Bedri Baykam

Türk ve dünya sanatında çığır açan, yeni dışavurumculuk akımının öncülerinden, ressam, yazar, oyuncu, siyaset ve futbol yorumcusu, insan ve hayvan dostu sanat elçimiz...
İki kedisi ve iki köpeğinin de olduğu hem cafe hem de sanat galerisi olan, her köşenin ve hatta merdiven duvarlarının dahi sanat eserleri, afişler ve çeşitli objelerle dolu olduğu çok özel, çok farklı bir mekan burası. İnsana sanki bir müzede gezer gibi hissettiriyor adeta. PAYİDAR filminin galasında Bedri hocamızla bir araya geldiğimde sizler için bu özel söyleşinin sözünü almıştım kendisinden. Pek çok alanda sayamayacağımız kadar özelliğe sahip değerli sanatçımız Bedri Baykam hocamızın kurucusu olduğu, atölyesinin de içinde bulunduğu Taksim’deki Piramid Sanat’tayız. Aynı zamanda dergimizin YouTube kanalı için de çekim yaptığımız bu söyleşiyi Merhabalar sevgili dostlar, Piramid Sanat’tayız. Bedri Baykam hocamızın kendi yerindeyiz hatta kendi özel katındayız. Burası bir müze havasında diyebiliriz. Ben bu kadarını beklemiyordum açıkçası çok özel ve değerli bir yer. Sanat galerisi olmasının yanında giriş katı aynı zamanda bir cafe olarak da hizmet veriyor sanırım. Buraya sanatseverler gelebiliyor mu?
Evet burası halka açık bir kahve ve aynı zamanda bir kitabevi.
Ne keyifli sanat söyleşileri yapılıyordur burada harika bir atmosfer. Giriş katında sanat galerisi de bulunuyor.
İki galerisi var. Sürekli olarak benim dışımda da 12 sanatçının işleri sergileniyor.
O zaman şöyle soralım hocam Piramid Sanat’ın nasıl bir misyonu var?
Piramid Sanat’ın misyonları var. Yeni sanatçıları, genç veya ruhen genç, toplumun belki daha az bildiği sanatçıları halkla buluşturmak, bazen de tanınmış sanatçıların sergilerini yapmak onun dışında sanat kitapları yayınlamak, sanatla siyasetle ve sosyal yaşamla ilgili paneller, söyleşiler yapmak, bazen film gösterimleri yapmak, kitap imza günleri yapmak, gençlere ve her yaştan ruhu gençlere sanatı sevdirmek.
Burada hep güler yüzlü, insanları karşılayan sergilerimizi ve sanatı anlatan ve çok severek çalışan bir ekip var. “87 de Türkiye'ye dönüyorum. 1987-90 arası evimin bir kısmı atölyeydi. '90 dan beri de hep Taksim Tarlabaşı civarında atölyem. 16 yıldır Piramid'de ondan öncesi 15 yıl da Tarlabaşı Manastır atölyemdeydim. Bana mesela Etiler'de bir bina verseniz toptan, gökdelende bir yer verseniz resim yapamam...” Onlara eşlik eden iki kedi, iki köpeğimiz var. Özetle Piramid, özgürlüğü kendi anayasasında ele almış bir yer.
2006 da kuruldu. Piramid, belki de Türkiye’nin bu kadar bağımsız tek sanat merkezi. Bu kadar bağımsız ve özgürce ister erotik ister siyasi her sergiyi yapabilen, her söyleşiyi yapabilen, toplumla sanatın her virajını buluşturmaktan çekinmeyen bir odak noktası.
Ne kadar değerli... Sağolun varolun böyle bir yeri, böyle değerli bir platformu sunduğunuz için. Hocam yaptığım araştırmada şu an yanlış olabilir belki ama 139 kişisel serginiz ve yayınlanmış 31 kitabınız var. Doğru mudur?
Asistanım Elif hanıma sorayım. Doğru mudur? Yayınlanmış 31 kitabım var, evet. Sergilere gelince o sayıı artmış olabilir. 140,141 mi bilmiyorum, olabilir o bölgede. Kişisel sergiler öyle, tabii karmalar çok daha fazla.
