli vasıflarla birlikte, asırlardır genetiğine nakşetmiş haysiyeti ile tarihin ızdırap dolu süreçlerine kendini ve toplumunu şerefiyle temsil eden yüce bir boyuttur.

Türk kadını olmak, maddesel anlamda bir fizikten öte,b aşlıbaşına bir ruhtur…Güzellik kavramıyla özdeşleşmek değil, yaşama güzellik, bütünlük ve akıl katmaktır. Duygu üretmek, düşünce üretmek,i lham ve azim üretmektir.

Biricik Atamız, Mustafa Kemal, daha ortaokulda iken Tevfik Fikret’in Vatan Yahut Silitre adlı oyunu okulda sahnelendiğinde;oyun sonunda gözyaşları içinde ayağa kalkıp Vatan! Vatan! Vatan! diye bağırıyor... Atamız çocukluğundan beri Cumhuriyet sevdalısı çünkü çok okuyor, bütün Fransız Devrimini esinlendiren düşünür ve yazarları resmen hatmediyor... Cumhuriyet rejimi, ilk defa 1789 Fransız ihtilali’nin bir sonucu olarak; Fransada mutlak krallık rejimi yerine uygulanmaya başlanıyor.Fransız ihtilali ile tüm dünyaya yayılan; hürriyet, özgürlük, milliyetçilik fikirleri zamanla Osmanlı İmparatorluğu’na da ulaşıyor. Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal gibi Genç Osmanlılar da özgürlük, hürriyet, milli egemenlik ve parlamento kavramlarını savunuyorlar fakat; parlamentosu, anayasası ve padişahı olan bir Meşrut’i sistemi istiyorlardı. Yani, Cumhuriyetçilikten oldukça uzaklar...

O dönem Makedonya; siyasi fikirlerin rahatlıkla yayılma ortamına sahip. Atamız orada büyüyüp yetişiyor ve onda da ilk siyasi fikirler, 1899’da girdiği İstanbul’daki Harp Okulu’nda özellikle ikinci yılında başlıyor. Sultan Abdulhamid’in idaresi aleyhinde ve meşrutiyet lehinde siyasi fikir sahibi Mustafa Kemal. 1902 yılında Erkanı Harp Mektebi’ne seçiliyor ve memleketin idaresi ve siyaseti hakkındaki yeni fikirlerini harbiye öğrencilerine yayabilmek için, el yazısı ile hazırlanan ve çoğu yazılarını kendisinin yazdığı bir gazete dahi çıkartıyor. Düşüncesi üzerindeki odağa ve kararlılığa “Dünya Tarihini değiştiren Türk’lerin ebedi lideri Cumhuriyetimizin mimarı Canımız Atamız için bizde aynı saygı ve titizlikle çalıştık. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili her konu ciddi sorumluluk ister ve çok itina ile doğru bilgi gerektirir...” bakın! Ayrıca sınıfta küçük bir teşkilatta kuruyor.

1905’de Kurmay Yüzbaşı olarak mezun oluyor ve arkadaşları ile daha rahat çalışabilmesi için İstanbul’da bir ev tutuyor. Ancak, Sultan Abdulhamid ve Meşrutiyet hakkındaki faaliyetlerinden dolayı tutuklanarak, birkaç ay tutuklu bile kalıyor.

1905 yılında Şam’daki V. Ordu’ya gönderilince, Atamız teşkilat çalışmalarına burada da devam ediyor.1906 yılında gizli olarak “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”ni kuruyor. Muthiş bir strateji,nefis bir satranç oyunu gibi... Çeşitli askeri sınıflarda staj yapmak bahanesi ile gittiği Beyrut, Yafa ve Kudüs’de de teşkilat yapıyor.Fakat, istediği ölçüde bir teşkilatı ancak Makedonya’da yapabileceğine inanıyor. Makedonya’ya gitmesi çok zor iken, bir yolunu bulup eline geçirdiği bir “mezuniyet tezkeresi” ile Mısır ve Yunanistan üzerinden Selanik’e gidiyor. Azim bu işte! Gizlice geldiği ve dört ay kadar kaldığı Selanik’te bu Cemiyet’in bir şubesini açmak için arkadaşlarını topluyor; şu anki yönetime ancak ihtilal ile cevap vermek ve köhneleşmiş olan çürük idareyi yıkmak, milleti hakim kılmak ve vatanı kurtarmak için sizi vazifeye davet ediyorum! diyor.... Atamızın bu sözlerine Ömer Naci Bey güven dolu bir cevap veriyor; Mustafa Kemal arkandayız!!! seni takip edeceğiz. Hürriyet verilmez,alınır! Bunun üzerine Mustafa Kemal; kuracağımız teşkilat ile birgün mutlaka muvaffak olacağız, Egemenlik ile Vatanı ve milleti kurtaracağız’ diyor.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, yıllar önce inançla söylediği bu yürekten sözlerini 19 Mayıs 1919 da Samsuna çıkarak başlattığı Kurtuluş Destanını,Ulusuna Cumhuriyeti armağan ederek taçlandırıyor. Çocuk yaşta başarmak için teşkilatlanmaya giren ve Ülkesine getirdiği Cumhuriyet ile Dünyada birçok ulusa bağımsızlık ruhunu aşılayan büyük bir Lider Bizim Atamız.

Biliyoruz ki Atamızın insana verdiği değer, özellikle de bu başlık altında Türk kadınına verdiği değer çok önemli. Tarihte,Türk kadının Ulus olma yolundaki süreci nasıldı? Kurtuluş Savaşında kadınlarımızın emeği ve Cumhuriyetle kazandıkları hak ve özgürlükleri anlatırmısınız?

Türk kadını,türk toplumunda devletin ve milletin varlığını sürdürebilmek için en büyük teminattır.Çünkü güçlü olmaya azmetmiş bir ülkenin en önemli ve gözardı edilemeyecek gücü kadınlarıdır…Türk kadının tüm dünyada bu gücün en asil örneği olduğuna inanıyorum.Bu paye geçmişten günümüze en somut örneklerle ispatlanmıştır.

Türk kadınının, soyunun kadim tarihine dayanan mücadeleci ruhu, onun manevi ve fiziki değerleri korumak adına sergilediği inanç dolu savaşçı kimliği karakterinin vazgeçilmez bir parçasıdır.

