Kedilerin Tarihi:
 

“Kedisiz yaşam hatadır”, “Her kedi bir filozoftur” gibi bir çok aforizma üretmemize neden olan yazar, şair, edebiyatçı, felsefeci ve sanatçı şahsiyetleri kedileriyle birlikte çekildikleri fotoğrafları bir araya toparlayarak bireysel yaşamlarımıza ilham ve kedi sevgisi aşılayalım dedik. Hatta kedi sevgisinin dışına çıkıp salt bir sevginin varlığını hatırlatalım ve bu sevgiyi doğada ki tüm canlılarla paylaşmaya vesile olalım istedik biz. Hatta istemedik, istedim açıkçası, iki kara kediyle yaşayan bir kişiyim bu sitede çünkü. Bunun yanı sıra kedilerin mistik dünyaları ve tarihleriyle ilgili de yazılı bir metin hazırlamış olduk.

Yazarların kedilere duyduğu alaka, bazı yazarların kedilerle ilişkilerini anlattıkları kitaplara kadar varmış durumda. William S. Burroughs’un Türkçede yeni yayınlanan İçerdeki Kedi adlı denemesi buna verilebilecek en güncel örnek. Bu ilişkinin, bu yoğunlukla kurulmasında kedilerin yazarlar kadar yalnızlığa ihtiyaç duymaları etkili olmuş mudur? Mutlaka olmuştur. Karınları tok olduğu sürece günün büyük çoğunluğunu kendilerini dinleyerek geçiren kediler, yazarlara, onları rahatsız etmeden eşlik etmeyi doğaları gereği başarıyor.

Kediler ve insanlar konusunda Bilge Karasu şöyle düşünüyor: “Kedinin büyüsüne kapılanlar, genellikle, köpeklerin büyüsüne kapılanlardan farklıdır deyip geçeceğim” der ve devam eder: “Hayvan, bizim açımızdan, başka’dır. Onun açısından bizim başka olduğumuz gibi… Bu başkalıklar, pek güzel, bir arada yaşamayı öğrenebilir. Kızdıklarında kedilerini, köpeklerini kendileriyle özdeşleşmiş sayanlar ne kadar yanılıyorsa, sevdiklerinde kedileriyle, köpekleriyle özdeşleşenler de bir o kadar yanılıyor diye düşünürüm. Bir arada yaşayınca, ötekinin kaygısını taşırsınız elbet. Ona dokunan size de dokunmuştur, onu sevindiren sizi de sevindirir. Ama ötekinde kendi izdüşümünü aramak hiç gerekmez.”

Ernest Hemingway’in altı parmaklı kedilerinin torunları olan yaklaşık 60 kedi bugün hâlâ onun Key West’teki sahil evinde yaşıyor. William Burroughs, “kedilerimle ilişkim beni ölümcül ve amansız bir cehaletten kurtardı” diye yazıyor; ve 1997 yılına ait bir fotoğrafta, ölüm döşeğindeki Burroughs’a kendine özgü anlaşılmaz bir merasimle veda etmekte olan kürklü yoldaşı görülüyor. 20. yüzyılın önde gelen kimi yazarlarının kedileriyle samimi pozlarda görüntülendikleri yığınla fotoğraf bir yana, şiirden romana ve denemeye kadar, dünya edebiyatı, köpeklerle kıyas kabul etmeyecek kadar çok kedi karakteriyle ve kedi sembolizmiyle doludur. Colette, Mark Twain, Sylvia Plath, Françoise Sagan, Raymond Chandler, Bernard Shaw, Ray Bradbury: hepsi kedi sevdalısıdır ve kediler hakkında yazarlar. Bu konuda daha yığınla örnek verilebilir, bu nedenle yazarların hiç tartışmasız “kedici” olduklarını söylesek kâfi. Peki edebiyat eleştirisinin göz ardı ettiği bu olgudan ne çıkarabiliriz? Yazarların kedilere olan doğal eğilimini anlamak, dil hâkimiyetinin oluşmasında payı olan bir unsura da ışık tutabilir mi?

İşin edebî kısmına girmeden önce, yazar ile kedi arasındaki dinamiği anlamlandırmamızı sağlayacak çok bariz iki pragmatik gözlemde bulunabiliriz. Bir kere kediler, ergonomik açıdan, yazma işine köpeklere göre çok daha iyi uyum sağlarlar. Küçük, sessiz, kucağa sığacak boyutlardaki kedi, işi gereği uzun saatler yalnız başına sandalyede oturmak zorunda olan biri için biçilmiş kaftandır. İkincisi, Kedi ile Yazar’ın kişilik özelliği kümeleri arasında hatırı sayılır bir kesişme söz konusudur, bu da son derece verimli, neredeyse simbiyotik denebilecek bir ortak yaşam düzeni oluşturur. Genelleme yapmak gerekirse, (iyi) yazarlar da kediler de meraklı ve gözlemci olurlar, ve büyük ölçüde kendi dünyalarında yaşarlar. Bu durum, iki tarafın da ihtiyaçları göz önüne alındığında, birbirini tamamlayıcı bir hayat düzeni yaratır. İkisi de, düşüncelere dalması için diğerini seve seve yalnız bırakır, ama kedi yazarın ne zaman ara vermeye ihtiyacı olduğunu ya da su kabını doldurması gerektiğini bilir, o zaman ev arkadaşının bacaklarına sürtünerek bunu bildiğini belli eder.

