Ahmet Güvenç

Müziğe, sanata adanmış bir ömür. Cumhuriyet ilkelerinden taviz vermeyen, Atatürk aşığı bir aydın. Bildiklerini sonraki nesillere aktarmayı görev edinmiş bir sanatçı. Doğa aşığı, hayvan dostu, dünyada canı yanan her canlının hakkını savunan bir aktivist. Gülpembe, Dönence gibi zamansız parçaların bestecisi. Türkiye’nin en kıymetli birkaç müzik adamından biri olan Ahmet Güvenç’le müziğe, sanata, doğaya, denize, hayvanlara dair çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.
SÖYLEŞİ: ÖZGÜN ÖZTÜRK
Hayatını rüzgâr sörfüne adamış, ders verdiği sörf okulunun hemen yanındaki karavanında birçok hayvanı ile yaşayan ve yılın her gününü sabahtan geceye kadar denizde geçiren, çok özel hayat hikâyesi ile başka hayatla O sene annem İtalya’ya gitmişti. İtalya’dan bana Elit marka bir elektrogitar, bir de amfisini getirmişti. Sınıfı geçeceğimi zannediyordu. Ben sınıfta çaktım ama gitar gelmiş oldu. Dolayısıyla ilk gitarım o. Ben ilk başta gitar çalıyordum, bas değil. O gitarın gelmesi benim mahalledeki arkadaşlar arasında bir kademe üste çıkmamı sağladı. Yani ben 15 yaşındayken arkadaşlarım bir anda 18 yaşındakiler oldu. Aslında bize hiç yüz vermezlerdi. Ama tabii o gitar olunca onlarla birlikte müzik yapmak gibi bir ayrıcalığım oldu.
Grup Bunalım nasıl doğdu?
Ben gitardan sonra basa geçtim, basgitar çalmaya başladım. Bir gün konsere bir hafta kala bizim basçımız olan Cevdet artık grupta çalamayacağını söyledi. Basçı olması şarttı. Hemen gidip bir tane basgitar aldık. Ve ben basa başladım. Çalmaya başladığım zaman bası çok sevdim. Aslında çok zor çalınabilen bir bas olmasına rağmen benim hoşuma gitti. Ondan sonra başka gitarlar alarak devam ettim. Bülent Ortaçgil benim çocukluk arkadaşımdır. Onun erkek kardeşi Ercüment de çok iyi bir gitarcıdır. Biz; Bülent, ben, Ercü, The Doors çalarak Şişli Terakki Lisesi’nde, Işık Lisesi’nde konserler veriyorduk. Daha sonra biz biraz daha sertleşince gruba Aydın Çakus da girdi. Aydın, ben, Hüseyin ayrılıp Grup Bunalım’ı kurduk.
Hayatınıza bakınca, ailenizi tanıyınca karakterinizin böyle şekillenmesi tesadüf değil diye düşünüyor insan. Dedeniz Ahmet Ağaoğlu Atatürk’ün silah arkadaşı, Azerbaycan’ın Atatürk’ü hatta Anneanneniz de Tezel Taşkıran anneniz Suna hanım teyzeniz derken böylesi köklü ve entelektüel bir ailede doğmak ve yetişmek sizin hayata bakışınızı nasıl etkiledi? Rock tarihi gibisiniz. İnanılmaz bir aileden geliyorsunuz. Gencecik yaşta rock yapmaya başlamışsınız. Bu kadar istikrarlı bir yol haritasını 16-17 yaşında çizmek herkesin yapabileceği bir şey değil. Annenizin aldığı gitarla mı başladı her şey?
