Özel Konuk · Sayı 14

Mine

Mine

Tarihi söylemeyeceğim, dudaklarınız uçuklar. Benim karanlığım, umutsuzluğum ama aynı zamanda da uyanışım gibiydi bu melodiler ve sözler. Benden çıkmışlardı ama ben hep bana verildiklerini düşündüm sonradan. Nasıl bir albüm?

evgili Mine, öncelikle yeni çalışmaların hayırlı olsun. Uzunca bir aradan sonra müzikseverlere nasıl bir çalışmayla tekrar merhaba dedin. Senden dinleyelim mi lütfen?

Öncelikle benim için çok değerli, çünkü içindeki her duyguyu yaşadım. Bir kalıba sokmak isterseniz eğer, değişik türleri barındırdığı için trip-hop tarzında diyebilirim.

Nasıl paylaşmaya karar verdim diye soracak olursanız, geçen sene parçalar durdukları yerden neredeyse bana göz kırpmaya başlamışlardı, artık zamanı gelmişti ama nasılını bulamıyordum. Mix ve Mastering’ siz halini bile çok sevdiğimden böylece Youtube’a koymayı düşündüm önce, sonra emin olamadım. Derken biraz daha zaman geçti ve hayatımdaki yeri benim için çok özel olan Barış Manço’ nun 20. Yıl konserine davet edildim, “Müsadenizle Çocuklar” parçasının yanında bir de solo olarak “Unutamadım” adlı o muhteşem eseri seslendirmemi istediler.

Harika bir konserdi, izole hayatımdan çıkıp eski dostlarla tekrar birlikte olmanın yanında konserde yer alan genç ve yetenekli sanatçılarla tanışmak, onların enerjisini de görmek çok güzel bir deneyimdi. Unutulmadığımı ve özlendiğimi hissetmek ise bambaşka bir duygu verdi bana. Mutlu mesut Bodrum’a döndüğümde CN Müzik Media’ nın kurucusu, sonradan tanıdığımda tavrına ve tarzına hayran olduğum Cem Sayar beni aradı.

Yanında çok değer verdiğim biri vardı. Tamer Şahin. “Mine, hadi birlikte bir şey yapalım, parçaların var mı?” “Var, yolluyorum” … “Gecenin Sesleri” böylece gün ışığına çıktı.

“Gecenin Sesleri” / “The Sound of the Night” ı biraz daha açalım istersen. Senin için anlamı nedir?

Gecenin Sesleri, The sound of the night, Zihnimin kalabalık sesleri, kaosuna karşılık ruhumun çektiği acı, oradan çıkmak için verdiği mücadele ve sonunda uyanış. Hayatımın birçok döneminde derin uykulara daldım ve sonra uyandım. Bunu tekrar tekrar yaşadım, aslında hepimiz yaşadık. Şimdi bundan sonrası için bir daha uyumamaya çalışmak en büyük ama“Sabah olmuyor” çalakalem yazılarımın içinde bir yerde “gece vakti” diye başlayıp şiir formatına dönen, tamamen akışla yazdığım bu albümün bir solukta çıkan ilk sözü oldu...” cım. Hep hatırlamak, farkında olmak, dışardan veya içerden gelen negatif seslere karşı savaşmadan mücadele etmek ve güzellikleri yaşamak…

Müzikseverleri nasıl bir tarz ile buluşturmayı düşündün? Aldığın tepkiler nasıl ilk etapta?

Sanırım tarz düşünmeden duygularımı müzik yoluyla paylaşmak istedim. Birilerine ulaşabileceğimden emindim. Gelen tepkiler bir kaç yönlüydü.

Hayranlarım ikiye ayrıldı. Beni çok sevdikleri için ne olursa olsun işimi takdir edip ama bir yandan da “90’ları çok özledik, o tarzda müzikler bekliyoruz sizden lütfen” diyenler ya da yolculuğumu anlayıp kayıtsız şartsız alkış tutanlar.

Sabah olmuyor klibinin altındaki yorumlar da çok çeşitliydi. “Ajlan’dan sonra hiçbir şarkın tutmadı” Aynen yazdığı hali buydu. Burada direk bir saldırı var, bu bana çok ilginç geldi, insanımızın bu kadar kabalaşması ve negatif duygularda kaybolması, emeğe ve samimi duygulara bu kadar saygısızca yaklaşması bir kez daha olumlu duygular yaratmamızın ne kadar önemli olduğunu hatırlattı bana.