İskitlerde Sarmatlara, Sümerlerden Asurlara, Hititlerden Samilere, Karadeniz Amazonlarından Masagetlere, oradan Oğuz Boylarına,S abarlardan Göktürklere, Uygurlardan Sakalara, Anadolu Türk Kadınının bugün ki karakterini ve ulusundaki içten işlevini tutkuyla kodlaması o günlerden başlamıştır.

Türkler, tarih boyunca kadınlarına çok değer verip onları hep yücelttiler. Oğuz Kağan Destanında, Orhun Kitabelerinde Türk kadınının müstesna nitelikleri hep anlatıldı. Kadın;Türk soyunda çok büyük bir erkti. Savaştan siyasete ve sosyal konulara kadar daima erkeğinin yanında yer alırdı.Türk toplumlarında kadın varlığı olmadan hiçbir konu çözülmezdi. Atlı Göçebe Türk medeniyetlerinde, kadınlar en çok kahramanlık vasıfları ile anıldılar. Hatunluk Hukuku ile erkekleriyle aynı hak ve güce sahip olup devlet ve ülke yönetiminde söz sahipliğini başarıyla gerçekleştirdiler. Saka’lardan Tomris Han eşinin vefatı üzerine ülkesinin yönetimine geçip, Pers Ordusunu devirmiştir. Ermenşah’ın İnanç Hatun’u, Delhi Türk Sultanı Raziye Hatun, Kutluk’lardan Türkan Hatun, Celayirli Tendu Hatun ülkelerini yöneten ilk Türk Kadın hükümdarlardır. Anadolu Selçuklu Sultanlığında Türk kadını birey olarak eşitliğini ve özgün yerini daima korudu ve ilk Türk Kadın örgütlenmelerinden olan Bacılar Teşkilatı’nı kurdu. Ahi Teşkilatının, kadın ve genç kızlardan oluşan bu dinamik kolu, sadece şehirlerde İş hayatına girmekle kalmadı, Askeri alanda da Türk kadınının sesini daha o çağlardan duyurdu. Anadoluyu işgal eden Moğolların işgaline direnerek gözlerini korkuttu. Osmanlı döneminde Tanzimat Fermanı ile meslek sahibi olmaya hak kazanan Türk Kadınının bu dönemde eğitim sonucu sahip olduğu ilk meslek öğretmenlik oldu.

Kısa bir süre sonra Tarih;Türk varlığını savaş, esaret, işgal, vahşet ve çöküş dolu acı bir süreçle sınamaya başladı. Bu sınav; tüm Türk Alemi ve Dünya için; adı Mustafa Kemal olan o büyük dehanın önderliğinde, mucizelerle dolu bir varoluş sınavı olacaktı.Tarihte sayısız kahramanlıklar yaratan ecdadımızın hayatı bir buhran silsilesi ile dolmuştu. 20yy da ardı ardına girilen savaşlarda, erkekler, babalar, oğullar cepheye koştu…Türk kadını bir yandan cepheye gidip dönmeyen erkeklere ağlarken diğer yandan çelik manolyalar misali ulusunun varlığına büyük bir dirayetle sahip çıktı. Üzerine düşen her görevi yüreğinin gücü ile gerçekleştirdi. Ebedi ve ulu önderimiz Gazi Mustafa Kemal ve Silah arkadaşlarının önderliğinde Milli Mücadele yıllarında Türk kadınının örgütlenme gücü; Gücünü vatan aşkı ve kollektif bir ruhla taşıma azminin; Esarete ve işgale başkaldırma cesaretinin; Bağımsızlık onurunu hiç düşünmeden ölüme teslim olarak koruma kararlılığının en değerli göstergesidir.

Rumeli de zulme karşı isyan eden; Balkan harbinin acıları ile yüzleşen; Karadağlıların vahşetine direnen; Moskof sürüleri ile cenkleşen; Mecidiye ve Aziziye Tabyalarında çarpışan; Irz düşmanı işgalcileri linç eden; Silahsız olduğu halde balta, sapan, taş, kazma ve kürekle Akçaabat Sargan Destanında düşmanı bozguna seren; Bütün cephelerde gizli yardıma koşanlar yine Milli Mücadelenin cesur Türk Kadınları idi.

Tarihin hiçbir döneminde esaret altında yaşamayı haysiyetine yediremeyen Türk varlığı, Savaş yıllarında ülkesine, milletine ve bağımsızlığına sahip çıkmak adına sadece erkeği ile değil kadınıyla da hiç düşünmeden ölüme yürümüştür. Türk Kadının Milli Mücadelenin başında bu direnişçi ve örgütçü ruhunu tetikleyen en büyük olay,Kastamonu’da gerçekleşen ilk Türk Kadın mitingidir.10 Aralık 1919 da,3000 vatansever Türk Kadınının; Kastamonu Müdafai Hukuk Kadınlar Cemiyeti öncülüğünde, Kastamonu Darül Müallimat ( öğretmen Okulu) ‘ta gerçekleştirdiği miting; tarihin iliğine işlemiş büyük bir cesaret ve aksiyon örneğidir. Modern bir mitingin tüm yapısal unsurlarını barındıran bu mitingde;işgal, emperyalist itilaf devletleri, halkımız yapılan vahşet protesto edilerek dönemin birçok devlet başkanının eşine ve Osmanlı yönetimine telgraflar çekilmiştir.Bu mitingin Kastamonuda yapılması hiç tesadüf değildir.Tarihinde Çanakkale Savaşlarında en fazla şehit veren illerden olan Kastamonu, yakın geleceğinde aynı payeyi taşıyacak biricik il olacaktır. Kastamonu; İstiklal yolunun başladığı ilk noktadır. Buradan Anadoludaki cephelere silah,erzak ve gerekli yardımlar taşınıyordu. Bu yardımların tamamı Kastamonulu kadınların gayreti ile vücud bulmuştur. Kastamonulu Şerife Bacılar,Halime Çavuşlar, Milli Mücadelenin kadın kahramanlarını daima minnetle anmalıyız.1919 da Kastamonudan dünyaya duyurulan Türk kadının azimli haykırışı, sadece Milli Mücadelenin kadın kahramanlarını tetiklemekle kalmaz, aynı zamanda vizyoner, özgüvenli çözüm odaklı Türk kadın direnişinin simgesi olur.