Böyle bir ailede doğmak benim kendi çabamla elde ettiğim bir şey değildi, benim için çok büyük bir şanstı. İlk başta özellikle Süreyya Teyzem, anneannem ve dedem, benim hariciyeci ya da operatör olmamı istiyordu. Ben de inatla gitar çalmak istiyordum. O zaman, bir tek Perşembe günleri 3 saat yapılan bir televizyon yayını vardı. Orada çıkıp biraz gözüküp kendimi gösterince beni kabul ettiler, kabul ettikten sonra da çok desteklediler. Yani benim asıl basgitarım olan Fender basgitarımı o zaman 70 yaşında olan Süreyya Teyzem aldı. Onun yeşil pasaportu vardı, girip çıkabiliyordu. Gümrükte de sormuşlar “Süreyya Hanım siz bu gitarla ne yapıyorsunuz?” O da “Bilmiyor musunuz? Ben boş zamanlarımda hep basgitar çalıyorum” demiş. Onların bendeki haklarını nasıl öderim bilmiyorum. Hakikaten hep arkamda oldular, çok destek verdiler. Zaten o ailenin içinde olmak bile kültürel olarak yeterli bir destekti.
Rock felsefesi içinde tüm insani değerleri barındırıyor, tüm sessizlerin sesi oluyor aslında. Her nerede bir ağaç kesiliyorsa o ağacın sessiz çığlıklarını bize aktarıyorsunuz. Toplumsal sorunların hepsine karşı bir söyleminiz var bunu da insan ruhuna en çok dokunan şekilde müzikle yapıyorsunuz. 50 yılı aşkın bir süredir rock yapıyorsunuz. Sizce yıllar içinde toplum rock felsefesini daha iyi mi kavradı yoksa daha uzaklaştı mı? Dinleyicileriniz söylemlerinizin farkında mı? Üç nesil sizi dinliyor sanırım. İlk kuşak ile bu son kuşak arasında nasıl bir fark var? Rock müzik dinlemek hayatın her alanındaki tavırlarımızı, duruşumuzu ve söylemlerimizi etkiler mi?
Rock ne bir müzik akımı ne de bir felsefedir. Aslında bizim için bir yaşam biçimidir. Haksızlığa uğrayanın hakkını koruyan, çevresel konulara hassas olan, etrafında gördüğü her şeyi eleştirebilen protest bir müzik türüdür. Rock eskiden neydi şimdi ne, üç kuşak beni mi dinliyor, bunlar beni hiç ilgilendirmiyor. Ben rockçıyım ve rockçı olarak yapmam gerekeni yaptım. Beni bir tek o ilgilendiriyor. Yani kaç kişi takip etmiş etmemiş, o da önemli değil ama şöyle bir şey söyleyeceğim. Eskiden yani 70’li yıllarda özgül ağırlığı ağır olan ama dar bir rock çevresi vardı. Şimdi geniş ama özgül ağırlığı düşük bir rock çevresi var. Ama neticede Diyarbakır’a gidiyorsun, siyah tişörtlü çocuklar geliyorlar seni karşılıyorlar. Bu da güzel bir şey. Ben niye ders veriyorum zaten? Bunlar çoğalsın diye. Doğru eğitim alırlarsa inanıyorum ki Türkiye’de ileride çok daha iyi rock grupları çıkacaktır. Yani çoğalması benim için güzel bir şey.
68 kuşağısınız. Tüm dünyada esen özgürlük rüzgârının buradaki nefeslerindensiniz. Sonra 80’ler geldi, apolitik bir nesil oluştu. Aniden sağ sol kavgaları bitti, o büyük kavgalardan bahsediyorum. Sesler cılızlaştı. Bunun müziğe yansımaları nasıl oldu? Sizinki değil belki ama genel olarak söylemler de değişti mi? Rock söylemleri de yumuşadı sanki ve dinleyici?
Aslında, arabesk sözler yazıp, arabesk gibi söyleyip, altta da rock motifleri kullanıp rock müzik yapılmaz. Rock müziğin başka bir formatı vardır. O formattan ödün verilmez. 68, başka bir dünyaydı, başka bir atmosferdi. Bence müzik için bir Rönesans’tı. Çünkü 68 kuşağı, iki dünya harbinden çıkmış ve birbirini fena halde katletmiş bir neslin hemen sonrasında gelen bir nesildi. Dolayısıyla o kuşağın harbe karşı bir duruşu vardı. Benim de vardı, hâlâ da var.