Eskiden olsa buna takılır, ağlar, hatta kendimi perişan ederdim. Şimdi beni etkilemiyor ama ifade etmenin o kadar çok yolu var ki kırmadan, yıkıcı olmadan, sizin vasıtanızla buradan bunu dinleyiciye ulaştırmak istedim.

Bu çalışmaların süreci ne kadar sürdü ve nasıl bir çalışma süreci geçti? Kimlerle çalıştın?

Mine
Mine

Az önce bir solukta çıktı dedim, biraz abarttım tabi:)

“Sabah olmuyor” çalakalem yazılarımın içinde bir yerde “gece vakti” diye başlayıp şiir formatına dönen, tamamen akışla yazdığım bu albümün bir solukta çıkan ilk sözü oldu. Şimdiki halinden daha uzundu, bir kaç kıtadan vazgeçmek zorunda kaldım sonra...

Yazdıktan sonra kağıdı elime aldım ve melodiyi mırıldanmaya başladım. Bu şarkıyı benim duyduğum haliyle ve duygusuyla anlayacak sadece iki kişi vardı. Sarp Özdemiroğlu ve Genco Arı. Genco’yla daha sonraki dönemde “Benim günüm” albümümde çalıştık ama ondan önceki bu dönemde bu şarkılara Sarp hayat verdi. Stüdyoya girdim. Bir metronom üzerine parçayı söyledim ve Sarp’ın dehasına emanet ettim onu. Bu süreç biraz uzundu ama o kadar istediğim gibi oldu ki asla şikâyet etmedim, edemem. Stüdyoya tekrar girdiğimde parçayı uçarak söyledim, kendi üzerime o kadar çok vokal yaptım ki, bazı yerlerde de o etnik dokunun üzerinde takıldım. Sarp bunları alıp harmanlayıp serpiştirdi, o halinin üzerine bir daha da dokunmadık, değiştirmedik hiçbir şeyi. “Uyan” için de benzeri oldu ama önce “1999, awakening”i yazdım. Sabah olmuyor İngilizcesiyle aynı anlamı ve duyguyu taşıyorken uyan için bu farklıydı. Müzikal dokuya ikisi de uysa da anlamları farklı olmuştu. Sonuç olarak yaratım sürecimizi iki kişi bitirdik. Albüm olma sürecinde ise Mix ve Mastering için parçaları değerli müzisyen arkadaşım Murat Yelken’e teslim ettik.

Albümdeki iki şarkının klip çekimlerini yapmışsın. Başka bir video klip daha var mı gündemde?

Klipler beklentilerimi aştı. Başta değerli yönetmenim Caner Demiroğlu olmak üzere tüm ekip o kadar sıcak ve samimiydi ki. Bana varolmam için devasa bir alan ve özgürlük tanıdılar. Yazdığım senaryoyu büyütüp, üzerine koyarak güzelleştirdiler. Rüya gibi bir yer olan Beykoz kundura fabrikasının kullanmadığımız bir alanı kalmadı. “Uyan’ın” da bazı bölümlerini burada çektik, kalanını başka gün Dragos’ ta devam ettik. “Uyan” uzun süredir bekliyor, başına çeşitli talihsizlikler, ar- dından da Pandemi geldi ama yakında yayına girecek. Sonra da İngilizce versiyonları.

Bu klipleri güzelleştiren şeylerden biri de canım arkadaşım Bedri Şenyıl oldu. Bedri’yle hikâyemiz de çok güzel. Geçen yaz klip üzerinde düşünürken aklımda oldukça sade giysiler vardı. Dümdüz uçuşan askılı bir elbise yeter diyordum. Ekibin stil tasarımcısı sevgili Deniz Cankutlu’ nun elini kolunu bağladım aslında. Neyse o beni dinlemeyip harika kostümler getirdi, bir tanesi “Uyan’a” damgasını vuran kıyafet oldu. Sağ olsun, var olsun. Bedri’ye dönersek, işte klip öncesi ben düşünürken bana instagram’ dan bir mesaj geldi. O zaman tanışmıyoruz. “Mine hanım ben sizin hayranınızım, tasarımcıyım ve size bir kostüm yapmak istiyorum, ölçüleriniz nedir?” Bedri Şenyıl. Sürekli sevgili arkadaşım Özlem Tekin’le fotoğraflarını görüyordum instagram’ da. Onun tasarımcısı ve yakın arkadaşı. AA ne güzel, çok sevinirim…