Cumhuriyet tarihimizde Türk Kadını çok açık ve net olarak Gazi Mustafa Kemal Atatürk inkilaplarının aydınlanma noktası olur. Hiç şüphe yoktur ki Türk kadının kollektif dehası, sancak aldığı Atasının ışığında, yakın geleceğe yeni bir diyalektik süreç ile girmektedir. Unutulmamalıdır ki; Kurtuluş için dindar, haysiyetli, çalışkan ve dirayetli olmakla birlikte başka birşey daha lazımdır; O da şiddetle Türk olmak! Yaşasın Türklüğün Alicenap Kadınları; Ne Mutlu Türk Kadınıyım Diyene!..

Atatürk’ün Cumhuriyete verdiği değeri sizden dinlemek isteriz. Biliyoruz ki Atamızın insana verdiği değer, özellikle de bu başlık altında kadınların hak ve özgürlüklerine verdiği değer, halkın egemenliği elinde tutmasının temel taşı.

Bunun için önce Atamızı anlatmalıyız. Tarihte her başarının, her yeniliğin, her bi limsel, iktisadi ve sosyal zaferin kökeninde, Dünyanın en zorlu sınavlarının, girişimleri nin ve kazanımlarının ardında istinasız tek bir insan ve onun vazgeçmediği Düş’ü vardır.

Selin Söğütlügil
Selin Söğütlügil

Tarihin kendi mantığı,kendine has çizgisinde ancak büyük ve eşsiz dehalar, vazgeçmedikleri bu düşleriyle; Onun bu çizgisine yön verebilirler…

2500 yıllık İnsanlık Tarihinin ilk anti emperyalist savaşçısı ve 4 büyük askeri stratejist,ten biri, 20 yy ın en yürekli,en vizyoner ve dönüştürücü lideri, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, Dünya tarihini cesaret ve azimle yeniden yazan büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk işte bu dehaların başında yeralır.

Dünya Savaşında yenilen,dağılan,yarı teokratik,yarı sömürge Osmanlı İmparatorluğundan kalan viraneler içindeki bir coğrafyada kurtardığı ve kurduğu yeni Türkiye ile, Dünya Tarihinin yönünü değiştirmiştir.

Kurtuluş Savaşı’nda ‘Hattı müdafa yoktur sathı müdafa vardır’ sözünü gelin şimdi Cumhuriyetimizi geleceğe taşıyacak bakışa entegre edelim

Hattı idare yoktur, sathı idare vardır. O sathın nüvesinde ise sahip olduğu bereketini kendi mevcudiyeti ile var eden ve sürdürebilen bilinçli ve medeni bir Ulus, ve muhakkak toplumca sahiplenilecek birlik ve beraberlik anlayışı ile konsensus vardır.

Anadolumuzun o eşsiz gönüldaşlık kültürü öyle engindir ki dünyada benzeri az bulunur! Bu holistik yani bütünleyici toplumsal matrikste Milli üretim ve yapılandırılmış sağlam ekonomik konjuktür ile Vatan idaresinin bu ruhla yani adil ve müstakil zenginlikle satha yayılması kaçınılmazdır.

Laiklik ise cumhuriyetimizin en temel ve vazgeçilmez ana omurgasıdır.

“Türkiye, MUSTAFA KEMAL’İN TÜRKİYESİDİR!” Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüzün sanat, moda ve spor alanlarına verdiği değer, bakış açısı ve kazandırdıklarının konu olduğu biyografik film, PAYİDAR ‘GAZİ’NİN BÜYÜK TABLOSU’ Mayıs 2022 de vizyona çıktı. Atamızın bu yönü ile ilgili çekilen ilk biyografik film. Uludüz Medya imzasıyla, sevgili Görkem Uludüz ‘ün bir hayali ve büyük emeği ile hayata geçirilen projede çok değerli, çok özel anekdotlar, hiç duyulmamış, bilinmeyen ayrıntılar, bilgiler paylaştınız. Sizin ağzınızdan dinlemek ise bambaşka bir duygu yaşattı. Siz neler söylemek istersiniz film hakkında?

Kollektif Ruh benim için çok önemlidir.Bu projemizde de bunu başardığımıza inanıyorum.Yapımcımız ve Yönetmenimiz Sn.Görkem Uludüz bu projeye gerçekten yüreğini koydu.Dünya Tarihini değiştiren Türk’lerin ebedi lideri Cumhuriyetimizin mimarı Canımız Atamız için bizde aynı saygı ve titizlikle çalıştık.Gazi Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili her konu ciddi sorumluluk ister ve çok itina ile doğru bilgi gerektirir.Payidar ekibi olarak hepimizin aynı duyarlılıkta olduğunu görmek benim için çok önemliydi.Çekimlerde çok duygusal anlar yaşadık,gözyaşlarımızı tutamadığımız anlar çok oldu. Sanki Atamız bizimle bizi izler gibiydi.Bu duyguyu size anlatamam. Başından sonuna emeği geçen tüm değerli katılılmcı ve konuklarla yürekten bir proje olarak hayata geçti Payidar.Bunun için Sn.Görkem Uludüz’e teşekkür ediyorum.