Haricinde hakkınızda yayınlanmış bir çok kitap ve çeşitli mecralarda yayınlar var.
Eserlerim hakkında yayınlanmış 60 a yakın katalog var. Benim hakkımda yayınlanmış galiba 8 kitap var. Ama biz rakam yarışı kimseyle yapmayıp çalışmaya devam ediyoruz.
Bir de sizin oyunculuk tarafınız var. Amerika’da oyunculuk eğitimi almışsınız. Kısa filmler çekmişsiniz. Kısa ve uzun metrajlı filmlerde rol oynamışsınız. Çok yönlü bir sanatçısınız. Şu aralar film, kitap ya da sergi olarak neler yapıyorsunuz hocam? Yeni çalışmalar neler diye sorayım.
Görkem Uludüz ‘ün Atatürk hakkında Payidar Gazi’nin Büyük Tablosu filminde anlatıcı olarak rol aldım. Filmde belki en çok görünen 2-3 kişiden biriyim. Çok önemli bir film. Atatürk’ün özellikle sanata bakışını merkeze alan.
Çok çok değerli bir proje oldu. Benim için de çok büyük çok ayrı bir bir onur oldu Payidar filminde anlatıcılar arasında yer almak.
Onun dışında bu yıl kadın erkek ilişkilerinin kökenine inen, en gizli kalmış veya tabulu bölgelerine inen, dikenli telli ceza sahalarına inen, ‘Genel ve Çok Özel İlişkilerin Sakıncalı El Kitabı’ adında bir kitabım çıktı. Onu Kırmızı Kedi’den yayınladık. Bu kitabım var gündemde.
Onun dışında Cumhuriyet’te köşe yazısı yazmaya devam ediyorum. Yurt içi, yurt dışı sergiler hazırlamaya devam ediyorum. Özetle böyle.
Film olarak sizin yakın geçmişte rol aldığınız Renklerde Kaybolan Hayat Fikret Mualla da izledik. Okan Bayülgen, Şebnem Schaefer da oynuyordu filmde. Hatta filmin yönetmeni Metin Güngör de fimde rol oynuyor.
Evet, o filmde de oynadım. Ayrıca Müfit Can Saçıntı’nın kovid döneminde online olarak yaptığı film var. O filmde de oynadım. Yani son dönemde yapılan epeği film projesinde yer aldım.
Sizin bir sözünüz var hocam “Kendime meydan okuma peşindeyim.” diyorsunuz
Doğru, demin de dediğim gibi kimseyle yarışmıyorum. Sonuçta ben hep aynı şeyi tekrarlayan bir sanatçı değilim. Önemli bir çalışma ritmim var. Neredeyse ortalama yılda bir kitabım yayınlanıyor. Sanatta devamlı yeni şeyler yapıyorum. Bu tazeliği bu enerjiyi korumam lazım.
6 yaşından beri kişisel sergiler açıyorum.
Evet bu gerçekten inanılmaz bir şey. 2 yaşınızda resim yapmaya başlıyorsunuz ve 6 yaşınızda Türkiye, Avrupa ve Amerika’da sergiler açıyorsunuz. Nam-ı diğer Dahi Çocuk diye anılıyorsunuz. Bu çok çok değerli. Çok özel bir durum. Çocukluğumuza dönersek sizi kim keşfetti? Aslında ben bir isim biliyorum.
Sağolun. Evet, siz söyleyin
Değerli ressamlarımızdan Kayıhan Keskinok.
Evet değerli sanatçı Kayıhan keşfetmiştir beni. Ben 4-5 yaşlarındayken yuvada beni resim yaparken keşfediyor. Gerçekten bravo demek lazım. Ben 6 yaşındayken, 8-10 yaşındayken Kayıhan amca benim hakkımda makaleler de yazıyordu. Kitap yazıyordu. Bu da tabii kolay bir şey değil. Ben güreşçi olabilirdim, bir firmanın muhasebecisi olabilirdim. Benim hakkımda yazdığı makaleler çorbada saç gibi duracaktı. Şimdi ben helal olsun diyorum. Nasıl bana güvenip, cesaret edip yazmış.