15 dakika sonra numarasını istedim, sizi arayabilir miyim dedim, iki dakika sonra ona yeni parçaları ve klibi “Gecenin Sesleri, The sound of the night, Zihnimin kalabalık sesleri, kaosuna karşılık ruhumun çektiği acı, oradan çıkmak için verdiği mücadele ve sonunda uyanış...” anlatıp, beraber çalışabilir miyiz diye sordum. O da aynı hızla evet dedi. Ben Antalya’da o İstanbul’da. Klipten bir gün önce buluştuk, üç kostümle geldi, hepsi birebir üzerime oturdu ve harikaydılar, basitlikten çıkmıştım ama duygumla uyumluydum. Çekim öncesi o gece annemin evinde ağırladık Bedri’yi, sabaha kadar dikişleri bitirdi ve ertesi gün geceyi bulan çekimler boyunca yanımdan ayrılmadı. Bu kliplere kattığı ruhu ve güzelliği bir kenara koyarsak, ben bir de dost kazandım.

Geçmişten bugüne hayatımın her aşamasında hep yanımda olan ablam Elif’i de burada yazmak ve ona teşekkür etmek istiyorum. O olmasa ne yapardım bilmiyorum.

Tanıtım olarak zor da bir döneme denk geldi pandemiden dolayı. Şimdi nasıl gidiyor? Sahne çalışmaları var mı?

Hem de nasıl. Bu sene tanıdığım ama kalbimde ki güzel yerine hemen yerleşen sevgili basın danışmanım Gizem Ertürk’le Aralık ayında albüm çıkışından biraz sonra beraber çalışmaya başladık. Dönüşler güzeldi ama alternatif kulvarda olması ve parçanın çok uzun olmasıyla ilgili yorumlar aldık.

Ajlan-Mine’den gelen tanınmışlığım beklentileri başka yöne çekiyordu sanırım ama bu da sorun değildi benim için çünkü sahne için bir projem vardı, senelerdir yapmak istediğimi ortaya koyacaktım ve o zaman insanlar beni daha iyi anlayacaktı. Bu bir performans, görsel bir şov olacak ve bir hikâye anlatacaktı. Kimlerle çalışmak istediğimi bulmuştum ve heyecan karşılıklıydı ve gerisini biliyorsunuz.

Pandemi… Olsun, onun da bir nedeni vardır ve vardı. Bu süreçte daha önce başladığım bir hikâyeme devam etmeye başladım. Yazdıkça yazdım. Diğer her şey durdu, ben yazdım. Anladım ki bu bir roman oluyor fakat başlangıca göre farklı yazıyorum. Başa dönüp tamamen değiştirdim, sonra kaldığım yerden devam ettim. Şu an sonlara yakınım. Akışla yazdığım ve bazı kurguları değiştirmem gerektiği için ağır gidiyor ama mutluyum çünkü yaratıcı süreçteyim. Bu yüzden sahne almıyorum, aklımdaki sahne hayalimin peşine kışın düşeceğim.

Sevgili Ajlan’ın kaybından sonra aslında senin için ikili bir darbe olmuştu. Hem dostunarkadaşın hem de müzik partnerinortağın. Bu sürecin senin tarafındaki zorluğunu ve nasıl atlattığını, yaşadıklarını paylaşmak ister misin?

Mine
Mine

Ajlan tanıdığım en ilginç, en kararlı insan olmasının yanında dostları için her zaman var olmayı başarabilen nadir insanlardan biriydi. Yokluğu büyük bir boşluk oldu benim için, hala da öyle. Nasıl başa çıktığımı bilmiyorum, onun gidişinin ardından 1999 depreminde Gölcük’te yaşayan dayımı, yengemi ve küçük kuzenimi de kaybettik. 1999 senesi şu anda biraz sisli benim için. İnsanlardan uzak durmayı, bu konuda konuşmamayı seçtim, ona şarkılar yazdım, mektuplar yazdım ama kimseyle paylaşmadım, bu durumdan yararlanmak gibi gelmişti belki. Biraz da insanlar benim çektiğim acıyı düşünmeden gördükleri her yerde bodoslama konuya giriyorlardı, o yüzden içime kapandım. Şimdi ise onunla ilgili konuşmak iyi geliyor, çünkü unutulmadığını anlıyorum. Benim gibi bir sürü insan onu hatırlıyor.