En başta tabii ki sizin kıymetli anlatımınız olmak üzere değerli paylaşımları ile Müjdat Gezen, Bedri Baykam, Ege, Şebnem Schaefer, Nefise Karatay, nacizane ben ve Görkem Uludüz’ün anlatıcı olarak yer aldığı bu özel yapıtta yer almak kendi adıma onurların en büyüğü diyebilirim. 300 senelik aile geçmişimin ikamet ettiği Beyoğlu Pera’da ailemin birebir

“Biricik Atamız, Mustafa Kemal, daha ortaokulda iken Tevfik Fikret’in Vatan Yahut Silitre adlı oyunu okulda sahnelendiğinde;oyun sonunda gözyaşları içinde ayağa kalkıp Vatan! Vatan! Vatan! diye bağırıyor... Atamız çocukluğundan beri Cumhuriyet sevdalısı çünkü çok okuyor, Bütün Fransız Devrimini esinlendiren düşünür ve yazarları resmen hatmediyor...”

tanık oldukları Osmanlı ve Cumhuriyet dönemindeki sanat ve kadının durumunu, yakın zamanda yitirdiğim babamın aktardıkları ile filmde paylaşmak beni fazlasıyla heyecanlandırdı. Filmin vizyona çıktığı asıl lansmanından önce bir ön tanıtımının da yapıldığı 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramımızda, PERA PALAS’daki ATATÜRK BALOSU’ndan bahsedelim isterim. Uludüz Medya’nın da sponsorlar arasında yer aldığı ATATÜRK BALOSU’ndan sizde kalan duygu ve düşünceleriniz neler oldu? Kurtuluş Savaşı’mızın fiili başlangıcı olan 19 Mayıs 1919, Atamızın Samsun’a çıkışı, 19 Mayıs’ı gençliğe armağanı ve o güzel gece hakkında neler söylemek istersiniz?

Çok değerli büyüğüm Sn.Nesrin Ercan’ın da katkılarıyla gerçekleştirilen 19 Mayıs Atatürk Balosu’nun Pera Palas ‘ta yapılmasını çok anlamı buldum. Ata’mızın oda’sının özel olarak korunduğu Pera Palas tarihi dokusuyla hepimizi büyüledi. Payidar/Gazinin Büyük Tablosu adlı Belgesel-Filmimizin ilk lansmanı 19 Mayıs’ta Pera Palas Otelinde gerçekleşti ki bu da çok büyük anlam içerir.Cumhuriyet Sevdalısı olmak bambaşka bir ruhtur!

Sizle tanışmak ve böylesi özel kıymetli çalışmalar içerisinde bulunmak benim için çok çok kıymetli. Sizi daha yakından tanımak ve paylaşmaktan onur duyuyorum. Atamızın amcazadesi olmanız yanı sıra çok yönlü, çok aktif ve özel bir insan Selin Söğütlügil. Yaptığım araştırmada Newyork, FTİ’de ve Mimar Sinan Üniversitesi’nde Sanat Tarihi okumuşsunuz, Londra’da Regents University ‘de ise Senaryo ve Film Prodüksiyonu üzerine yüksek lisans yaparken Psikoloji/Political Science double major yapmışsınız. Oradan Merit derecesiyle mezun olmuşsunuz. Şu an University of Oxford’da Yaratıcı Yazarlık Mst’ eğitimi alıyorsunuz. edebiyat tutkunuz sizi yazarlığa, editörlüğe yöneltmiş. Hayat yolcuğunuzu kısaca sizden dinlemek isteriz. Selin Söğütlügil ‘in yaşam yolcuğunda ‘’misyon”u nedir?

Yaşam gizem ve mucize dolu bir yolculuktur ve bizler bu yolculuğun içinde varoluruz. Ruhumuzdaki potansiyeli aramak, onu heyecanla keşfetmek, onu istekle geliştirmek, yaşamda tam bir mutluluk halinde hissettiğimiz ve ürettiğimiz anları yakalayarak yolumuza devam etmek ise ana varoluş sebebimiz yani misyonumuzdur.

Peki yaşam yolculuğunda misyonlarımızın ne olduğu, en çok ne yapmak istediğimiz, bunun nelere katkı sağlayacağı ve bireysel, toplumsal hatta evrensel akışta yaratmak istediğimiz değerler bütününün niteliği nedir?

Bu sorulara tam ve net yanıt verebilmemizin en doğal önkoşulu varoluş bilincimize, yüreğimizdeki deha ile ulaşmaktır. Gönül gözümüz açıldıkça, sahtenin reddi ile gerçeklik algımız artar,bu özgürleştirici ve enerji vericidir.Bütün bildiklerimizi, ve öğrendiklerimizi bize sorgulatır,Kim olduğumuzu, bu yaşamda ne istediğimizi, varoluşumuzun tanımını muthiş bir şeffaflıkla bize yaptırır. Dehamız yüreğimizdedir ve Gerçeğe ulaşmak büyülüdür!.. Ruhumuzu harekete geçiren o ateş ve unutulmuş kanatlarla Yaşama sarılırız. Kendini idrak olmadıkça, hangi erdem, hangi hizmet hakiki olur?..Kendimizi tanımak, maneviyatın sırlarına ermek, tüm eylem ve değerlerin en yücesidir.

Heves, isteklerimizin ifadesi iken misyon, içselleştirdiğimiz gerçek değerlerimize ait görevlerdir. Özsaygımız,yolculuğumuzu aydınlatacak içsel ışığımızdır ve bizler misyonlarımıza yön veren duruş, düşünce ve fikirlerimizin mimarlarıyız; çünkü Yolculuklarımızı biz seçeriz. Düşüncede özgün, söylemde doğru ve açık, eylemlerimizde yılmaz ve güvenilir adımlarla enerjimizi ve zamanımızı kendimizi gerçekleştirmeye adayarak, yaşam amacımıza ve varoluş sebebimize de adım adım ulaşırız. Bir misyonun prensibi koşulsuz sevgi, temeli istikrar ve amacı üretimdir. Hep inandığım ve daima savunduğum bir gerçek; Kadın olarak bu yaşama gelmemizin doğuştan büyük bir şans olmasıdır. Çünkü kadın olmak Varoluşumuzun en eşsiz zenginliği, içsellliğimizin ve üretim gücümüzün en değerli donanımıdır.

Kadın olmak, maddesel anlamda bir fizikten öte,başlıbaşına bir Ruh’tur. Güzellik kavramıyla özdeşleşmek değil,güzelliğe akıl ve eylem katabilmektir. Kadın olmak yaşamı sadelikleri içinde farkedilir kılmak, kendi gücünün,varoluşunun anlam ve mahiyetine varmak ve bu gücü yaşama koşulsuzca katmaktır.Yaşamın Kutsallığı,en çok biz Kadınlar tarafından anlaşılır, anlamlandırılır ve yaşatılır.Yaşama gönüllü hizmet,onun kutsallığını korumaya adanmış bir yolculuğa çıkarır bizleri ve bizler bu yolculuğun içinde sınırsız bir Aşkla,heyecanla, sevgiyle, cesaretle, istikrarla, güvenle, yılmaz bir azimle, şevkatle, vicdan ve dirayetle, yaşamı sahiplenerek ve paylaşarak varoluruz.