Ama hocam kendisi bir sanatçı sonuçta ve çocuk da küçük yaşta kendini belli ediyor aslında. Siz o yılları hatırlıyor musunuz? Renklerle mi oynamayı severdiniz yoksa bir obje çizmeyi mi severdiniz?
Atlar çizerdim. Savaş sahneleri, kızılderili kovboylar çizerdim. O yılların her detayını hatırlıyorum.
Avrupa ve Amerika’da gittiğim her oyuncakçıyı hatırlıyorum. Çok önem verirdim oyuncakçılara. Yurt dışında sergi açmanın en büyük getirisi benim için oyuncaklardı.

Her çocuk gibi küçük arabalara bayılırdım. Şimdi büyük arabalara bayılıyorum.
Çocukluk çağınızda sizi diğer çocuklardan farklı kılan şeyler vardı. Neydi hocam?
Vardı. Tabii ki ben bütün dünyada adı geçen, radyo, gazete ve televizyonlarda yer alan şöhrettim ama hayatımı her çocuk gibi normal yaşadım.
Tecrit edilmiş bir çocuk değildim. Mahallede oynardım arkadaşlarımla, okulda oynardım. 5,6,7 yaşındaki arkadaşlarımla hala temastayım.
Ben güvenilir ve uzun vadede sağlam bir arkadaşım. Önümüzdeki hafta 7 yaşından arkadaşımla Venedik’te buluşacağız. Arkadaşlıklara önem veririm.
Zamana yayılan, 50 yıllık 60 yıllık dostluklara çok önem veririm. 20 yaşındaki gençlerin 60 yıllık dost nasıl oluyor diye kafaları karışıyordur.
Ne güzel, ne değerli. Tabii ki çok nadir oluyordur bu dostluklar. Kıymetini de bilmek lazım.
Tabii ki.
Sevgili hocam konu açılmışken anlaşıldığı üzere sizin sanat yaşamınız da 60 yılı doldurmuş. Bu 60 yılın içerisinde ve bu kadar çok yönlü bir sanatçı olarak aslında sizden sanatçı kavramını, sanatçının ne olduğunu tanımlamanızı rica edeceğim. Çünkü bu genç sanatçı adaylarına ve sizi örnek alan sanatçılara bir anahtar, bir ilham olacaktır.
Dünyaya farklı bir görme duyma yansıtma biçimi. Beyni devamlı buna çalışan insan türüdür sanatçı. “Kendi sanatsal geçmişimden besleniyorum. Genel sanat geçmişinden besleniyorum. Siyasi tarihten besleniyorum. Okuduğum bazı kitaplardan besleniyorum. Bazen izlediğim çarpıcı bir filmden besleniyorum veya sokakta yürüyen güzel bir kızdan besleniyorum. Belki bazen annemden babamdan besleniyorum veya tarihin büyük kişiliklerinden besleniyorum. Ki benim için babam da bunlardan biri ama tabii ki başta Atatürk'ten, Deniz Gezmiş'ten belki Gandhi'den ve bir çoğundan besleniyorum. Onların yaşamlarından veya yaptıklarından...” Yenilik getirmekten korkmaz. Risk almaktan korkmamalıdır.
Sanatçı kim ne der, beğenir beğenmez bunları düşünmeden kendi inandığını yapmalıdır.
Çağın nabzına parmak basan kişidir. Bunu hiçbir şekilde ödün vererek yapmaz ya da beğenilmemekten korkmaz. Özetle budur sanatçı...
Hatta bir yerde şöyle söylüyorsunuz çok dikkatimi çekti. Sanatçı özgüveni yüksek, kendinden emin, egolu ve aynı zamanda alçakgönüllü olmalıdır.
Aynen diğer taraftan çok mütevazi ve alçakgönüllü olmalıdır.
Tüm bu özelliklere sahip olup bunları dengede tutabilmek çok zor, çok önemli bir şey. Hem özgüvenli egolu hem mütevazi alçakgönüllü.