Yani insanların birbirini öldürmesini değil, sevmesini diliyoruz tabi ki. Ondan sonra 80’lere kadar bu böyle gitti. Fakat 80’lere yaklaşırken Türkiye’de sağ sol hareketleri oldu. Bence tamamen dış menşeili olarak. Ondan sonra 80’de de Kenan Evren hükümeti geldi. O dönemde kuşaklar arası iletişim tamamen koptu ve kuşaklar arasına 10 senelik bir izolasyon girmiş oldu. Ve biz, birikimlerimizi hiçbir şekilde bir sonraki nesillere aktaramadık. Ondan sonra da marka meraklısı, aslında hiçbir özgül ağırlığı olmayan, hiçbir şeye bulaşmayan çok tuhaf nesiller yetişti. Evvelki nesil birbirini hakikaten katletti. O, tehlikeli görüldüğü için de insanlar bundan korktu ve 80’lerden 90’lara apolitize bir toplumla gelindi. 90’lardan sonra hareketler tekrar başladı. Rock müziği çok doğru dürüst yapanlar olduğu gibi, biraz evvel dediğim gibi rock müziği yozlaştırıp rock müzik yapıyoruz diyen arkadaşlar da var. Ama önemli olan rock müziğin hakikaten tabana yayılması. Çünkü tabana yayıldığı zaman o piramidin tepe taşı olabilecek bir grup çıkacaktır. Üzerinde yaşadığımız topraklar bütün medeniyetlerin doğduğu topraklardır.
Dönence, yaşsız zamansız sonsuz. Böyle bir yaratım... İnsanın nefesi kesiliyor. Yaptığınız müzik, Dönence’de aslında onu da kast ediyorum, senfonik rocktı diyebilir miyiz?
Dönence’ye senfonik rock diyemeyiz. Bizim senfonik rock olarak yaptığımız şey aslında Yeni Bir Gün. Çünkü o, hakikaten Barış Manço ile sahnede bire bir tiyatro gibi sahnelediğimiz ve beş ayrı bölümden oluşan bir masaldı. Onu çok güzel yaptığımızı düşünüyorum. Çünkü bırakın bütün şehirleri, Anadolu’nun kasabalarına bile, bu parçalar aynı heyecan ve aynı güzellikle, aynı ışık ve ses zenginliğiyle iletildi. Yani Anadolu niye bizi seviyor? İşte o servisleri olduğu gibi ayaklarına götürdüğümüz için. Dönence tam bir rock parçası, senfonik rock falan değil. Ama Yeni Bir Gün ha- kikaten senfonik rock gibi bir şeydi. Bir de teatral bir şeydi. Çok hoş, avangart bir çalışmaydı.
Başka Dönence ve Gülpembeler olacak mı?
Onu zaman gösterir. 30 yıl sonra. Siz yapacak mısınız diye merak ediyorum. Ben yapsam bile onların Dönence veya Gülpembe gibi olabilmesi için çok seneler geçmesi gerekiyor.
30 yıl.

En azından bir 30 yıl geçmesi ve o parçaların hâlâ beğenilmesi lazım.
Yerinize adam yetiştirme misyonunuz, bir müzik okulunuz var. Bildiğiniz her şeyi aktarmaya çalışıyorsunuz. Genelde tam tersidir. Bu egosuzluktan bu idealizmden etkilenmemek mümkün değil. Öğretmek neden bu kadar önemli? Öğretirken nasıl hissediyorsunuz?
Atatürkçü olmak, sadece lafla olmaz. Atatürkçü olduğunu iddia eden kişi mutlaka kendi bilgi ve birikimlerini bir sonraki nesillere doğru olarak aktarmalıdır. Bu bir misyondur. Ben aileme, Çanakkale şehitlerine, istiklal şehitlerine borcumu bu misyonla ödüyorum. Ayrıca nesiller arasında oluşan iletişim kopukluğunu kapatabilmek için var gücümüzle eğitime önem vermeliyiz. Ancak eğitime önem verirsek başımıza istemediğimiz şeyler gelmez.