Her canlı, her varlık bu yaşamda çok özel ve hepimizin yolculukları şahsımıza özgündür. Ben yaşamımda odağımı; kendimi hayat boyu geliştirmeye, yaşamın değişim süreçlerindeki uyuma,Yaptığım ve ürettiğim her içeriğin ve her eylemin çocuklarıma, aileme, Vatanıma ve evrensel akışa ulaşacağı katkıya,bir kadın olarak duyarlı,yapıcı,cesur ve adil adımlarla toplumun ve dünyanın bütüncül ihlasına yönlendirdim. Bir kadın olarak, kimse ile kıyasın çekici olmadığı, yaşam deneyimlerini recycle yaparak/dönüştürerek, idrak ederek,kişisel vizyonum ve üretme tutkumla diri diri hayata geçirdiğim bakış açıma sımsıkı sarıldım.Yaşamın kutsallığına ve yaşama dair her varlığın, öncelikle de belirli şartlar ve imkansızlıklardan dolayı çocukların bu kutsallığı deneyimleyerek yolculuklarına devam edeceklerine; Yaşamın gizem ve mucize dolu bir yolculuk olduğuna inanıyorum. Bu yolcuğun coğrafyasını da yine bizler seçiyoruz.Birçok insan için doğduğu coğrafya onun kaderi oluyor.Ya da bazıları için bütün evren, kaderlerinin coğrafyası!İnanç, cesaret ve istikrar ile yaptığımız en büyük yatırım kendimiz olduğumuz müddetçe, yaşamımız, misyonumuz, ilişkilerimiz ve dünyaya kattıklarımız da o oranda değer kazanıyor. Ben bir kadın olmanın içtenliği ile kendime sorarım hep arada misyonum nedir?Cevabım hep nettir; Misyonum, Yaşamın Kutsallığına Hizmet, Yol’um sa,Yüreğime emanet...

Alfa Yayınları/Mona Kitap’tan çıkan İki kitabınız; Kanatlarım Aşktandı ve Mavi Sağanak. İkisini birden heyecanla sipariş verdim ve büyük bir keyifle okuyorum. Şiir, edebiyatın çok özel bir boyutu bence. Çünkü bir şiir, koca bir roman okumuş gibi bir duygu yükler okuyana ki hatta defalarca okuyabilirsiniz. Kendi duygu yoğunluğumuz içerisinde bizi farklı iç yolculuklarına da çıkarabilir her bir okuyuş. Sizden dinlemek isterim yazmaya nasıl başladınız? Şiirin sizin için önemi ve anlamı nasıl?

Octavia Paz, Çifte Alev adlı kitabında Şiir’i şöyle tanımlar; Şiir dilin erotizmi’dir der. Beni en heyecanlandıran ve bilgi sahibi olmaya doyamadığım konulardan felsefe içinde benzer yorumu ben yaparım,o da zihin için böyledir.Yaşam onunla kurduğumuz çekici bir bağ ile beslenir,Ruhumuzu zihnimizi yüreğimizi seçimlerimiz doğrultusunda doyururuz. Bu bizi biz yapar…

Şiir,bir yaşamı, yaşamın içindeki kendimizi, gerçeklerimizi ve hayallerimizi diri diri ifade ediş şeklimizdir,Şiir cesurdur,şiir ruhumuzun umududur.Yazmaya ve Koşmaya aynı anda başladım,8 yaşında… O zamandan beri hem yazıyor,okuyor hem de koşuyorum.

Kitaplarınız Kanatlarım Aşktandı ve Mavi Sağanak nasıl oluştu? Okuyucuya nasıl bir yolculuk yaptırıyor?

Selin Söğütlügil
Selin Söğütlügil

Buna cesaret ve Aşk dolu bir yolculuk diyebiliriz…Yaşamın en büyük paradigması; bize verilmiş bir ödül olmasından kaynaklanır…Yaşam; müthiş bir hediyedir bizlere. Ve bence, yaşam aslında; onu yaşama sanatıdır. F. Nietzsche’nin dediği gibi “Bizler, kendi yaşamımızın şairleri olmak isteriz. Bunun içinse tek bir şey gerekir; kişiliklerimize bir biçim vermek; bu büyük ve az görülen bir sanattır.”. Peki bu imkansız mıdır? Kesinlikle hayır!...Yaşamın paradigması o ödülün muhteviyatındaki bu şaire ulaşmaktır, yani kendimize… Başlı başına otantisitesi olan bir sanat!... Foucault’un Asetizm’inde (kendilik pratiği; kendini geliştirme pratiği) saklı olan; kendilik etiğinin temelinde müthiş bir özgünlükle vurguladığı yaşama sanatı; yani “Tekhne Tou Biou” budur işte!... Grek/Eski Roma’dan günümüze ulaşan, yaşamın bireysel özgürlükler ve özdenetimler içinde; varlığın kendisi tarafından keyifle, zevkle, an ve an yaşanılarak tamamlanması ve bir sonraki nesillere bırakılacak güzel anı ve tecrübelerin olmasıdır. Burada özgürlük; varlıklarımızın ontolojik koşuludur. Manevi anlamda ne kadar ak ve özgür olursak; ne kadar ahlaki çilecilikten, maskelerden, buyurgan kurumların dikte ettiği yüzeysel reçetelerden uzaklaşır; gerçek benliklerimize dönüp, kişiliklerimize özgün biçimlerini verirsek; kendi yaşamlarımızın o denli büyük şairleri oluruz. Yaşama sanatı müthiş bir varoluş sanatıdır aslında ve bunun formülü kendimizi özenle ve sevgiyle oluştururken, karşımızda şablonlar halinde beliren stereotipleri kırıp geçmektir. Bu zordur… Çünkü; o yaşamda var olan varlıklarımızın alkemisinde; hep bir arayış vardır; aidiyet arayışıdır bu! Bu ömür boyu sürer. Aidiyet; korunma temel içgüdüsünün yansımasıdır. Her birey farklı aidiyet kültürleri oluşturur kendi iç dünyasında ve orada yaşar… Ama öyle bir aidiyet biçimi vardır ki; bu her şeyin üstünde alev alev var olur. Bunun adı Aşk’tır… Ve aşka aidiyet büyük cesaret ister!..