Bir yandan tarih üstünden, tarihe makro bakarken, benden sonra arkamda kalacak yapıtlarımın, kitaplarımın belki Picasso ile de rekabete girebilmesini isterim. O kadar zengin bir yelpaze bırakmak isterim. Bunları bilerek sanat yaparım. Picasso dahil tüm sanat tarihindeki meslektaşlarıma da saygı duyarak onun adını veriyorsam belki bana en çok heyecan verenlerden biri olduğu için.
Öte yandan nedir mütevazilik?
Mesela benim ömür boyu affedemediğim, anlayamadığım şey kendisinden fotoğraf isteyen, imza isteyen, güleryüz isteyen sokaktaki hayranlarına nobran davranan, surat eden sözde şöhretlere hiç katlanamam.
Bence onlar şöhret olmayı da hak etmeyen, kendine yazık etmiş tiplerdir. Çünkü biz halkın gösterdiği teveccüh ve ilgi ile var olan, bir şekilde bunun karşılığında toplumda maddi manevi sevgi saygı gören insanlarız.
Ve ayrıca ben hep bunu söylerim, bizim sanatçıların çevresinde krallar, bakanlar, cumhurbaşkanları, ünlü işadamları, başka ünlü yaratıcılar, yazarlar, modacılar, aktörler vardır. Ama sanatçı yalnız bu hafta çıkan kitapları gidip bir kitapevinde görse neden mütevazi olması gerektiğini anlar ve hizaya gelir. Onun için ben hep derim ki evet ben yaptığıma güveniyorum ama bu benim herkese karşı mütevazi olmamı engellemez. Ünlü bir ressam olacağıma köşedeki ayakkabıcı da olabilirdim. Barda çalışan bir barmen de olabilirdim. Tenis sahalarını temizleyen bir görevli de olabilirdim. Her insan farklı bir meslek yapar ve tüm bunlar birbirini tamamlar.
Her mesleği yapan her insana saygı duymak lazım. Bunu duyamayan insanlara doğruyu söylemek gerekirse ben çok sevgiyle bakmıyorum.
Ben de öyle. Öncelikle herkesi insan olarak kabul etmek lazım. O yüzden bu çok değerli bir nokta hocam zannediyorum ki bu da sizin yaşam mottonuz.
Doğrudur.
Peki sayın hocam hayatınızda veya çalışma şeklinizde vazgeçemediğiniz olmazsa olmaz dediğiniz başka prensipleriniz nelerdir?
Sanat Anayasam var. Sanat Anayasamı 1987’de yazdım.
Boyut’ta veya Çapraz Dalga kitabımda var. Burdan okuyayım sizlere.
Mesela elini pantolonuna silmek, yaramaz olmak, düzeni korkutmak, Burjuvaların 51 yıl sonra hoşuna gitmek. Burjuvalar hep sonradan anlar sanatı onun için zamanında almazlar sonradan milyonlar vererek alırlar.
Her günü cumartesi olarak yaşamak, mavi bir güneş bulmak,Teote isimli yepyeni bir renk bulmak, sevişirken yaratmak, küfredilmenin onur, hücum edilmenin üstünlük ve iktidar olduğunu bilmek,en iyi olduğunu düşünüp yine de kendini yetersiz hissetmek, cesaret etmek, olayların üstüne gitmek, kendi kendinin esiri haline gelmemek, geçen anları dokümante etmek, güzel kızları akıllı insanları etkilemek, kritikleri okşamak tokatlamak, çıkışı olmayan dev bir labirentte sürekli çıkış aramak, okyanusun üzerine dev bir resim yapmak, okyanusun üzerinde yürüyüp iz bırakmak, silahlarını yarına saklamamak, büyük galibiyetlere ve büyük malubiyetlere hazır olmak, alışılmamak, şeytanı aldatmak, varılan hedefleri imha etmek, 102 yıl sonra bir aşk hikayesi yaşamak, standartları tespit etmek, dedikodu yaratmak, inatçı olmak, küstah olmak, tarih yaratmak, tarihi yoğurmak, dinazorların zorunlu arkadaşı olmak, ırkçıları temizlemek, arkanda fatura bırakmamak, çeşit olmak, parayı gününe göre oksijen veya tuvalet kağıdı olarak kullanmak, kalın iplerin inceldiği yerden kopuşunu seyretmek, boyayla zehirlenmek, zamanın içinden dışına taşmak, kendi düşüncenin genetik evrimini seyretmek, karın doyurmak, bir mandalina veya bir kız soyar gibi tuvali giydirmek, andan bahsederken yaşanan olayda zaman değil mekandaki hareketlerin esas olduğunu bilmek, tatilden vazgeçmek, dünyaya yeniden gelmeyi reddetmek, imzalamak, imzasını sevmek.