Pandemi herhalde iyi şeylere de sebep oldu. Mesela artık online ders de veriyorsunuz. Türkiye’nin her yerinden öğrencileriniz var. Bu size nasıl hissettiriyor?
Ben 65 yaş üstü olduğum için pandemi ilk üç ay beni tam bir depresyona soktu. Durmadan her gün evi temizliyordum. O orada, bu burada mı? Aptal bir döneme girdim. O dönemden bir şekilde çıkmam lazımdı. O esnada online derslere başlayalım mı diye düşündüm. Ardından yeni bir bilgisayar aldık. Yeni bir sistem kurduk. Online derslere başladım. Ve ne kadar güzel ki o çok sevdiğim Anadolu’nun her yerinden bir sürü öğrencim oldu. Bu benim çok hoşuma gitti. Niye? Çünkü ben senelerce Anadolu’da turneler yaptım. Şimdi oturduğum yerden bir Mersin’e, bir Adana’ya, bir İzmir’e, bir Ankara’ya, bir Bursa’ya ulaşıp oradaki talebelerime ders verebiliyorum. Bu da çok hoşuma gidiyor.
Muhteşem.
Hep de sevgilerimi iletiyorum o şehirlere. O şehirlerle bağlantıda olmak bana çok iyi geliyor. Kendimi Türkiye’den kopmamış hissetmemi sağlıyor.
Gülen Andak ile okul fikri nasıl doğdu?
Gülen Andak’ın zaten bale okulu vardı. Ben de o zamanlar Timur Selçuk’un Çağdaş Müzik Merkezi’nde bas dersi veriyordum. Orada 10-15 sene ders verdim. Sonra Gülen ile “Hadi beraber okul açalım, hem müzik hem bale olsun” dedik. Ve Milli Eğitim’e bağlanıp okulu açtık.
Uzun yıllar kendi stüdyonuz vardı. Neden kapadınız?
Kendi stüdyom vardı. Barış ile çalışırken bir stüdyo açmaya karar verdik. O zamanlar çok fazla film müziği yapıyordum. Kayıtlar için stüdyoya ihtiyacım vardı. Aslında stüdyoyu kendi işlerimi yapabilmek için açtım. Ama ne yazık ki o stüdyoyu açtığın zaman hiçbir zaman kendi işini yapamıyorsun. Devamlı gelen işleri yapmak zorunda kalıyorsun. Ama bana şöyle bir faydası oldu: dönemin iyi rock gruplarının hepsi o stüdyodan geçtiler. Dolayısıyla ben hepsinin Ahmet Abisi olma sıfatını kazandım. Onlara bilmedikleri her konuda yol gösterdim. Özellikle parçalarını Türkçe yapmaları gerektiğini söyledim. O zaman stüdyo analogdu. Analog iken her şey çok güzeldi. Dijitale geçince stüdyodan soğudum. Dijital kayıtlarda asla analog kayıtların sıcaklığı olmuyor.
Ondan mı kapattınız?
Plağa iğnesini koyduğun zaman amfisini açmasan bile o iğneden bir ses çıkıyor. Amfinin bütün yaptığı o sesi büyütmek. Dijital kayıtta böyle bir şey yok. Her şey nümerik. Sıkıştırılmış. Harmonikler yok. Yani kısacası yavan bir kayıt.
Hayatınızda hep hayvanlar olmuş.
Ankara’da büyük bir bahçesi ve bağı olan bir evde büyüdüm. Kızılay’a 500 metre mesafedeydik. Şimdi her yer, apartman oldu ama o zaman bağ vardı. Herkes bahçe içinde evlerde oturuyordu. Tavuklar, köpekler. Leydi diye bir köpeğimiz vardı. Kediler… Hep hayvanlarla iç içe büyüdüm. Ondan sonra Fritz diye bir köpeğimiz oldu, 16 sene. Bizi resmen o büyüttü. O çok güzel ve eğitimli bir köpekti. Ondan sonra benim çok sevdiğim Danuayı aldık. 11 sene de Danua ile birlikte yaşadım.