O dönemle ilgili hiç keşken oldu mu? Şöyle bir projede de birlikte olsaydık keşke dediğin veya yarım kalmış?

Onunla yarım kalmış bir projem yoktu ama düşünüyorum da yaşasaydı, bu olgun halimizle harika işler yapardık. Keşkem yok, dolu dolu yaşadık her şeyi ama daha çok zamanımız olmasını isterdim, dostumu yanımda isterdim.

Uzunca bir süre müziğe ara verdin veya belki de farklı çalışmalar yaptın. Neler yaptın senden dinleyelim mi lütfen?

Müziğe hiç ara vermedim. Pop müzikten ve albüm piyasasından uzaklaştım sadece. Hep yenilik arayarak, bulunca onu deneyimleyerek, sahne projeleri üreterek geçti zaman. Yazmaya devam ettim. Uzunca bir süre “Passaporte Latino” adlı Ercüment Vural’ın kurduğu ve Türkiye’nin en iyi müzisyenlerinin bir araya geldiği grupta yer aldım. Etnik Küba ve Brezilya müzikleri icra ediyorduk. Dört sesli vokal yapmanın zevkini anlatamam.

İspanyolca ve Portekizceyi hakkını vererek söylemek, ritmin vurgularını gerçek anlamda verebilmek için deli gibi prova yaptık. O yorucu sürecin sonunda hem çok çalıştık, hem de çok eğlendik. Hiçbir zaman hadi iş var, Ahmet sen gel, o gelsin, hoop sahneye çıkalım, çalarız nasıl olsa kafalarını sevmedim, emeksiz işleri sevmedim. Bu yüzden de hep çalışılması gereken, bir hikâye anlatan, geçişleri olan projeleri seçtim, bulamazsam ürettim.

Sonra bunlar yetmemeye başladı. Yazma akışım hızlanmıştı, gördüğüm her şey, bir olay, bir nesne, bir sayı bile şarkıya dönüşüyordu. Hem İngilizce, hem Türkçe yazıyordum, daha iyi olsunlar diye Amerikalı bir arkadaşımla şiir üzerine çalıştık, her gün 5-6 tane haiku yazıyordum. Melodilerim üzerinde ne duyduğumu anlatabilmek için müzik programlarını da kurcalamaya başladım, aranjör arkadaşlarımı seyrederek öğrendiklerimin üzerine armoni dersleri aldım ve kendi demolarımı yapacak duruma geldim. Sahneye ara verdiğim tek dönemdir, Pandemi’ ye kadar. “Benim günüm” maxi single’ım bu dönemin ürünüdür. Diğerleri o meşhur kutunun içinde:). Elektro House tarzı diyebileceğim bir dans albümüdür. “Benim günüm”ü “Ajlan’ımın kız kardeşi, benim de kız kardeşim Jeyan Büyükburç sayesinde gerçekleşmiştir, onun yaratımıdır. Beni aradı koşarak katıldım. Tiyatro ve müzikal deneyimini sahneye aktarmak, kostümlü, dekorlu bir şov yapmak istiyordu...” birlikte yaptığım Dj. U:F:U:K ile bu parçaları sahnelere klüplere taşıdık.

Daha sonra Dj Can Hatipoğlu ile de bu çalışmaları devam ettirdik. Akustik soundlardan elektroniğe geçişim de öyle birden olmadı. Sevdiğimi fark ettiğim beni dans ettiren müziklerin peşine bir hafiye gibi düştüm, dinledim, keşfettim, dinledim, sonunda kendi tarzımı içimden çıkarana kadar.

Proje proje dedim ya aynı dönemlerde ( bu arada geçmişe dönük kronolojik hafızam felakettir, anlattıklarım zaman olarak bazen karışık olabilir)

“Hot Kıtır” başladı. Hot kıtır nedir?