Sonra demişim ki 2029’da da geçerli olacak. 2029 o zaman 1987’de bilinmeyen ileri bir tarih. Şimdi 2029 hemen şurada.
Sizin söylemleriniz ve gelecek zamana dair görüşleriniz çok özel ve değerli. Zaman içinde yaşandıkça da tespitlerinizin doğruluğu kendiliğinden ispatlanıyor. Siz bir değil birkaç adım önden gidiyorsunuz. Yakın zaman için söyleyebileceğiniz bir küçük tespit var mı hocam?
Var. Futbolda Video Assistant Referee (video yardımcı hakem). Ben 99 yılında bunu köşe yazımda detaylı olarak anlatıyorum.2000 yılında KEMİK isimli kitabımda aynen yer alıyor tüm bugünki detaylarıyla.

11 Eylül olayı yine KEMİK’te aynen yer alıyor daha olay olmadan 10 ay öncesinden. Cep telefonları, akıllı telefonlar aynen yer alıyor 2000 yılında. Bunlar 2006 da çıktı.
Şimdi de yeni kitabım SAKINCALI da sipariş robot partnerlerin gelmekte olduğunu söylüyorum.
Doğrudur hocam!
Mesela diyeceksiniz ki bana Brad Pitt’in 25 yaşındaki halinde taş gibi bir genç istiyorum diyeceksiniz kapınıza gelecek. Siparişi teslim edecekler.
Çok doğru tespit, artık o noktalara doğru gidiyoruz. Metaverse de bunun bir versiyonu gibi. Peki hocam hemen şöyle hızlı bir geçersek siz ilkokul çağlarından sonrasında da 70 li yıllarda Fransız Lisesi’nin sonrasında Fransa’ya giderek Sorbonne Üniversitesinde işletme iktisat eğitimi alıyorsunuz. Aynı zamanda L’Aktoral de aktörlük okuyorsunuz. Bir taraftan tenis var hayatınızda yoğun olarak. Hatta Türkiye şampiyonasında dereceniz var. Ardından Amerika’ya giderek resim ve sinema tahsiline devam ediyorsunuz.
Resim, oyunculuk ve California kızlarını yakından etüd etme:)
NewYork’ta da grafiti çalışmaları yapıyorsunuz. NY çehresini değiştiren grafiti sanatçısı olarak da basında yer alıyorsunuz değil mi hocam?
Newyork’un en yaratıcı mahallelerinde Manhattan, Soho’da her yer grafitilerimle kaplıydı 80’li yıllarda doğrudur.
Ve sonrasında tekrar Türkiye’ye dönüyorsunuz ve atölyenizi ‘87 yılında İstanbul’a taşıyorsunuz.
‘87 de Türkiye’ye dönüyorum. 1987-90 arası evimin bir kısmı atölyeydi. ‘90 dan beri de hep Taksim Tarlabaşı civarında atölyem. 16 yıldır Piramid’de ondan öncesi 15 yıl da Tarlabaşı Manastır atölyemdeydim.
Bana mesela Etiler’de bir bina verseniz toptan, gökdelende bir yer verseniz resim yapamam.
Bu bölge de o kadar tarih kokuyor ki zaten bu da önemli bir faktör tabii.
Bana eski Fransa’nın Paris’in Monde Marthe gibi bana öyle dokular lazım. Böyle yerlerde resim yapabiliyorum.
Ben de buralıyım Pera’lıyım hocam kökten. Bu mimari, bu doku beni de muazzam etkiliyor.