Onun adı neydi?
Onun adı Dost’tu. Ondan sonraki köpeklerimin hepsinin adı Dost oldu çünkü Dost çok güzel bir isim. Ahmet diye bir arkadaşım vardı. Onun köpeğinin adı Dost’tu. Bu isim çok hoşuma gitti. Onun için benim köpeklerimin adı da Dost oldu. Sonra o danuayı kaybedince stüdyoya bir tane Sivas Kangalı aldım. Onun da adı Dost’tu. O da böyle küçücük bir hayvan olarak geldi. Onu zehirlediler. 48 saat, uyumadan, başında oturup 8 şişe serum verdim. Öyle kurtardım. Sonra onu çaldılar.
Çünkü o dönem, benzin istasyonlarında Sivas Kangalı bekçi köpeği yapıyorlardı. Muhtemelen o amaçla çaldılar. Ondan sonra da stüdyo kapandı. Bir daha köpek alamadım çünkü apartmanda hayvan yetiştirmek istemiyordum. Hayvanın da kendine göre bir özgürlüğü olmalı, koşabilmeli. O Dost’u, bahçede olmasına rağmen çayıra götürüp saldığım zaman gözlerindeki o pırıltıyı, serbest olmanın ona verdiği zevki görüyordum.

Onu yaşaması lazım bir köpeğin diye düşünüyorum. İleride inzivaya çekilirsem mutlaka köpeğim olacak.
Deniz büyük bir tutkunuz.
Hayvan seviyorsan, tabiat seviyorsan, deniz de tabi bir tutku. Ben yengeç burcuyum. 13 yaşımdan beri ABC ile dalıyorum. Şimdi pek dalamıyorum çünkü bu belimdeki rahatsızlık bacaklarımı biraz uyuşturdu ama bu sene 4-5 kere palet ve gözlükle denemeler yapabildim. İnşallah daha sonra devam edebilirim. Scuba diving de yaptım.
Sadece Türkiye’de mi?
Tabii, sadece Türkiye’de. Yabancı sularda dalmayı düşünmüyorum. Burada o kadar çok dalacak yer var ki.
En etkileyen yer neresi oldu?
Beni en etkileyen yer, deniz. Dalarken denizde kıyı kıyı gidersin, burun burun. Her burnu döndüğünde bambaşka bir ortama girersin. Bambaşka bir bitki örtüsü, bambaşka canlılar. Nerede ne göreceğin belli değildir. Denizin güzel tarafı o. Benim teknem vardı. O teknemle 4 sene bütün Marmara, Şile, her tarafı dolaştım. 9.5 metre büyük bir balıkçı teknesiydi. Bir gün yine Sivri Ada’dan dönüyorum. Dönerken dedim ki kıyıya vurayım, kıyıdan gidiyim. Bostancı kıyısına geldim, oradan kıyı kıyı gidiyorum. O gün deniz dümdüz çarşaf gibi. Dümdüz cam gibi, güneş mor batıyor ve yakamoz var. Yani mor güneş denize vurmuş, mor suların üstünde gidiyorsun, arkadan pervaneden turkuaz köpükler çıkıyor, inanılmaz güzel. Derken, 200 yunusluk bir sürünün ortasında kaldım. Hemen motoru kapattım. Bir sigara yaktım. İşte o sigara bitene kadar… benim için cennet oydu.
Hediye gibi.