Cesaret; Latince “courage” demektir. “Couer” yani “Yürek” teriminden türemiştir. Asıl anlamı; kim olduğunun hika-

yüzücüsü olmanız yanı sıra, dünya genelinde katıldığınız maratonlar, okçuluk, binicilik ve yelken dallarında katıldığınız aktiviteler. Sporun hayatınızdaki yeri büyük. Seçtiğiniz dallar sizin özgür, enerji dolu, macerasever ve risk alan yanınızı besliyor diyebilir miyiz?

Evet,Kesinlikle böyle ifade edebilirsiniz.

Yakın zamandaki sohbetimizde bahsettiğiniz gibi tüm canlıları kucaklayan bir sevgi sizin ki.. Güçlü hayvansever yanınızın temelleri nasıl atıldı?

yesini tüm yüreğinle haykırmak demektir. Aşk’a aidiyet işte bu büyük yürekle; bu “courage” ile olur. Bunun hikayesi; sanatında yaşar; aşk için kül olmadan; yeniden doğamazsınız. Önce cesaretle yok olursunuz ve sonra bütün özgürlüğünüzle bir daha var olursunuz. Bu devrimlerin en büyüğüdür!... Çünkü yaşamın her anında aşk gizlidir; bu anların arasında en büyük aşklar eşsiz devrimler gibi başlar... Yaşam; cesaretle yaşamak ve aşk; benim için devrim niteliğindeki bu tek asıl olan sanattır.

Yazım dilinizi nasıl tanımlarsınız?

Büyülü Gerçeklik

Bir çok farklı spor dalıyla ilgili oluşunuz çok etkileyici. Yüzme İhtisas Kulübü

Amerikada doğdum.Türkiye’ye döndüğümüzde Dedemlerin köşkünde Pamuş adlı muhteşem bir Alman Çoban köpeğimizle büyüdüm.Ona sarılır saatlerce kucağında yatar sonra onu yıkar,tarardım.O kadar büyüktü ki yanında minicik kalırdım ama hiç korkmazdım.Bu yönümü Babam ve Annem’den aldım galiba çünkü ikisi de sevgi dolu korkusuz ebeveynlerdi. Yemeklerimi bile Pamuş’la konuşarak yerdim.Onunla kardeş gibi olmuştuk,öyle çok sevdim ki Pamuş’u şimdi son yazdığım Romanıma onu aynı karakteri ve adı ile koydum,onu kitabımda yaşatacağım. Bu benim için çok özel duygusal bir bağ. Sonra çok köpeklerim oldu, onları çok sevdim,bunu kelimelerle tarif edemem. Hepsi de yüreğimde yaşar. Hoyo,Starck,Santa,Glory,Cortez…

Londra’ya taşınmam ile bazı sorumluluklarım değişti.Hayvansever olmak,mutlaka bize ait olan bir canla yaşamak değildir benim için,Tüm hayvanlar bizim ilgimiz,emeğimiz ve sevgimizle beslenmelidir,mülkiyet konusu egosantrik bir konu olmamalıdır.Hepimiz “Bir” isek bu güzel evrende tüm bu canlarımızla “Bir”iz ve bunun boyutu sahibiyetin çok üzerinde…Onun için Ben artık Sokak Hayvanlarına bakıyorum. Gözardı edilen gerçekleri daha net görüyorum. Bu bilinç seviyesinin önemini herkesin yaşamasını isterim.Tüketim toplumunun,popüler kültürün ve mülkiyetçi yaşam tarzının, gerçek ihtiyaç sahiplerini gözardı ettiğini gördüm.Bu benim için bir insan ve hayvansever olarak dönüm noktasıdır.

En sevdiğim hayvanlardan bir diğeri ise At’tır. Ata binmek benim için vazgeçilmez bir tutku. Atların ruhu, duygusallığı duyarlılığı, vakur duruşu bambaşkadır. Cesaretin ve özgürlüğün temsilidir benim için.Çok sevdiğim Atım Magnolia’ya binerken ruhum sanki farklı kanatlanır yaşama. İstanbul’a nasıl aşıksam, Magnolia ile sahilde saatlerce seyretmeye, arada adeta dörtnala gitmeye de tutkuluyum.

Atamızın güçlü bir hayvansever olduğunu çok da fazla detay olmamasına rağmen biliyoruz. Zaten aksi düşünülemez. Kadın erkek eşitliğinden dünya barışına kadar hümanist bir insan olarak tüm evreni sevgi ve barış ile kucaklamış bir dünya lideri. Bir fotoğraf bile pek çok anlam taşıyor aslında. Bize bahsederseniz büyük mutluluk duyarız.

Cumhuriyetimizin kurucusu, ulu önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk, hayvanlara daima özel bir ilgi, sevgi ve şevkat göstermiş, hatta birçoğunu sahiplenerek özel olarak bakımıyla ilgilenmişti. Bunlardan ilk köpeği Alp, sonrasında Alber ve birçok kitapta bahsi de geçen Foks adındaki köpekleri Ata’mızın yanında sadık dostları olarak tarihteki yerini aldı.

Atatürk Bulgaristan Ataşemiliterliğinden dönüşünde getirdi Türkiyeye Alp’i ve Çanakkale Savaşlarında da yanında bulundurdu. Alp sabahları Atatürk’ün uyanış vaktini ezberlemiş, bazen Atatürk kalkması gereken vaktinde kalkmayıp uyuduğunda Alp endişelenir ve üstüne çıkarak nefesi kontrol ederdi. Kurtuluş Savaşı sırasında ise bir Yunan komutanlarının ortada kalan Alber adlı av köpeğini sahiplenmişti Atatürk. Alp yaşamı boyunca Atatürk ile tüm gezilerinde beraberdi.