Çok güzel. Pera kültürü.
Bu kadar yaşanmışlıkların içinde mutlaka çok önemli kırılma noktaları vardır hayatınızda sizi farklı yönlere doğru götüren. Bizimle paylaşabileceğiniz birkaçı var mı?
Mesela en kritik olanı ‘87 yılında yaşadığım bir sağlık sorunu oldu. Aslında çok geçici olması lazımdı ki sonra da geçti ama bu 2-3 hafta uzayınca Türkiye’ye dönmeye karar verdim yani Amerika’yı bırakmaya karar verdim.
Ailem ve oradaki arkadaşlarım “deli misin” dediler. Ama bu kararı aldım. O bir virajdı.
O kararı almasam Amerika’da yaşayan Bedri Baykam olsam hayatım nasıl akacaktı? Kaç çocuğum olacaktı veya çocuğum olacak mıydı? Veya resimlerim nasıl farklı etkilenecekti bilmiyorum. Artık bu sorunun yanıtını hiç bilemeyeceğiz. Mesela ‘83 yılında Amerika’da bir İsveç’li kız arkadaşımla evlenmek üzereydim. Son anda Anita Amerika’ya gelmemeye ben de evlenmemeye karar verdim mesela. Bambaşka bir hayat sürecektim.
Bunun gibi gerek bazı kız arkadaşlarım üstünden veya hangi ülkede yaşadığımla ilgili daha geriye gidersek 18 yaşında ressam mı olayım, şarkıcı mı olayım kararını kendi başıma almak durumunda oldum.
Üç dilde çok iyi şarkı söylerim. Fransızca, İngilizce,Türkçe. Buna benzer virajlarım var.
Bir tane daha söyleyeyim2003 yılında CHP Genel Başkanlığına adayken şayet Deniz Baykal benden bu kadar ürküp CHP tüzüğünü genel başkanlık seçimine geçmeye 2 saat kala zorla değiştirmeseydi ve ben CHP Genel Başkanı olsaydım ve tamamen A’dan Z’ye demokratik bir yapıyı CHP ye ve Türk siyasetine getirebilseydim yalnız benim hayatım değil CHP nin yaşamı nasıl akardı,Türk siyasetinin geleceği nasıl akardı? Bu da çok büyük bir virajdı.
Mesela düşünün ki genel başkanların milletvekillerini, belediye başkanlarını, il ve ilçe başkanlarını atamadığı ve azledemediği yalnız o bölgelerde oturan tüm üyelerin onları seçtiği bir sisteme Türk halkı bayılırdı. Maalesef bunu yaşatmadılar insanlara. Bunu da merak ediyorum nasıl olurdu yaşansaydı. Bu da çok büyük bir virajdı.
Gerçekten çok kritik noktalar. Hocam siz 18-20 saatlik bir çalışma programına sahipsiniz. Hatta bildiğim kadarıyla 3 ayrı ekip var sizinle vardiya halinde çalışan.
Evet 2-3 vardiyayla çalıştığım doğru. Ben 1978 den beri günde ortalama 16-17 saat çalışıyorum. İnsanlar diyorlar ki “Bu adam nasıl bunca şeyi hayatına sığdırıyor? Veya niye bu adam bu kadar meşhur?” Acaba çok çalıştığımdan dolayı olabilir mi? Veya çok planlı çalıştığımdan olabilir mi? Veya hep bir hedeflerim olduğundan olabilir mi? Veya insanlarla uğraşmak yerine hedeflerimle uğraşmaktan olabilir mi? Özetle bu.
Biraz önce okuduğunuz prensipleriniz içerisinde tatil olmaması dikkatimi çekti ama çalışma zamanlarınızın arasında küçük hoşluklar için keyif alacağınız kısa zamanlara yer veriyorsunuzdur mutlaka. Çünkü hemen arkamda sizin özel çalışma odanızda bir de bilardo masası görüyorum.
Şöyle söyleyeyim, ailemin baskısı ile tatile sonuçta gidiyorum ama tatilde de kitap okuyorum işimle ilgili müze geziyorum, kitaplarımı çalışıyorum. Belki arada bir çıktığım tatillerde 18 saat değil 6-7 saat çalışıyorum ama yine çalışıyorum.