Evet, hediyeydi. Dalgıçlıkta deniz arada bir döver adamı. Dövdükten sonra sen tekrar girmek zorundasın çünkü girmezsen bir daha dalamazsın. İşte bir gün de öyle kayalarda parçalanmak üzereyken paleti, gözlüğü, kurşunu, hepsini suda bıraktım çünkü başka türlü çıkamıyordum. Dalgalar beni geriye alıp alıp kayalara çarpıyordu. Ön tarafım parça parça oldu. Kan revan içinde eczaneye gidip ilaç aldım. Ve ertesi gün yine dalmaya gittim. Böyle idareten bir gözlük bulup onunla girdim. İnanılır gibi değil. O tüfeğin ipi çözülmüş, tüfeğin ipi gözlüğe düğüm olmuş. Tüfek de gözlük de duruyor bıraktığım yerde. Kurşun zaten bir yere gitmez. Hepsini aynı yerde bıraktığım gibi buldum. Kıyıya çıktım. Onları giydim. Ama yaralı bereliyim, kan revan içindeyim. Suya girince yaralar yine kanadı. Girdikten 10 dakika sonra kocaman bir çipura bulduk. İşte “Ben döverim de severim de” denizin sana mesajıdır.
Sadece dalmakla kalmıyorsunuz ama.
Gümüşlük’ün dışında, yarım saat yürüme mesafesinde benim bir koyum vardır. O koyda daldıkça nerede ne var, nerede teneke, nerede atık, nerede plastik var, vs. hepsinin yerini belirlerim. Son gün dalmam. Son gün çöp torbaları ile giderim, onların hepsini toplarım. Denizdeki bütün çöpleri toplar, kıyıda yakarım. Ondan sonra dönerim.
Bu da denize onun bize verdiklerinin karşılığı yapmamız gereken bir şey.
Kızılderili gibisiniz.
Böyle olmalı. Bundan 6-7 sene önce yine Gümüşlük’teydik. Ben yine o gittiğim yerde dalınca 20 metre kadar derinde bir akümülatör gördüm. Akümülatör biliyorsun pil gibi asit yayıyor ve bütün etraftaki canlıları zehirliyor. Düşünüyorum: tek başımayım. Orada kimse yok. Yani ölsem öldüğümü ancak dönmediğimde anlarlar, cesedimi bulamazlar. Öyle yerlere dalıyorum. Gece de dalarım çünkü… Ondan sonra ne yapayım derken bir ip buldum. Uzun bir ip, bir tane de şamandıra buldum. Şamandırayı ipe bağladım. Girersin 20 metreye, o ipin ucunu bağlarsın akümülatöre, şamandırayı da bırakırsın. Ertesi günde belediyeye gidip “Bana bir tekne tahsis edin. Orada akümülatör var gidip çıkartacağız” dedim. Gittik ipten çektik çıkarttık. Dalarken burnumdan kan geldi. Çünkü senelerdir 20 metreye dalmamıştım. Ve artık 20 yaşında da değildim. Ama akümülatörü orada bırakamazdım. Bir de çok yazık. Ağ atıyor- viren tek canlı insandır.
En açgözlü canlı insandır sadece. Bu kocaman dünya düzeninde, bunca kötücüllüğün içinde sizin gibi bir insanın olması bile umut bize. Varlığınız, nefesiniz yeter. Yaptıklarınız, dünya gezegenine ve üzerinde yaşayan milyonlarca insana bunca yıllık katkınız önünde saygıyla eğilmekten başka bir şey gelmiyor elimizden. İyi ki varsınız. İyi ki sizsiniz. Bu kıymetli röportaj ve samimiyetle anlattıklarınız için yürekten teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim. lar bir yere, takılıyor kalıyor. O ağın içine hâlâ balık girip sıkışıyor. Onları da temizlemek lazım. Bazı dalgıçlar scubadiving ile girip onları temizliyorlar ama ne kadar yeterli olabilir ki.
Rahatı yerinde olunca arıza çıkaran tek canlı insan galiba. Çünkü ne ile mutlu olacağını bilmiyor, mutluluğu hazda arıyor. Haz, haz.
Tokken yemeğe devam eden canlılardan biri beyaz köpek balığı. Gerçi şimdi pek öyle olduğu düşünülmüyor araştırmalara göre. Ve anakonda. Anakonda daha iyi bir yemek bulduğu zaman midesindekini kusup onu yermiş. Bir de insan tabii. Dünya bir cennet olarak yaratılmıştır. Onu cehenneme çe-