Harika bir projedir ve Ajlan’ımın kız kardeşi, benim de kız kardeşim Jeyan Büyükburç sayesinde gerçekleşmiştir, onun yaratımıdır. Beni aradı koşarak katıldım. Tiyatro ve müzikal deneyimini sahneye aktarmak, kostümlü, dekorlu bir şov yapmak istiyordu. Hem vokalist hem de kemanist olan İpek Görür de vardı grupta. Bu defa üç kız harıl harıl çalışmaya başladık. İnanılmaz bir deneyim yaşadık, bir yaptığımızı bir daha yapmıyor, beynimizi ve bedenimizi zorluyorduk. Bazı arkadaşlarımız yaptığımıza kadın drag şovu diyordu (heh heh).

Sizin anlayacağınız bu böyle devam etti, yani boş durmadım hiç…

Ne kadar güzel çalışmayı ve üretmeyi çok seviyorsun. Peki, müzikal anlamda yapmak istediklerini ne ölçüde yapabildiğini düşünüyorsun? Buna tarz olarak da cevap verebilirsin. Ne yönde devam etmek veya başka neler yapmak istersin?

Müzikal anlamda yapmak istediklerimin belki büyük bir bölümünü yaptım ama sahnemi daha büyük kitleye tam istediğim gibi taşıyamadım. Hiç ünlü bir menajerim olmadı, tanıtım ve reklam kısmında zayıf kaldım. Özgürlüğüne düşkün karakterim de bunun bir nedeni, alternatif yolları seçmem de. Yine de hayalimde tasarladığım projeyi yaptığımda biraz daha tamamlanmış hissedeceğim, bundan eminim.

Mine
Mine

Bundan sonrası için yazmanın da benim için müzik kadar önemli olduğunu algıladığımdan artık iki mesleğim olacak.

Sevgili Mine sende İstanbul’u terk edenler kervanına katılarak Bodrum’a yerleşmişsin. Nasıl karar verdin? Buradaki dünyanı biraz paylaşır mısın bizimle?

Ah evet Bodrum Bodrum… Önceleri yazları gider, Eylül’de İstanbul’u özlemeye başlardım. Şimdi ailem ve dostlarımı özlüyorum sadece ama burayı artık yaz, kış seviyorum. Hava beni mutlu ediyor, yüksek bina yok, içim açılıyor, bahçem var, kedilerim var, çok sevdiğim kocam var, kuş sesleri var, daha ne isteyebilirim? Bir sonraki aşama tüm sevdiklerimle bir köy kurmak olabilir:), ya da Ege’nin bir köyüne yerleşiriz hep birlikte.

Kedilerin de var sanıyorum. Okuyucularımıza can dostlarını tanıtmak ister misin? Nasıl hayatına girdiler?

Kediler kediler, onlarsız tadı yok dünyanın, biraz izle, meditasyon yapmış kadar oluyorsun, arada çıldırtabiliyorlar tabi, gecenin üçünde başına basarak üzerinden geçebilirler mesela.

Eşimle benim buraya geldiğimizde birer kedimiz vardı. Kuzucuk’la Çetin. İkisi de sokaktan gelme, ev önü kedileriydi, ya biz, ya onlar seçti(genellikle kediler seçer). İstanbul’dan Bodrum’a geldiler, yaşlandılar ve zamanları geldi, öldüler arka arkaya ama Bodrum’un tadını çıkardılar. İkisi de ayrı ayrı o kadar özel kedilerdi ki, unutmak mümkün değil, hala gözümüz dolar hatırlayınca.

Bodrum’daki ilk evimizden taşındığımızda yeni eve ilk misafirimiz üç renkli güzellik Fasulye oldu. Misafirlik kısa sürdü, yatılı olarak kalmaya başladı ama her fırsatta bahçeye kaçtı, şimdi orta yaşlı ve biraz daha ağır ama bahçeden vazgeçmiyor. İsterse sevgi dolu, genelde kraliçe edalarında. Peşine bir kaç yıl sonra aynı sene doğan Serpil ile Mülayim geldi. Aşkları ilk günkü gibi, beraber yatıp birbirlerini yalıyorlar, tam sevgi kelebekleri, bize de doymuyorlar. Mülayim kadife tüylü tekir, Serpil beyazı çok, grileri olan bir güzellik muskası. Fasulye hala görmezden geliyor onları ama sorun yok aralarında. Bir de evin balkon camından gözlerini bana dikmiş Sebo vardı. a.k.a Sebastian, bazen Sabahattin, bembeyaz, bana mı aşık, tavuğa mı çözememiştim. Eşimle kararlıydık üç kedi tamamdır diye ama Sebo daha kararlıydı, o evde yaşadığımız 4 sene boyunca cama yapışık yaşadı. Biz taşındık, kendisi de bütün mahalleye bakan bir tanecik komşum aradı, Sebo hiç birşey yemiyor, sizin camda öylece duruyor deyince dönüp aldım onu, bahçede bakmaya kararlıydım, o da eve girmeye, o kazandı. Dört kedi, bir de bahçede baktıklarımız cümbür cemaat yaşıyoruz.