Çünkü benim yaptığım iş çalışma değil zevk. İ nsanlara da diyorum ki “şu 8 saat dolsa da eve gitsem, sevmiyorum bu işi, hay Allah zaman da geçmiyor bir türlü” diyecek bir iş yapmamaya çalışın.
Kesinlikle! Zaten başka türlü de hayatın anlamı kalmıyor. Yaptığınız her şeyden keyif almanız lazım.
Doğru...
Hocam, konuları seçerken, yapacağınız bir sergide bir koleksiyon hazırlarken neler size ilham veriyor? Nasıl belirliyorsunuz temayı? Nelerden besleniyorsunuz? Nasıl yönleniyorsunuz?

Kendi sanatsal geçmişimden besleniyorum. Genel sanat geçmişinden besleniyorum. Siyasi tarihten besleniyorum. Okuduğum bazı kitaplardan besleniyorum. Bazen izlediğim çarpıcı bir filmden besleniyorum veya sokakta yürüyen güzel bir kızdan besleniyorum. Belki bazen annemden babamdan besleniyorum veya tarihin büyük kişiliklerinden besleniyorum. Ki benim için babam da bunlardan biri ama tabii ki başta Atatürk’ten, Deniz Gezmiş’ten belki Gandhi’den ve bir çoğundan besleniyorum. Onların yaşamlarından veya yaptıklarından.
Peki hocam şunu sormak isterim bir de. Hiç ustam, hocam dediğiniz bir isim oldu mu hayatınızda?
Hayır. Beni keşfeden Kayıhan Keskinok oldu ve işin güzelliği Kayıhan Keskinok bana resim yapmayı öğretmedi.
Benim resimlerimde neyi beğendiğini bana anlatarak “bak bu resimde kompozisyonu iyi yapmışsın, bu resimde lekeyi iyi koymuşsun, bu resim dengeli olmuş, bu resimde çizgi çok güzel” diyerek, hangi değerleri beğendiğini söyleyerek beni kendi sanatım ve sanat değerlerim etrafında yetiştirdi.
Bana hiçbir zaman şöyle çiz, böyle çizme demedi. Bunun dışında da sanat tarihinde beni besleyen bir çok insan olmuştur. Mesela demin size Picasso’dan bahsettim. Ben hiçbir zaman Picasso gibi resim yapmam.
Stilimiz hiç benzemez ama onun resimlerini görmek bana heyecan verir ve bir an önce atölyeye dönmek için beni kırbaçlamış olur. Veya İspanyol Tapies veya kendi çağdaşım Amerikalı Julian Schnabel veya diyelim Fransız tarihi ressamlar Delacroix, Gericault. Bir çok tarihten bana heyecan veren sanatçı vardır ama hiçbirine hocam diye bakmam. Yani hiçbir zaman onların bir şekilde ne kopyası ne de benzeri olmaya çalışmam hiçbir zaman.
Yeni dönemde de şimdi NFT ler var. 4D boyutlu eserler var ki sizin de 4D eserleriniz var bu salonda da görüyoruz hatta. Ve hatta bu akımdan çok daha öncesinde çıkarmışsınız bu eserleri yine geleceği önceye alarak. Neler söylemek istersiniz bu çalışmalarla ilgili?
Sonuçta yaptığım 4Dler dijital dünyayı da resimlerime entegre edebilmem veya koymamın arka planında her yeniliğe açık olmam, değişik dokulara açık olmam, multi-medya ya açık olmam, hep aynı şekilde sanat üretmemem, yenilikten korkmamam ve başta dediğim gibi risk alıyor olmam.
Bütün bunlar benim sürekli aynı şeyi tekrar eden bir sanatçı olmamı engelleyen şeylerdir.
Siz daima tek tip bir çalışma ile değil, sürekli kendini yenileyen farklı çalışmalara sahip ama hemen dikkatimizi çekecek şekilde bu eser Bedri hocanın çalışmasıdır diyebileceğimiz bir tarza sahipsiniz.