Köpeklerin oynak haleti ruhiyelerine ve başkasının rutinine bağımlı olmalarına karşılık, kediler ve yazarlar –en yaramaz ve dağınıkları bile– karmaşık ve nevi şahsına münhasır ihtiyaçları ve kişilik özellikleri doğrultusunda asla şaşmayan bir rutin yaratırlar. Yazarın en verimli çalıştığı saatler geceyarısından sabah altıya kadarsa, bu saatlerde çalışacaktır. Kedinin, tam ters zamanlarda avlanmaya veya uyumaya ihtiyacı varsa, o da bu saatlerde bunu yapacaktır. Bu iki tuhaf mahluk, olağanüstü bir sabır ve halihazırdaki iş (yazma ve avlanma) üzerinde olağanüstü bir yoğunlaşmayla, aralarında incelikli, ama aynı zamanda son derece anlaşılır jestlerden oluşan bir dil geliştirir ve birbirlerini anlamada eşsiz bir hüner sergilerler.

Ama kendimizi kandırmayalım, bu ilişkiden her iki tarafın eşit biçimde kârlı çıktığı söylenemez. Bu ortak özelliklerin (esrar, merak, disiplin, yaratıcılık, kendi kendine yetme) tümünde, kedinin insandan üstün olduğu ve yazarın yoldaşlığı olmadan da gayet rahat yaşayacağı şüphesizdir. Kedilere düşkünlüğüyle bilinen Mark Twain şöyle der: “Tanrı’nın yarattıkları arasında kırbaçla dize gelmeyecek tek bir mahluk vardır. O da kedidir. İnsan kediyle melezlenebilseydi bu insanın hayrına olur, kediyse bu işten zararlı çıkardı.” Belki de en kapsayıcı genelleme, ikisinin de sürü hayvanı olmaması, “daha az geçilmiş yoldan yürümeleri”dir, ama Twain haklıdır: kedi o yolda insandan daha iyi yürür. Nitekim Robert Frost da kedisine gıpta eder. Kedinin esrarlılıkta insana üstünlüğü, viskinin ya da afyonun desteği olmadan algı kapılarını açabilme becerisi, onu uyumlu bir ev hayvanı olmaktan çıkarıp büyük bir ilhama dönüştürür. Edgar Allan Poe durumu gayet iyi özetlemiştir: “Keşke bir kedi kadar esrarlı yazabilsem.”

İlham perisi olarak kedi fikri, kediler hakkında yazmanın tarihi üzerine düşünmek için iyi bir başlangıç noktası olabilir. Yazar kedide bir tür yaratıcılık ideali görüyorsa, bu idealleştirme uygarlığın gelgitleri içinde nasıl şekillenmiştir?

Tarih boyunca kedi sembolizminin kuruluşuna baktığımızda, Doğu ile Batı’nın kediye bakışlarında ciddi bir karşıtlık olduğunu görüyoruz. Bu iki karşıt bakışı baştan beri birleştiren unsur, bu sembolizmdeki anlamı üretenlerin çoğunlukla yazarlar, veya en azından hikâye anlatıcıları olmasıdır. Köpekler, koruma güdüleri ve avlanmada insana yardımcı olmalarından ötürü 12 bin yıl öncesinden itibaren insanlar nezdinde hayli istikrarlı bir anlama sahip olmuşlardır. Pratikte (fare avlamaları haricinde) pek faydaları olmayan ve köpek gibi eğitilmeleri de mümkün olmayan kedilerin insanla ilişkisi çok daha sonraları, Mısır’da ikinci hanedanlık döneminde başlar; Mısır’ın Sümerlerden kalan bazı yazı sistemlerini devralıp tarihin ilk karmaşık yazılı dilini oluşturduğu dönemdir bu.