Alber öldüğünde çok üzülen Atatürk henüz üzüntüsü dinmemişken Foks onun yeni köpeği olur. Foks, Atatürk’ün odasında yatar, her gittiği yere yanında gider, gireceği salona herkesten ve Atatürk’ten daha önce koşar, adeta Atatürk’ün geldiğini haber veriyormuş gibi hareket ederdi. Atatürk nereye gitse onu da birlikte götürür, yurt gezilerinde bile ondan ayrılmazdı.

Atamız Foks’un ne yiyip ne içtiğinden, ne zaman çiftleşeceğine kadar hemen her şeyiyle yakından ilgilenirdi. Ama Foks birgün Atatürk’ün elini ısırır. Ancak (yaşamı boyunca hayvanların öldürülmesine karşı çıkan, başıboş kedi ve köpeklerin Hayvanseverler Derneği aracılığıyla sahip edinmelerini sağlayan) Gazi, Foks’un davranışına hiç sinirlenmemiş, eli pansuman edilirken de şöyle der: O Fenalık yapmak için ısırmadı!

Gazinin çevresindekilerden kimileri onu güldüren, neşelendiren Foks’un ‘Sahibini ısıran köpekten hayır gelmez’ diyerek, ilaçla uyutulmasını istesede Atatürk buna karşı çıkar. Çiftliğe götürülen Foks kontrol altına alınır ve bir süre sonra, bir kaynağa göre çiftlik baytarları tarafından iğne ile, başka bir kaynağa göre de gerekli testlerin yapılabilmesi için vurularak hayatına son verilir. Foks’un ölümü Atatürk’ü adeta yıkar. Günlerce yüzü gülmez olur. Artık Foks’un konusu her açıldığında, gözleri acıyla dolar.

Atatürk’ün Foks’a olan sevgisi göz önünde bulunduran Çiftlik müdürü Foks’un derisini doldurtup Çiftlikte müze camekanına koydurur. Bu olaydan bilgisi ve haberi olmayan Atatürk, birgün camekanın önüne gelip Foks’u canlı gibi görünce birdenbire çok şaşırır, bir sandalye ister ve oturur. Cansız köpeğe uzun uzun bakar ve bir müddet sonra; “Sevdiğim bir köpeği bu halde göremem, bunu derhal buradan çıkarttırın ve çiftlikte müsait bir yere gömün” diye talimat verir. Atatürk daha sonra ayrıca “Foks esasında bana fenalık yapmak, canımı acıtmak için ısırmadı, öyle olsaydı ben onu hissederdim, o öyle bir köpek değildi. Onun içi o doldurulmuş halini içime sindiremedim” der.

Her ne kadar Atatürk, Foks’un gömülmesi emrini versede; yakın arkadaşı Necdet Pençe’nin saklayıp, 1969’da da eşi İrfan Pençe tarafından Anıtkabir’e hediye edildiği belirtmiştir. Foks’un doldurulmuş be- deni 2002 yılında açılan Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi’ne konulmuş ve hala aynı yerde bulunmaktadır.

Kurtuluş Savaşımızı başlatan güç Atamızın Atlarıdır!

O zamanlar Yıl 1918... Osmanlı Devleti’nin sonu gelmek üzere olan o karanlık günlerde Atamız, Mustafa Kemal Paşa, Halep’te bulunuyor ve Kurtuluş Savaşını başlatmak üzere önce İstanbul’a (sonra da Samsun’a) gidecek parası yok bile yok. Tek varlığı zamanla edindiği, yetiştirdiği atlar ve kısraklar. Tek çare bunları satmak ama O denli sevdiği bu atlardan ayrılmak da onun için oldukça güç ki!.. Ama satacak, para edecek başka hiçbir şeye sahip değil...Tarihin önemli dönüm noktalarından biri, bütün bir gece derin derin düşünür ve Ulusunun geleceği için bir karar verir. Ömür boyu yaverliğini yaptığı Salih Bozok’a birgün: “Salih, bu atlardan birkaçını satıp İstanbul’a ancak böyle gidebilirim” der.

Salih Bey atları satma görevini üstlenir fakat tek bir alıcı bulamaz.Subayların hiçbirinin durumu da Mustafa Kemal Paşa’dan iyi değildir.Halep’in hali vakti yerinde olan zenginlerin çoğu at meraklısıydı ama atları alsalar, seferberlik var, ülke savaşta ve ordu tüm hayvanlara el koyuyordu. Biricik Atamız,Mustafa Kemal Paşa, tam bir çıkmaz ve çaresizlik içindeydi.

Selin Söğütlügil
Selin Söğütlügil

İşte tam da bu günlerde, 4. Ordu Komutanı Bahriye Nazırı Cemal Paşa, Mustafa Kemal Paşa ile Halep’te buluştu. Cemal Paşa’nın Mustafa Kemal’e eskiden beri sevgisi ve bağlılığı vardı. Birçok konuda da görüş birliği içindelerdi.

“Cemal Paşa, benim bazı cins at ve kısraklarım var. Bunları satmak ihtiyacındayım; isteklisi çıkmadı. Siz buranın eski komutanısınız, bana bir yol gösterir misiniz?” Der Atamız. Cemal Paşa; “At ve kısraklarınızı önce veterinere muayene ettireyim. Diyarbakır’da iken, Alman ve Avusturyalılar, bu atlarla kısrakların önemli bir servet olduğunu söylediler, kıymetlerinden şüphe etmiyorum, ama öyle yapınız...”

Ve Cemal Paşa, tüm at ve kısrakları iki bin altına aldı.

Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’a gidebilmesi, “Kurtuluş Savaşı”na başlayabilmesi çok sevdiği, yıllardır edindiği, yetiştirdiği at ve kısraklarının sayesinde oldu.

Dahası, Cemal Paşa bu hayvanları sonradan beş bin altına satacak ve atların ve kısrakların değeri iki bin değil, beş bin altınmış diyerek aradaki üç bin altını Mustafa Kemal Paşa’ya gönderecektir ve yıllar sonra diyecektir ki:

“Bu para, yeni girişimlerimde bana destek olmuştur. Bunu belirtmeyi görev sayarım.”

Mustafa Kemal Paşa, atlarından, kısraklarından ayrılması kuşkusuz onu çok üzmüştü. Çünkü atları o kadar çok seviyordu ki... Onda at sevgisi bir tutkuydu. Onları okşarken elleri sevgi ile titrer gözleri parlardı. Onlarla konuşurdu da. Ve bu sevgi karşılıklıydı. Seyislerine huysuzluk yapan atlar onu karşılarında görünce hemen terslenmeyi keserlerdi. Neredeyse çocukları sevdiğince severdi atlarını...