Ve hep aynı şeyi yapmamama rağmen bunu başardığım için herhalde dünya sanatında da en büyük zaferim budur! Hep aynı şeyi tekrarlamadan bu bir Bedri Baykam resmidir dedirtebilmek.
Sanıyorum bu eserdeki enerjiden kaynaklanıyor.
Olabilir. Kompozisyondan, dokuların farklılığından, zenginliğinden.
Mesela ben hep figüratif resim yapan adam değilim, hep nü yapan değilim, hep siyasi yapan değilim, her resimde yazı olan adam değilim, yalnız resim yapan adam değilim, yalnız video yapan adam değilim.
Beni tanımlamak çok zor ama öte yandan resmi tanımak çok kolay.
Çok doğru hocam. Peki Piramid Sanat’ta tanıştığımız tatlı dostlaınıza gelirsek. 2 kedi 2 köpeğiniz var. Onları nasıl sahiplendiniz?
Evet. Evde de bir kedim var. Yani 3 kedim, 2 köpeğim var. İrlanda Setteri köpeğimi özellikle onu almak için Bursa’ya gittim. Aldım, seçtim, getirdim.
Bu bilinçle yapılmş bir sahiplenme. Çocukluğumdan beri istediğim bir köpekti. Erkek. Adı Leo. Onun bir çiftleşmesinden yavru“Resim satmaya başlamam köpek sevgimle oldu. Parayı anlayıp köpeğe sahip olmak ve resim satmak. Profesyonel yaşama öyle geçiş yaptım 8 yaşında.” su oldu. Kız. Adı Mona. Böyle bir ikinci köpeğimiz oldu.
Leonardo Da Vinci ve Mona Lisa dan geliyormuş isimleri asistanınız söyledi. Peki ya kediler?
Diğer kedilerimiz ise sokaktan. Sokakta aşık olduğum kediler. Onlar da birer sokak aşkı.
Çok tatlılar. Buradaki 2 kediniz kardeşler mi yoksa?
Hayır. Biri Nişantaşı’lı diğeri Eskişehir’li. Bunlar kız. Evde olan da Tarlabaşılı erkek. Adı Luka.
Harika. Hayvanlarla ilgili bir anınızı paylaşır mısınız bizimle lütfen?
Son bir anekdot söyleyeyim. Resimlerim çocukluğumdan beri sergiliyordum ama satmıyordum. Bir tane satarsanız bir daha yapmam diyordum.
Sonra biraz Leo’ya da benzeyen Leo stili ama onun daha kısa bacaklısı olan Cocker Spaniel stili köpeklere aşıktım. Bunları Londra’da, NewYork’ta, Paris’te görüyordum. Dedim ben bu köpeklere aşığım, alalım. Çok pahalı dediler. O zaman resimlerimin hepsini satalım dedim.
Yani resim satmaya başlamam köpek sevgimle oldu. Köpek sevgim nedeniyle oldu. Parayı anlayıp köpeğe sahip olmak ve resim satmak. Profesyonel yaşama öyle geçiş yaptım 8 yaşında.
Aslında feda etmek gibi bir noktada. Küçüksünüz çünkü çocuksunuz.
Köpek sevgisi, yaptığım resme olan tutuculuk ve sevgiden üstündü. Onun için de herkesi hayvanları sevmeye, korumaya, sahip olmaya davet ediyorum. Başta sokak köpekleri, kedileri olmak üzere bütün hayvanları sahiplenmek ve onların dostu arkadaşı olmak çok güzel bir şey.
Çok değerli çok keyifli. Sayın hocam değerli vaktinizden bize böyle geniş bir zaman ayırdığınız bu özel söyleşi için teşekkür ediyorum. Son bir mesajınızı rica edeyim sayın hocam.
Evet son mesajım bütün bu konulardan farklı gibi duruyor ama esasında bütün bu konuların merkezinde.
Bu savaş beni korkunç rahatsız ediyor. Ukrayna’nın yaşadıkları beni çok rahatsız ediyor. Rusya’yı affedemiyorum Ukrayna’ya yaptıkları saldırı yüzünden.