Bu noktadan itibaren kedi Mısır’da çok önemli bir dinî figür haline gelir – önce kedi-tanrıça Mafdet’in suretinde, ardından adaletin, bilgeliğin, doğurganlığın ve zarafetin sembolü olarak. Burada ilginç olan, kadim Mısır’da evcil bir hayvandan ziyade tanrı olarak saygı duyulan kedilerin neredeyse sadece din adamlarının –yani esasen ilk yazarların– bakımında olmalarıdır. MS 390’da kediye tapınmak yasaklanır, ama kısmetin sembolü olarak kedi figürü, Japonya’da çeşitli efsanelerde ve bazı Murakami öykülerinde rastlanan Maneki Neko, yani “talih kedisi” başta olmak üzere, Doğu inanç sistemlerinde çoğalmaya başlar.
Gel gelelim, antik Yunan’da kediler çok daha karanlık bir mitolojinin parçasıdırlar: Ezop onların aldatıcı ve kuşku uyandırıcı niteliklerini ilk kaydedenlerdir. Asırlar sonra, 14. yüzyılda Kara Ölüm’ün sorumlusu ilan edilmeleri de kediler için hayırlı olmaz (tabii bugünden bakıldığında, kedilerin topluca yakılmaları, Avrupa’nın fare nüfusundaki muazzam artışla sonuçlandığı için hiç de akıllıca bir karar olmamıştır). 17. yüzyıla gelindiğinde kediler artık Şeytan’ın ve cadıların sağ kolu olarak görülmektedirler. O tarihten itibaren Avrupa folklorunda kedi neredeyse sadece bebek katili ve cadı dostu olarak, en iyi ihtimalle Poe’nun “Kara Kedi”sindekine benzer biçimde, korku ve endişe kaynağı olarak boy gösterir.

Doğu’nun ve Batı’nın kediye bakışlarına damgasını vuran bu taban tabana zıt anlamları nasıl açıklamalıyız? Bu durum, kedinin Hıristiyan değer sistemiyle bağdaşmayan bağımsız bir ruha sahip olmasıyla ilgili olabilir. Kedi toplumsal açıdan ayrıksıdır. Evcilleştirilebilse bile, asla insana hizmet etmek üzere eğitilemez. Kültürünüzün kozmolojisi, hayvanın insana, insanın da Tanrı’ya hizmet ettiği büyük bir Varlık Zinciri hiyerarşisine dayanıyorsa, insanları takmayan bu yegâne bağımsız ruhlu mahlukat sınıfına kuşkuyla bakabilirsiniz. Daha az geçilmiş yoldan yürümeyi tercih etmelerinde, masumiyeti bozan bir kötücüllüğün izlerini görebilirsiniz. Kedinin dokuz canı, Hıristiyan’ın bir hamlede cennete giden tek sıkımlık canıyla alay eder.

Kesin bir tarih veya yer belirlemek zor, ama göründüğü kadarıyla bu çifte anlamlar, 19. yüzyıl ortalarında romantik hareket sırasında edebiyatın dikkatini çekmiştir. Edebiyatın tekinsizliğe ve özgürlüğe karşı ilgisinin –hatta düşkünlüğünün– arttığı, hikâyelerde gerçek ile bilinmezin iç içe geçirildiği dönemde,  modern yazarlar kedilerle özdeşleşmeye başlarlar. Bu özdeşleşme bir yandan bir ikiliğin, Hıristiyanlığın çözülüşüyle şekillenmiş bir anlayışın gelişiminin ifadesidir. Öte yandan, kedileri andıran özelliklere saygı duyulmaya, hatta gıpta edilmeye başlanır – sezgilerini gizemli, çoğunlukla da iyicil olmayan bir tanrıdan alan, benzersiz deha olarak sanatçı fikri, romantizme özgü yeni bir fikirdir. Baudelaire “Kediler”de şöyle yazar: “cehennem onlara ölüleri taşıyacak atlar niyetine koşum takabilir, ama bereketli kasıklarında ışıltılı bir büyü gizlidir.”  

19. yüzyılda, iç içe geçmiş anlamlarla edebiyatta bol bol boy gösteren kedi, daha sonraki edebiyatın şekillenmesinde ve yazarlar hakkındaki klişeler üzerinde de çok etkili olur. Bu noktada Derridavari bir analoji kurmaya çalışmak yerine, sözü, çağdaş yazarın kedilere ilgisini çok güzel özetleyen Joyce Carol Oates’a bırakıyorum: “Yazarda, her sanatçıda olduğu gibi, bilinemez ve kestirilemez bir öz vardır ki biz bunu genelde ‘hayal gücü’ ya da ‘bilinçdışı’ diye adlandırırız – sanki adlandırmak, denetlemeyi bırakın, bilmekle eşdeğermiş gibi; işte Felis catus’un [ev kedisi]ulaşılabilirliğinde, Felis sylvestris’in [dağ kedisi] gizli, şeytanî, tamamen ulaşılmaz varlığını duyumsarız. Çünkü benzerler benzerlerini çağırır – türler arasındaki uçurumun ötesinden bile.”

Bu makalede ki fotoğraflar internet kaynaklarından derlenmiş, yazıların bir kısmı ise e-Skop.com adresinden alıntılanmıştır.

Paylaş

Türkiye'nin ilk ve tek Ulusal Doğa & Hayvansever Yaşam Tarzı Dergisi!