Ankara’da çiftliğindeki taylarından biri ruam hastalığına yakalanıp da öldürülmesi gerektiğinde, ellerine lastik eldivenler geçirerek tayı birkaç kez okşamadan öldürmelerine izin veremeyecek, hayvanı okşarken de gözyaşlarını tutamayacak ve ağzından şu sözler dökülecektir:

“Çocuğum olmadığında hikmet ve isabet varmış. Eğer bir evlat kaybetmek felaketine uğrasaydım kalbim bu elem ve kedere dayanamazdı.”

Gazi, eşi Latife Hanım’a çok sevdiği atı “Sakarya”yı nişan hediyesi olarak, annesi Zübeyde Hanım ile İzmir’e göndermiştir ve bu at, boşanmadan sonra haraya getirilmiştir. En çok atlara tutkun olan Atatürk’ün iki atı vardı. Bunlardan en çok sevdiği atın adı Latife Hanım’a hediye ettiği Sakarya ve muhabere yıllarında bindiğinin adı ise Çankaya’dır.

Ankara’da Ulus meydanındaki Zafer Anıtı heykel gurubunda tasvir edilen at, Zafer kazanılan meydan muharebesinin yapıldığı aynı adlı yerden adını alan Atatürk’ün atı Sakarya’dır.

Atatürk’ün yolunda ilerleyen bizlerde onun gibi At Sevgisiyle yaşıyor ona belkide en çok bu yönümüzle benziyoruz...

Atamızın Hayvan sevgisi ile ilgili son bir anısını daha anlatmak isterim; Bir gece sofrada otururlarken, Atatürk, yaverlerinden birini çağırdı ve şu emri verdi:

-İki gün önce bizim atlardan biri doğurmuştu. Alıp onları buraya getiriniz. Hayvanların getirilmesini istediği yer Çankaya, emri veren de bir Cumhurbaşkanı idi. Yaverler ve konuklar duraksadılar. Sofradakilerin şaşkınlığı henüz geçmeden yine Atatürk’ün sesiyle irkildik: -Taylarımızı, Sevelim, görelim, okşayalım. Köşk’e, hem de şeref salonuna hiç hayvan girer miydi? Fakat emir emirdi işte. Yeni doğan tay ve annesi Yıldız, hemen köşke getirildi. Tay ve annesinin geçeceği yerlere kaymamaları için örtüler serildi.Hayvanlar, bakıcıları seyis Kerim’in yedeğinde rahatça salona girerler.

Atatürk o gece Çankaya’daki şeref salonuna alınan hayvanların yanında kaldı. bütün bir gece Eliyle anne ile yavrusuna kesme şeker yedirir. Ayrı ayrı sever,okşar. Atatürk, kimsenin yapmadığı, yapmaya kalkamayacağı işleri yapan çok yürekli bir ruhtur. Böyle olmasaydı bu kadar kısa sürede yepyeni bir ülke ve uygarlık kuramazdı.

Son olarak PAYİDAR filminde paylaştığınız gibi tüm kalbimizle, ruhumuzla ve benliğimizle katıldığımız o cümlelerinizi rica ediyorum. Atatürk sizin için ne ifade ediyor?

Cumhuriyeti ifade ediyor,Türkiyeyi ifade ediyor, Ata soyumu ifade ediyor,Sönmez bir güneşi ifade ediyor.

Neden mi? Çünkü Türkiye büyük umutların, haklı bekleyişlerin, Görkemli başarıların, eşsiz devrimlerin ve ebedi sancağımız Atamız; Mustafa Kemal’in ülkesidir.

Fiziken ebediyete intikalinin 83. yılında özlemimiz onun ışığı ile yüreğimizde titrerken; Atamıza minnetimiz sonsuzdur! -Vatanını herşeyden çok sevip yeniden var ettiği için, -Aklı hür,vicdanı hür nesiller istediği için, -Başını eğmediği ve hiçkimseye eğdirtmediği için, -Adil ve Bağımsız Cumhuriyetin temellerini cinsiyet ayrımsız hak ile dağıttığı için, -Yarattığı devrimlerin odağında Aydınlanma,Dayanışma,İnsan Hakları ve Barış olduğu için, -Vatanımızda “Kadın olmayı”” herşeyden çok değerli kıldığı için, -Vatandaşlık kavramını,Bireysel Demokrasiyi ve demokratik siyasi refleksi Milletine sunduğu için, -Paylaştığı,uğruna savaştığı,yücelttiği insanları için, -Halkını dinleyip,halkını anlayıp,halkıyla aç kaldığı için, -Zeybek yapıp,Yemen Türküsü söyleyip, Sakarya’yı dirilttiği için, -Kadınlara Şapka giydirip, Üniversiteye gönderip, Milletvekili yaptığı için, -Ayrışmayı değil Bütünleşmeyi! -Gerilemeyi değil İlerlemeyi! -Yok olmayı değil Varolmayı! -İcazeti değil Dirayeti! -Hiyaneti değil Vefayı! -Kaderi değil İradeyi! Ve Vazgeçmeyi değil Azmetmeyi! bize öğrettiği için

Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e minnetimiz sonsuzdur!

Seni Sevmek,Seni Anlamak ve Seni Yaşatmak Milli bir İbadettir!

Aklımızda Fikirlerin; Kalbimizde Sevgin hiç bitmeyecek; İlelebet Unutmayacağımız ve unutturmayacağımız tek gerçek

TÜRKİYE MUSTAFA KEMAL’İN TÜRKİYESİDİR!..

Çok çok teşekkür ediyorum... Hayat boyu en güzel enerjiler sizinle olsun...

Selin Söğütlügil

Basılı arşivden
Bu röportaj ilk kez 4P1K Sayı 40 (Ekim 2022) sayısında yayımlandı.
ReklamTailtown
4P1K Bülten

Yeni yazılar e-postanıza gelsin

Yeni yazılar, haberler ve arşivden seçkiler; ayda iki kez, reklamsız ve kısa.