Ben geçen yaz Antalya’da bir süre kaldım iş için, güzel bir bahçe katı dairede kalıyorum, ilk günden üç renkli uzun tüylü fıstık gibi bir kız beni gözüne kestirmiş, eve girmek için her türlü numarayı yapıyor.

Tam bir zilli, adını da öyle koydum önce, sonra Boncuk dedik, deliliğini yumuşatır umuduyla ama nafile deli, kutuya koydum albüm tanıtım vs için İstanbul’a gideceğim, o da benimle geldi, arabada gıkı çıkmadı. Sonra Bodrum’a geldi, yine memnun, bana yakın olsun da. Evde hoş karşılanmadı, deli diye biraz uğraştılar onla ama şimdi durum stabil. Ben yokken bir de Muncurno kızımız içeri sızmış, Fasulye’ ye çok benziyor huyu, kendi ilginç dünyasında ya da boyutunda yaşayan siyah beyaz güzel kızımız. Ne etti? 6… hmmm. Sanırım bu kadar;))))

Çocuklarınla birlikte mutluluklar diliyorum. Onlarsız bir hayatı bende düşünemiyorum. Bu arada hem hayvanlara yapılan saldırı ve işkenceler hem de kadınlara yönelik şiddet ve saldırı olayları hepimizin canını fazlaca yakıyor. Her tür şiddete karşı birlik olduğumuz bu dönemde sen neler söylemek istersin?

Bu insanlar, bırakın aydınlanmayı, var olmayı bile beceremeyen yaşam formlarıdır. Kendi çalarken, başkasının hakkını yerken bunu ahlaksızlık değil, hakkı sanar, ahlakı kadının vajinasında sanar, o yüzden yolda yürürken köpeğe tekme atar, evdeki karısını döver, kızına ya da oğluna tecavüz eder, o da yetmez eşeğe tecavüz eder, sonra karısı sorunlu diye hocaya götürür, hoca da o kadına tecavüz eder. Onlara öküz deriz, hayvan deriz, hayır, onlar nefes alan bir tür yaşam formudur.

Bu durumu abartıyorsunuz, bunlar hep vardı, amma tantana çıkardınız diyenlere de bir sözüm var. Görmediğiniz, duymadığınız zaman sorun ortadan kalkıyor mu, ya da sizi rahatsız eden ne? Kadınların birlik olması mı, kadınlar uyanır da sizin arzularınıza cevap vermez diye mi? Yoksa siz de bir yaşam formu musunuz?

Aynı tepkiyi veren, sorun yokmuş gibi davranan eli balda, namusu güvende kadınlara da bir sözüm var. Siz kadın değilsiniz, kadın şefkattir, siz insan değilsiniz, siz de bir yaşam formusunuz… Patilerden, sevgiden, müzikten bu yürek burkan, acıtan konuya geçtik ama geçmeliydik. İçimiz acısa da, sinirlensek de bu konuları atlayamayız ama büyük değişimlere tanık olduğumuz bu dönemde hepimiz değişmek büyümek istiyoruz, güzellikleri görmeyi unutmayalım, pozitif enerjinin gücünü yadsımayalım. Sevgide kalalım.

Söyleyecek sözüm çokmuş;), bu imkân için 4P1K Dergi’ye, tüm ekibe teşekkür ediyorum. Sevgilerimle.

Ben de, 4P1K Dergi okurlarımız adına bu güzel söyleşi için çok teşekkür ediyorum. Müzik dolu bol patili yıllar diliyorum:).

Basılı arşivden
Bu röportaj ilk kez 4P1K Sayı 14 (Ağustos 2020) sayısında yayımlandı.
ReklamTailtown
4P1K Bülten

Yeni yazılar e-postanıza gelsin

Yeni yazılar, haberler ve arşivden seçkiler; ayda iki kez, reklamsız ve kısa.